İş çıkış saati. Yollar kalabalık. Belediye otobüsüne biner binmez boş koltukları taradı gözlerim. Kartımı okutup şoför arkası, üçüncü sıra, ikili koltuğun koridor tarafına oturdum. Kısa sürede doldu bütün koltuklar. Ayakta kalanlar koridordaki boşluklara sıralandı. Yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz… Yolcuların çoğu prangalarından kurtulmuş gibiydi. Hevesle binenlerin yüzlerindeki tatminkâr ifade çabuk kayboluyordu. Kırk dokuz yolcuydu. Büyük araç çalımı atarak caddenin ortasına daldı. İçeride mahsur kalan sonbahar rüzgârı nefeslere karışmıştı. Caddede akan trafik, solgun, metalik bir homurtuya dönüşmüştü.
Köprü altındaki durağa geldik. Şoförün sert freniyle ayaktaki yolculardan beşi yaprak gibi salladı tutacaklara. Yanımda dikilen kot pantolonlu genç kızla pardösülü kadın birbirine tutundu. Konuşmalarından ana-kız oldukları anlaşılıyordu. On dokuz, yirmi, yirmi bir kişi daha bindi otobüse. Pardösülü kadın arkasından geçenlere yol açmak için çantasıyla omzuma çıktı. Bir dirsek darbesi atıp kurtuldum ondan. Göğsüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına aldım. Kloş eteğimin kenarlarını bacaklarımın altına sokuşturup koltuğun dışına taşırdığım kırk yıllık popomu azıcık yanımda oturan adama yaklaştırdım. Köprü altının loşluğunda yürüyen insanların telaşı koyu gölgelere karışıyordu.
Nereden sıvışıp geldiği belirsiz bir ışık yanımda, cam kenarında oturan adamın metal çerçeveli gözlüğünde parladı. Seyrek bıyıklarını dişliyordu adam, parmaklarını birbirine geçirmiş, ellerini önünde sıkıca kenetlemişti. Dizleri hafifçe titriyordu. Çam kokulu losyonunu aldım inceden. Rahmetli babam da bu kokuyu sürerdi. Otobüs hareket etti. Kabanlarımızın kolları birbirine değiyordu. Ellerimi kucağımdaki çantamın üstüne koyup mesafeyi açtım biraz. Yandan üç bakış attım adama. Yüzüne aşinaydım. Sonunda çıkardım. Üst kattaki şubeye yeni atanmıştı. İki defa asansörde karşılaşmıştık. Hatta bizim şubeden Selma abla onu tanıyordu. Eskiden aynı mahallede oturuyorlarmış. Karısı bir ilkokulda öğretmen, o da müdürmüş. İki kızı varmış. Boşandıktan sonra tayinini bizim bakanlığa yaptırmış. Adamın arkası bayağı güçlüymüş. Gözlerini büyütüp sesini kısarak anlatmıştı bunları Selma abla. Kimse kimdi. Nasıl olsa bir şekilde tanışacaktık.
Kavşağı geçerken şoför kornaya basıp sert bir fren yaptı yine. Ayaktakiler bu defa sıkı tutundu tutacaklara. Yerlerini değiştirenler, bir iki adım ilerleyenler oldu. Otobüs yola devam etti.
Altı durak sonra, inenleri, binenleri saymaya dalmışken, yanımdaki adam hızla yerinden kalkıp geçmek için izin istedi. Ben de pardösülü kadına yer açıp cam kenarındaki koltuğa kaydım. Botumun arkasına yumuşak bir şey değdi. Koltuğun altında spor çantasını unutmuştu adam. Otobüsten inmek üzereydi ama çantayı elime almaya tiksindim, seslenmedim.
Yola devam eden otobüsün içinde yanan ışıklar yorgun, baygın bakışları, düşmüş omuzları, burnunu çekenleri, kafasını kaşıyanları, taktığı kulaklıkla dünyası değişenleri, boş koltuk kollayanları açığa çıkarmıştı. Kabanımın cebinden çıkardığım kâğıt mendille, yokuş yukarı çekişi düşen otobüsün buğulanmış camını sildim. Hava kararmıştı zaten, pek bir şey görünmüyordu. Yanımda oturan yarı uykulu pardösülü kadının telefonu çaldı. Hal hatır faslından sonra sesini yükseltip patlatarak gelinini çekiştirdi. Arada bir ayakta dikilen kot pantolonlu kızına bakıp onay alıyordu. Yolculara çöken rehavet dağılmış, laf lafı tetiklemiş, önden arkaya, arkadan öne bir uğultu dalgalanıyordu. Telefonumdaki mesajda annem gelirken yoğurt almamı istiyordu. Yemekte ne vardı acaba? Sorsa mıydım? Biliyorum, cevabı, eve geldiğinde görürsün olacaktı. Sürpriz sevmediğim halde bana bunu yapıyordu. Ablam evlenip gideli on altı yıl olmuş, ben kırk yaşımı geçmişim, hâlâ mutfağına karıştırmıyordu. “Sayılı, sıralı düzenini evlenince kendi evinde yaparsın,” diyordu. Eşyaları hizaya sokmamdan, yeme alışkanlıklarımdan, ritüellerimden, dakikalarca el yıkamamdan bıkıp usanmıştı.
İneceğim durağa gelene kadar otobüs yarı yarıya boşaldı. Kalkarken koltuğun altındaki spor çantaya dokundu botlarım. Kim bilir nerelerde gezinmişti bu çanta? Pardösülü kadının dizlerini çevirerek açtığı aralıktan çıktım. Kadın benim yerime geçti, kot pantolonlu kızı da yanına oturdu. “Yerdeki çantanı unuttun hanım,” diye seslendi arkamdan. Üstüme alınmadım. Kapı açıldı tam inecekken elden ele uzatılan spor çantanın sapını biri elime tutuşturuverdi. Çığlık atarak ateş topu gibi fırlattım dışarıya. Ses kesildi, bütün gözler bana çevrildi. İndim otobüsten. Üç kişi daha indi. Kaldırımda, spor çantanın yanında sabit kaldım. Hareket eden otobüsün buğulu camlarından bazıları, bir çift göz sığacak kadar silindi.
Biraz düşündükten sonra kabanımın cebinden çıkardığım kâğıt mendille spor çantanın sapını kavradım. Fazla ağır değildi. Cadde üzerindeki markete gidene kadar çöp konteynerlerinden birine atmayı düşündüm, elim varmadı. İçinde önemli bir şey varsa, adamı her gördüğümde vicdan azabı çekerdim. Açıp baksa mıydım? Keşke benim olmadığını söyleyip otobüs şoförüne verseydim. Marketten yoğurdu alıp eve gidene kadar beş defa duraksadım. Kendi kendime söylendim. Kalbimin ritmi değişti. Başımdan aşağı hücum eden sıcaklıkla terledim. Ertesi gün işe götürdüğümde ona nasıl vereceğimi düşündüm. Belki de yan yana gelmemiz kaderin cilvesiydi. Başka türlü aylarca konuşmak için bir sebebimiz olmayabilirdi.
Sokağa dönüp beş katlı binaya yaklaşınca sakinleştim biraz. Bizim ev giriş katındaydı. Salonun ışığı yanmış, perdesi çekilmemişti. Annem mutfaktaydı. Kapıyı açtığında ıslak ellerini yukarda tutuyordu. Bir kiloluk plastik yoğurt kabını uzattım. “Bu ne?” dedi spor çantasına bakarak. “Başkasına ait, yarın götüreceğim,” dedim dilimle dişim arasından. Antrede kapının arkasına bıraktım. Eve girmek için annemin bütün perdeleri çekmesini bekledim. Önce sağ botumu, sonra solu çıkardım. Kabanımı portmantonun üçüncü askısına astım.
Gece rüyamda spor çantanın içini karıştırıyordum. Tek kollu oyuncak bebek, canlı bir lağım faresi, iskambil kâğıtları, enjektörler, eteği ve kolları fırfırlı yeşil basma elbisemi gördüm. Sabah yorgun kalktım. Saçlarımı elli kere fırçaladım. Aklımda spor çanta. Antrede bıraktığım yerden çok az öne gelmiş. Etrafında dolandım. Annem de kalkmıştı. “O kirli erkek çamaşırları kimin kızım?” dedi. İçine baktığına çok sinirlendim. “Benim değil herhalde,” dedim. Giyinip kahvaltı yapmadan çıktım evden. Çantamın uzun sapını gövdemde çaprazlayarak sol tarafıma çevirdim. Spor çantayı kâğıt mendille sağ elime alıp otobüs durağına yürüdüm.
İşe gider gitmez, arkamdan neler söyleyeceğine aldırmayıp Selma ablaya adamın adını sordum, çalıştığı şubeye çıktım. Metal çerçeveli gözlüğüyle masasında bir şeyler okuyordu. Yanına yaklaştığımda bana yabancı gibi baktı. Ben de bir an tereddüt ettim. Cesaretimi toplayıp, “Dün akşam spor çantanızı otobüste unutmuşsunuz,” diyerek uzattım çantayı. Adam dudaklarını büzdü. “Yanlışınız var, ben otobüse binmedim, çanta benim değil,” dedi. “Şey, pardon, ama.” Lafın gerisini getiremedim. Çok ciddi teselliye ihtiyacım vardı. Adam donuk bakıyordu. Kim olduğumu, hangi şubede çalıştığımı bile sormadı. Bayılacak gibi oldum. Kulaklarım uğuldadı. “İyi çalışmalar,” gibi bir şey söyleyip çıktım odadan.
Kaç adım attığımı saymayı unutmuşum. Bir kat aşağıya, bizim şubeye indim. Sessizce yerime oturup spor çantayı iş çıkışı bineceğim otobüsün şoförüne teslim etmek üzere masamın altına sakladım. Bir şey eksikti. Çantanın sapını tuttuğum kâğıt mendil yoktu. Farkına varmadan, herhangi bir yerde elimden kayıp gitmişti.






