Yılanlı Öykü
15 Ocak 2020 Öykü

Yılanlı Öykü


Twitter'da Paylaş
0

 Vurun ulan,

 Vurun,

 Ben kolay ölmem.

– Ahmed Arif'e saygıyla

“Yılan, taş ve zaman kelimelerini kullanarak öykü yazın” dedi atölyedeki hocam Kavukçu. Otuzdan fazla kitap yazmış. Yıllardır uğraşıyorum, daha öyküm bile yok. Otuz kitap ne demek? Yemeyip içmeyip yazıyor zahir. Neyse moralimi bozmayayım.

Zamanı, mekânı, kurguyu nasıl yazacağım? Ya karakterlerin iç dünyasını? “Kuralsız yazın” diyorlar ama bu da hikâye. Öyle çok kuralı var ki öykü yazmanın, biliyorum.

Haftalar geçti, hâlâ ortada bir şey yok. Kukumav kuşları gibi düşünüp duruyorum. Tek yaptığım küçük kâğıtlara notlar almak.

Birinci ayın sonunda, akşam işten eve gelir gelmez “İlham gelmesini beklersem ömrüm biter, en iyisi bilgisayarın başına oturup çileye çekileyim” diyerek başlıyorum. “Yılan” diyorum, “Taş” diyorum, “Zaman” diyorum. Hiçbir şey dökülmüyor klavyemin tuşlarının ucundan. İnternette resimlerine bakıyorum. Bulduklarım, beni köy havasının içine çekiyor. Tarlalar, dereler, taşların arasından kıvrılıp giden bir yılan. Biçime kavuşturup da göremediğim zaman ise kaçıp gidiyor benden, tutamıyorum. Bir de bunlar hikâyeye nasıl girecek? İki cümle yazıyorum, arkası gelmiyor. Silip kalkıyorum. Bir şeyler atıştırıp yine oturuyorum. Kafamda düğümleri attım, kurguyu çattım ama yazamıyorum. “Devam, devam” diyorum kendime, “usanmak, yılmak yok.” Geçen gün imza gününe gittiğim yazar, “Azimle, cesaretle yazmanız ümidiyle” dememiş miydi? “Evet, devam” diyorum ama söz geçiremiyorum tuşlarda “hazır ol”da bekleyen parmaklarıma.

Salon soğuk. Kaloriferleri az yakıyorlar bu sene. Üst kattan da gürültü geliyor. Süpürge sapıyla vuruyorum tavana. Mırmır, klavyenin üzerine oturmuş bir yandan keşif yapıyor bir yandan televizyona gözünü dikmiş, sevişen kadınla erkeğe bakıp duruyor. “Sevişmeyi de unuttuk, yazacağız diye. Ne olacaksa? Yıllar oldu böyle sevişmeyeli, kuruduk kaldık, erik dalına döndük, yaz yaz nereye kadar?” cümlesi geçiyor zihnimden. Kanalı değiştirip, “Kalk anneciğim, aklıma çok güzel bir cümle geldi, öyküye işleyivereyim, hadi tontonum” diyorum. Gidip koltuğun üzerine uzanıyor gönülsüzce. Kelimeler dökülüyor sayfama. Duygularımın en yakın tanığı, işleyip duvara astığım goblen tablolara gözüm ilişiyor: “Kucağında bebeğini emziren anne” mahsun, bana bir şeyler söylüyor. Uzun uzun seyredip çiçeklerinde düşlere daldığım sardunyalarım da bakıyor. Onlar da hüzünlü nedense.

Gece yarısı oldu. Dışarısı karla kaplı, bembeyaz, sayfam gibi. İki köpek ağaç kovuğuna girdi, sabahın olmasını, güneşin doğmasını bekliyorlar. “Ah hayvanlar, ne acılı hayatlarınız var” diyorum. Biraz önce okuduğum Calvino’nun yazdığı öyküde de genç bir oğlan, eline silahı alıp ormana giriyor, alakarga, keklik, kertenkele, köpek, ardıç kuşu ne bulduysa patır patır kurşunluyor. Birkaç damla yaş, göz pınarlarımı zorluyor. Kalem parmaklarımın arasından düşüyor. Dut ağacının üzerindeki kuşlar uzaklara uçtu. Evlerin lambaları söndü, parktaki ışıklar ölgün. Perdeyi aralıyorum. Gözüm dışarda. Dilimde bir mırıltı:

“Nar danesi, danesi de,

Seviyom bir danesi.”

Öykünün olay örgüsü, hikâyesi, atmosferi kafamda netleşmeye başlıyor yavaş yavaş. Karakterler eteğimden çekiştirip duruyor, “Hadi bizi canlandır” diyorlar. Günlerdir küçük kâğıtlara çiziktirdiğim kelimeleri birleştirerek ilmek ilmek öyküyü dokumaya başlıyorum:

Öğle vakti kahvede konuşulanlar kulağına yapışmıştı Ferhat’ın. Konduramadı ama içi içini yedi. Gözlerine dikilen bakışlardan rahatsız olunca çayını yarım bırakıp kalktı. Çadıra döndü. İçeri girer girmez Güllü’yü omuzlarından sarsıp bağırdı: “Söyle, ağa bir şey mi dedi sana? Ne oldu?” “Yok, bir şey olmadı, inan bana” dedi Güllü. “Eğer bir şey varsa, o Salih Ağa yılanının başını ezeyim, söyle” deyip ceketini döşeğin üzerine fırlatarak, yaka bağır açık, vurdu kapıyı çıktı.

Az gitti uz gitti, bir gölgeli bir güneşli gitti Ferhat. Temmuz güneşinin altında kavrulmuş, ölen öküzlerini gömdükleri sapsarı başaklı buğday tarlasının içinden geçerek, büyükçe bir kayanın başına vardı. Beti benzi atmıştı. Düşüncelerinin ağırlığından başını taşıyamıyordu, kollarını yastık yapıp üzerine koydu: “Sabah bir an önce olsun, o it şehirden dönsün hele, bak ne yapacağım ben?” dedi kendine. Uzaklara baktı, yorgunluktan uyuyakaldı. Rüyaydı gördüğü:

“Derenin kenarındaki bağdaydı. Gün ışıyordu. Topraktaki yılan yuvalarını görünce baltasını üzüm omcasına dayayıp, söğüt ağacının dallarının altına girerek pusuya yattı. Bir saat bekledikten sonra kıpırtı duydu. Yılan, başını sağa sola kıvırıp bükerek çıktı. Donuk donuk baktı. Altın sarısı hüzmeler, yeşil, kırmızı pullarını iyice parlatmıştı. Güneşin en çok vurduğu yere doğru süzülürken, Ferhat’ın elindeki taşı fırlatmasıyla ıslık gibi bir ses çıktı ağzından. Sonra da balta gövdesine indi. İkiye bölünmüş ama ölmemişti. İncecik tıslıyordu hâlâ.”

“Kâbus bu” diyerek uyandı Ferhat. Yüzünden boşanan teri ceketinin kol ucuyla sildi. Gün geceye dönerken çadırına doğru yürüdü. Cebinden Bafra paketini çıkarıp dişiyle bir sigara çekti. Ertesi sabah saat beş olmadan ırgatları alıp, çoluk çocuk hepsini traktörün kasasına dolduracak, pancar tarlasına götürecek, akşam da ağanın evine gidip yevmiyeleri alacaktı. Kafasında hep kahvede duydukları vardı. “Güllü” demişlerdi, “Salih Ağa” demişlerdi, bir şeyler söylemişlerdi ama ne olduğunu tam olarak anlayamamıştı. Kurup duruyordu. Çadıra vardığında eli ayağı titriyordu.

Sabah olup işlerini bitirdikten sonra çantayı alıp alelacele Salih Ağa’nın evine gitti. Kapıyı tıklatıp içeri girdiğinde, ağa sedire oturmuş, kısa bacaklarını ayırmış, iri gövdesini duvardaki yavru ceylan desenli halıya yaslamıştı. Köstekli saatinin zinciri ışıldıyor, cepkeni, koca göbeğine kavuşmuyordu. Ayaklarını koyduğu leğenden ılık bir buğu yükseliyordu. Bir eliyle uzun imameli tespihini çeviriyor, diğeriyle tömbekisini çekiyordu. Ağa bazen küçük yaştaki “Kız oğlan kız”ları bazen de genç evli kadınları seçer, evinde çalıştırırdı. Ferhat, elini cebine sokup az önce bileylediği, ucu kertikli bağ bıçağını sıkıca kavrayıp seslendi:

– Ağam, yevmiyeleri almaya geldim.

Ağa, üstünü başını düzeltip ince bıyıklarını sıvazlayarak cevap verdi:

– Gel bakalım. Yevmiyeler tel dolabın üçüncü rafındaki kese kâğıdının içinde. Irgatlara söyle, kalanını öbür ay vereceğim. Ayakkabı kutularındakine dokunma, onları bankaya yatıracağım.

Ferhat,

– Emrin olur ağam, derken, Güllü, elinde havlularla içeri girdi. Başını öne eğdiğinden kocasını fark etmemişti. Ağanın ayaklarını kurulayacaktı. Yazması bozulmuş, saçları dağılmıştı. O an olanlar oldu.

Ferhat, dolaptan kese kâğıdını almaktan vazgeçip ani bir dönüşle, “Bıçak kemiğe dayandı, öldüreceğim seni sakalı boklu herif” diyerek üzerine yürüdü. O anda Güllü’nün elindeki havluları yere atarak, “Yapmaaa” diyen sesi duyuldu. Ferhat’ın gözü hiçbir şey görmüyordu artık. Ağa, “Ulan yezit dölü, ortada fol yok yumurta yok, bu ne iştir?” demeye kalmadan bir eliyle ağzını kapatıp diğeriyle bıçağı boynuna çaldı Ferhat. Zayıftı, kara kuruydu ama öyle bir öfkeliydi, öyle bir gözünü karartmıştı ki, ümüğünü sıktıkça sıktı. Boşanan kan, halıdaki ceylanlara sıçradı. Ağa, can havliyle, Ferhat’ın ellerini tutmaya çalışarak, hırıltılı bir sesle, “Tabanının altını öpeyim, yapm...” dedi, cümlesini tamamlayamadı. Ayaklarını çırpıp duruyor, debeleniyordu. “En büyük zaman bu, koca yılanın başını ezdim” diyerek bıçağı yeniden çaldı. Tömbeki bir yana, köstekli saat öte yana fırladı. Kıpkırmızı oldu ortalık. Kolları yana düştü ağanın. Sessizliği zamanı doldurdu. Yere saçılan havlulardan biri ağanın kanına bulanmıştı, leke gittikçe büyüyordu. O zaman Güllü’yü gördü Ferhat, yerde upuzun yatıyordu. Omuzladığı gibi dışarı çıkardı. Kendine gelir gibi olup inleme başlayınca da bağırdı çağırdı yol boyu. Çadıra varıp çocuklarını görünce sustu. Güllü içeri girer girmez dizlerinin üstüne çöktü, elleriyle yüzünü örtüp büyük boydan ağlamaya başladı. Nasıl anlatacaktı, neyi anlatacaktı? Kolay mıydı, hangi sözlerle anlatılırdı yaşadığı Araf? Ferhat konuşuyor, Güllü duymuyordu.

İlçeden jandarma hızır gibi geldi. Ferhat, çocuklarını kucaklayıp öptü. Güllü’ye sarılamadı. Aldılar, götürdüler.

Koğuşta kalıyordu Ferhat. İlk görüş gününde ziyaretine gelen ırgat Ali, “Sen buraya gelince, köyde laflar aldı gitti başını. Sözde ağa, Güllü’nün başına çökesiymiş. “Yosma” dediler, “Kaltak” dediler. Dallanıp budaklanınca, dayanamadı Güllü. Bir sabah ortadan kayboldu, kıyafetlerini nehirin kenarında, cansız bedenini kayalıklarda bulduk" diyerek bozuk plak gibi konuştu durdu. Tarlada çalışırken de nefes almaksızın konuşur, çavuş Şükrü’nün değneğini kıçında yiyince susardı. Ali’nin anlattıklarını duyunca, beyninden vurulmuşa döndü Ferhat, inanmak istemedi. Bir çift söz söylemeden sendeleyerek, gerisin geri koğuşuna döndü. Canlı cenaze gibiydi. Ranzanın demirine tutundu. İyice arttı kendi kendine konuşmaları, “Ah Güllüm, elbiselerini çıkarıp kendini çırılçıplak nehre bırakacak ne vardı? Kirli değildin ki. Dört kızımız enikler gibi ortada kaldı bir deri bir kemik. Keşke seni o yılanın evinde çalıştırmasaydım ama elde yok, avuçta yok. Sermayemizde yokluktan gayrı ne vardı? Mecburduk onun hizmetkârlığını yapmaya. Hakkını helâl et Güllüm” derken kelimeler peşpeşe dökülüyor, anlamları içiçe geçiyordu.

Ali sonraki gelişinde de, “Fadime Nine, çocukları memlekete götürdü Ferhat Abi. Merak etme. Hapisten çıkınca Zelal’le evlenmeni istiyorlar. Hem çocuklarına analık yapar hem sana yâren olur, içini ona açar, rahatlarsın hem kursağınızdan bir lokma sıcak yemek geçer. Zaten en küçük kızın Deren’i o emzirdi” dedi. Ferhat, “– On beş sene– diyorlar. Ne zaman çıkarım kim bilir? Zelal bekler mi beni? Olacak iş mi Ali? Çocuklarıma sen de göz kulak ol” dedi. “Belki af çıkar be Ferhat Abi, umutsuz olma” diyerek vedalaştı Ali.

İçindeki sesler peşini bırakmıyordu Ferhat’ın. Kör pencereye baktı. Simsiyah gökyüzünde ikisi büyük, dördü küçük altı tane yıldız gördü. Güllü’yle evlendiği ilk zamanlarda, gece tarla suvarırken, sırtüstü yatıp “O yıldız benim, öbürü senin” diyerek oyun yaptıkları günleri anımsadı. Zulasından çocuklarının kokusu geldi burnuna. Yüksek sesle, “Az kaldı, kurtulacağım buradan. Trene binip memlekete gideceğim, yavrularımın yanına” dedi. Bir artırdı, bir eksiltti umutlarını, umut etmenin, acı çekmek olduğunu bile bile. Gözünü yukarı dikti. Yıldızlar çoğalmıştı.

Aylar sonra öyküyü bitirmiştim. Bilgisayarı kapattım. Camdan dışarı baktım. Evlerin ışıkları sönmüş, şafak söküyordu. Öykü kartopu olmuştu. İçim daha rahattı. Derin bir nefes aldım. Elimi yüzümü yıkadım. Bir fincan çay hazırladım. “Unumu eledim, eleğimi astım” dedim kendime. Neşelendim yine:

“Nar danesi danesi de,

Seviyom bir danesi.”

Kısa sürdü neşem. Gerçek hayat hikâyeydi de, yazdığım öykü gerçekti sanki. Güllü de, çocuklar da, Ferhat da yakamı bırakmadı. Ferhat’ın çökkün omuzları, güneş yanığı yüzü, içine geçmiş avurtları, teninden fırlayıp çıkacakmış gibi duran elmacık kemikleri, kurşun gibi bakışı hayal meyal gözümün önüne geldi. Yirmisindeydi ama ellisinde gösteriyordu. Hele, sürekli kendi kendine konuşup da, çadırdaki çocuklarının yanına vardığı zamanki sessizliği... Güllü’nün de hiç sesi çıkmadı. Öyle gitti bu hayattan susa susa, ona buna hizmet ede ede. Zihnimde, Ferhat’la Güllü yavaşça belirsizleşirken, yazacağım yeni hikâyenin kişileri de göz kırpıyordu bana: “Çocuklar, anasız babasız, o dört çocuk.” Belki de gün görecekler, her şey güzel olacak, şairin dediği gibi türküler söyleyerek oynayacaklar yıldızların altında ama belki de feleğin çemberinden geçerken sillesini yiyecekler, kim bilir?

Bazen onların acılarını taşıyamıyordum. Kelimeler bana dönüp: “Biz taşırız, cümle olup acıya karşı omuzomuza veririz, yaz,” dediler. İkinci öykünün başlığını da atmıştım: “O Dört Çocuk: Lorin, Mavi, Tekgül, Deren.”

Gözümden de uyku akıyor. Masa lambasını söndürdüm. Mırmır, camın kenarına uzanmış, yalanıyordu. Gün iyice ışıyınca, arkadaşları karşı duvarın üzerine gelecek, birbirlerine kur yapacaklardı.

Başlıktaki fotoğraf: Natalie Grainger


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR