Yüz Yıl Önce, Yüz Yıl Sonra...
9 Eylül 2019 Öykü

Yüz Yıl Önce, Yüz Yıl Sonra...


Twitter'da Paylaş
0

Yaşlı adam kapıyı açtı, ağır adımlarla girişin önündeki sahanlığa çıktı. Bahçeden simetrik, çift kollu merdivenlerle çıkılan geniş bir sahanlıktı bu. Evin içinden, “Hırkanı yine almadın bey, üşüteceksin,” diye seslendi karısı. “Üşütmem, hava bugün düne göre daha ılık,” dedi. “Bahçedeyim, yarım saate gelirim.” Kapıyı kapattı. Korkuluğa tutundu, basamakları dikkatlice inmeye başladı. Bembeyaz saçları, ağır hareketleri ve kamburu, uzun boyuyla geniş omuzlarının yarattığı etkileyici görünümle bağdaşmıyordu. Gençliğinde ortalamanın üzerinde güçlü kuvvetli biri olduğu anlaşılıyordu, ama artık o halinden çok şey yitirmişti.

Aşağıda arka bahçeye döndü. Orada en geride, yaşlı çamların arasında bir zeytin ağacı vardı, hemen yanında da bir kameriye. Kameriyedeki iskemlelerden birine oturdu, zeytin ağacını seyre daldı. Gövdesini, dallarını, yapraklarını ve olgunlaşmak üzere olan meyvelerini... Aşağı yukarı altmış yaşlarında bir ağaçtı. Gözlerini yumdu, “Ah Evfemia,” dedi, “ benim güzel Evfemiam!”

 

Hasan, eşi ve kızı adanın en büyük kentinin çarşı caddesinde ilerliyor. Buraya ilk gelişleri. Karşı kıyıdan, öteki memleketten. Mevsim yaz, ortalık Kuzey Avrupalı turist kaynıyor. Satıcılar dükkânlarının önünden geçen turistlerle göz göze gelerek iletişim kurmaya çalışıyorlar. Eşiyle kızı, arada sırada düşüncelere dalmış ilerleyen Hasan’ı bırakıyor, havluların, masa örtülerinin, hediyelik eşyanın fiyatını soruyor, sonra onu yeniden yakalıyorlar. Hasan’ın aklı başka yerde. Ölmeden önce dedesiyle yaptığı, burayla ilgili son konuşmayı düşünüyor. Henüz ergen yaşlardayken. Dedesi, Sana şimdi anlatacaklarım aramızda kalsın, diyerek söz alıyor ondan. Bu sır Hasan’a o yaşlarda çok bir şey ifade etmiyor, ancak yıllarla birlikte anlam kazanıyor.

Biraz ileride, yukarıya bir sokak giriyor. Sokağın adını okuyor Hasan. Evet burası, değişmemiş. Dedesinden duyduğu adla aynı. Yokuşu çıkmaya başlıyorlar. Sessiz, sakin sokakta çarşının kalabalığıyla gürültüsü geride kalıyor. Yaşlılar kapı önlerinde oturmuş sohbet ediyor. Bir tek yaz tatilinin keyfini çıkartan çocukların sesleri işitiliyor. Ne garip, diye düşünüyor Hasan, dedemin buradaki son günlerinden ne kadar farklı. Sanki hep böyleymiş, bu kadar barışçılmış gibi.

 

Savaşın ardından mübadeleyle karşı tarafa gönderiliyorlardı. Kaçarı yoktu, bir dinden olanlar ülkeyi terk edecek, karşıdan da ötekiler gelecekti. Ayrılık günü geldiğinde limanda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Gözü yaşlı komşularla bu gidişi siyasi bir zafer olarak görenler yan yanaydı. Evfemia da oradaydı, elinde bir zeytin fidanı tutuyordu. Günlerce ağlamış, göz pınarları kurumuştu. Hüseyin, gemiye binmeden son kez gitti yanına. Yirmi yaşında değillerdi daha. “Al bunu,” dedi Evfemia, “gittiğin yerde dik. Sana hep beni hatırlatsın.” Kalabalıktaki kızgın bakışlara aldırmadan birbirlerine son kez sarıldılar.

 

Yokuşun sonuna doğru duruyorlar. Karşılarındaki ev tıpkı dedesinin anlattığı gibi. Penceresiz, yüksek bahçe duvarının üzerinde köşeye yerleşmiş, orta bölümü sokağa doğru cumbalı, iki katlı bir yapı.

“Bu mu sence?”, diye soruyor eşi.

“Bence kesin bu,” diyerek yanıtlıyor Hasan. “Bak!” Doğrudan eve değil de bahçeye olan giriş kapısını gösteriyor. “Dedem sokakta böyle girilen başka ev olmadığını söylemişti.”

Sessizce eve yeniden bakıyorlar.

“Bugünkü sahipleri kim acaba?”, diye soruyor eşi.

“Dedemlerden sonra karşıdan gelmiş bir aileyi yerleştirmiş olmalılar, eğer sahipleri hâlâ onlarsa.”

“Kapıyı çalacak mıyız?”

“Tabii ki çalacağız, öyle konuşmadık mı?”

Girişe önden Hasan yaklaşıyor, arkasından da eşiyle kızı. Yüksek, iki kanatlı kapının önünde durup içeriyi dinliyorlar. Ses gelmiyor. Hasan, kapının sağındaki düğmeye basıyor. Evin büyüklüğüyle orantısız zayıflıkta bir zil sesi duyuluyor. Sanki orada değil de başka bir yerde çalıyormuş gibi. Yeniden kulak kesiliyorlar. Bahçeden zayıf bir ses duyuluyor. Ses yaklaşıp kapının üzerindeki küçük pencereyi açıyor. Bembeyaz saçlarını arkasında topuz yapmış, yetmişli yaşlarda bir kadın bu. Pencereden yalnızca bu kadarı görünüyor. Yerel dilde bir şeyler söylüyor.

“İyi günler hanımefendi,” diyor Hasan İngilizce olarak, “ben bu evin eski sahiplerinin torunuyum. Bunlar da eşimle kızım. Eğer bir sakıncası yoksa sizlerle tanışmak istiyoruz.”

İçeriden bahçeye inen başka bir kadının sesi duyuluyor. Kapıdaki kadınla kendi dillerinde konuşuyorlar. Sonunda, pencereden bakan yüz değişiyor. Yeni yüz daha genç, aralarında bir kuşak fark var.

“Buyurun, yardımcı olabilir miyim,” diye soruyor, İngilizce olarak.

“İyi günler hanımefendi,” diye yanıtlıyor Hasan yeni baştan, “rahatsız ettiğimiz için özür dileriz. Dedem karşı tarafa gönderilmeden önce bu evde yaşıyormuş. Eğer sizce de uygunsa tanışmak istiyoruz.”

Kadın bir süre yanıt vermeden düşünüyor. Hasan’ın arkasındakilere bakıyor, onlar da selam verip gülümsüyorlar. Sonra yüzü yumuşuyor. “Eşimle oğlum şu an burada değiller, ama birazdan gelirler,” diyor. “Buyurun, içeri geçin.” Ağır kapı yavaş yavaş açılıyor. Önde en fazla ellisinde, güzelliğini hâlâ yitirmemiş, orta boylu; arkasındaysa bütünüyle siyah giyinmiş yaşlı bir kadın karşılarında duruyor. Yaşlı kadın bir şey söylemeden dönüp uzaklaşıyor, bahçenin arkasında gözden yitiyor. Öteki kadın yer gösteriyor. Bahçeye oturuyorlar. Uzunca bir sessizlik oluyor. Sanki kimse konuşmaya nereden başlayacağını bilemiyor. “Kahve içer misiniz,” diye soruyor kadın birden. Memnun oluyorlar, nasıl içtiklerini söylüyorlar. Kadın merdivenlerden çıkıyor, ortadan yok oluyor.

 

“Ben su almaya çıkıyorum anne,” dedi Evfemia. “Fazla gecikme,” dedi annesi, “baban dönmeden mutlaka evde ol.” Köşeyi döner dönmez su testisini bir bahçe duvarının arkasına sakladı. Yokuş yukarı koşmaya başladı. Burada en yukarıda, bütün kenti ve limanı tepeden gören büyük bir zeytin ağacı vardı. Hüseyin oradaydı, her gün aynı saatte olduğu gibi. “Dağlarda çeteler birbirini yiyor,” dedi, “karşı taraftaki savaş burayı yeniden etkiliyor.” “Ah Hüseyin,” dedi Evfemia, “bütün bunlar ne zaman bitecek? Ne zaman artık gizlice buluşmamız gerekmeyecek?” Hüseyin başını öne eğdi, bir şey söylemedi.

 

Kahvelerini içerlerken kapının açıldığını duyuyorlar. Dönüp bakıyorlar. Orta yaşa merdiven dayamış bir adamla bir genç bahçeye giriyor. İçerideki konukları fark edince duruyor, ev sahibesine bakıyorlar. Kadın eşiyle oğluna konukları tanıştırıyor, onlar da masaya oturuyorlar. Adamın şakakları kırlaşmış, uzunca boylu. Gençse kumral, babasından daha zayıf ama diri. Bir süre sonra masadaki sohbet koyulaşıyor. İki taraf da birbirine kendi ailelerinin yaşadığı güçlükleri anlatıyor. Ev sahipleri, Hasan’ın dedelerinden sonra bu eve yerleşen ilk aileden. Buradaki topluma uyumun hiç kolay geçmemesinden dolayı uzun süre sıkıntı çekmişler. Tıpkı Hasan’ın dedesinin ailesinin karşıda yaşadıklarına benzer şeyleri onlar da burada yaşamışlar.

Bu arada gençler hiç konuşmadan birbirlerini süzüyor, kaçamak bakışlarla hiçbir ayrıntıyı, hiçbir hareketi kaçırmıyorlar. Kızın beyaz tenini, yüzünün biçimini, büyük gözlerini kırpıştırmasını; oğlanın bedenine göre geniş omuzlarını, başını hafif sola yatırmasını, dudağının ucundaki kalkıklığı ... Bir süre sonra bakışları birleşiyor. Önce oğlan gülümsüyor, sonra da kız. Birbirlerini beğeniyorlar, hem de fazlasıyla. Masadaki konuşmalar onlardan uzaklaşıyor, gittikçe onların dışında kalıyor. Geçmişte olanlar onları ilgilendirmiyor. Onlar geleceğe bakıyor, olası geleceğe. Onu birbirlerinin gözlerinden okuyorlar.

 

Kent pazarında Hüseyin zeytin seçiyordu. Önünde sıralanmış zeytin seleleri arasında bir ayrım yapmaya çalışıyordu. Birden, yanından bir kol uzandı, önündeki zeytinlerden tatmak için bir tane aldı. Kolu izledi Hüseyin, sonra sağındaki başı gördü. Evfemia’ydı bu. O da Hüseyin’i tanımıştı, yüksekokul okumaya başkente gitmiş olan öteki dinden komşularıydı. Tatil için gelmiş olmalıydı. Hüseyin kızdan gözlerini alamıyordu. Ne kadar güzelleşmiş, genç kız olmuştu. Aynı sokakta oturan, öteki dinden kız... Çocuklukları boyunca birlikte oynamışlardı. Evfemia da durmuş Hüseyin’e bakıyordu. Bu gözle birbirlerini ilk kez görüyorlardı. Çarşının kalabalığıyla gürültüsü onları terk etmişti. “Merhaba Evfemia,” dedi Hüseyin. “Merhaba Hüseyin.” Birden, “Evfemia, yürü kızım,” diye bir ses duyuldu. Kızın babasının sesiydi bu. Hüseyin’le göz göze geldiler. Hüseyin, babanın bakışlarında bir tehdit sezdi.

 

“Yürü kızım, gidiyoruz,” diye bir ses duyuluyor. Sonra yeniden, “Haydi kızım!” Kız kendine geliyor. Annesiyle babası ayaktalar, ev sahiplerine teşekkür ediyorlar. Kız da ayağa kalkıyor. Oğlan hızla evin merdivenlerinden yukarıya çıkıyor, bir süre sonra elinde küçük bir kâğıtla geri dönüyor. Onu kızın eline tutuşturuyor. Kız kâğıda baktığında bir mail adresi görüyor, gülümsüyor. Başını, “Tamam, yazacağım,” anlamında eğiyor.

Kapının önüne geldiklerinde Hasan, “Son bir şey sormak istiyorum,” diyor. “Burada eskiden, bütün kenti ve limanı tepeden gören büyük bir zeytin ağacı varmış. Bugün hâlâ yerinde durup durmadığını merak ediyorum.” Ev sahibi gülümsüyor. “Buradan yukarıya doğru devam edin, sokak sona ermeden sola dönün, tam karşınıza çıkacak.” Teşekkür edip ayrılıyorlar. Yukarıya yürüyorlar, sokağı gördüklerinde önünde duruyorlar. Ağaç tepede bütün görkemiyle yükseliyor. Devasa bir zeytin ağacı, kim bilir kaç yüz yıllık. Ağacın yanına çıkıyorlar. Buradan gerçekten de bütün koy ve liman görünüyor, ve bütün enginliğiyle açık deniz. Hasan ağacın dallarına dokunmaya başlıyor. Kız oğlanı düşünüyor. Cebindeki, onun verdiği kâğıt parçasıyla oynuyor.

 

Evfemia ağacın dallarını okşadı, Hüseyin’e verdiği fidanı kopardığı yere baktı. Gülümsedi, uzun süredir ilk kez. Ardından, gözlerini ufka çevirdi. Az önce kalkan gemiyi aradı. Oradaydı, uzaklaşıyordu, gittikçe küçülüyordu. Durdu, gemi gözden kaybolana dek yerinden kıpırdamadan izledi. Sonra eğildi, ağacın arkasından bir ip çıkardı. Fidanı almaya geldiğinde gizlediği ipti bu. Ve onu en kalın dallardan birine doladı ...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR