Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Mayıs 2017

Öykü

Zafer Doruk • Albino Hüzünlü Bir Kuştur

Zafer Doruk

Paylaş

44

0


Beyaz, boz benekli bir kedi, ağacın dibinde gözüne kestirdiği serçelere doğru ilerliyor. Umut, avuçlarını birbirine vurarak bütün işi berbat ediyor. Serçeler dutun dallarına doğru havalanıyor. Donup kalıyor kedi.

Günlerdir kapının önünde oturuyor anne. Gözleri sokağın girişinde. Komşu kadın halı yıkıyor damda. “Bugün gökyüzü cıncık gibi,” diyor. “Bahar temizliği zamanı.”

Anne başını çevirip kadına gülümsüyor. Umut’u yanı başında görünce dalgınlığından sıyrılıyor. İçeri giriyorlar. Ekmeğin arasına salça sürüp veriyor oğluna. “Açlığını bastırır,” diyor. “Akşama mahluta çorbası yapacağım. Yanına da patates kızartması. Seversin.”

Ekmeğini ısırarak sokağa çıkıyor Umut. Çerkez Dayı damdaki asmalı çardakta güneşleniyor.

“Tatlıcı Hasan’ın oğlu, baban gelmedi mi?”

“Gelmedi.”

“Tatlıları bitirseydi gelirdi. Bizim Özgür sıpası da gelmedi. Gözlerimi doktora baktıracaktı.”

Umut annesinin her zamanki yanıtını yineliyor:

“İşi çıkmıştır Çerkez Dayı. Görürsem söylerim.”

Çerkez Dayı seviniyor, dişsiz damağıyla bebekler gibi gülüyor.

Babası camiye gidince, imamın kızı saçını başını açmış, kasetçalarını pencerenin önüne koymuş, Ferdi Tayfur dinliyor. Oğlanın biri sokağın bir başından öbür başına gidip geliyor, parmaklarıyla saçını tarıyor, kızın gözlerinin içini süzüyor. Kız, “Ablamsın,” diyor Umut’u görünce, “bana Bakkal Samet’ten bir Bade gazozu alıversen. İçim yanıyor!”

Annesi, “Bu kız delinin teki, gönderdiği her yere gitme,” dese de, “ablamsın”a dayanamıyor Umut. Parayı alıp koşuyor. Bakkal Samet gazozu dolaptan çıkarırken muzipçe gülümsüyor:

“Zeliha’ya mı?”

Umut seslenmiyor. Samet içini çekiyor.

“Keşke beni de gönderse her gün bakkala.”

Umut gazozu alıp çıkarken, “Seni Zeliha ablaya söyleyeceğim!” diyor.

“Laf getirip götürmek bize yakışmaz babam.”

“Üstü sende kalsın ablam!”

“İstemez.”

“Al ablam, al!”

Evlerin radyolarında çalınan “Yandı Çukurova Yandı” türküsü, “Yurttan Sesler Korosu”, Ferdi’nin “Yadeller”ine karışıyor. Ev içlerinde daralıp kendilerini sokağa atmış sıkıntılar, küllenmiş acılar dilleniyor. Açık pencerelerden sokağa taşan yemek kokuları, bahçelerden gelen portakalçiçeği kokusunu bastırıyor. Hurdacı Cafer’in oğlunun şutladığı top, gece vardiyasında çalışan Muhsin’in pencere demirine çarpıyor. Oğlanın damda ipe çamaşır seren annesi, ağzında tuttuğu çamaşır mandalını sepete tükürdükten sonra oğluna sesleniyor: “Soykası batasıca seni! Akşama baban gelmez mi, yaptıklarını bir bir söylemez miyim?!”

Yatağından fırlayıp pencereye koşan, anneyle göz göze gelince sokağın iki yanına şöyle bir bakınıp geri çekilen Muhsin’in öfkesi, bulaşık yıkarken gürültü çıkaran karısına patlıyor:

“Lan bi uyutmadınız bee, bi uyutmadınız, Allah topunuzun cezasını versin!”

Hurdacı Cafer’in oğlu, “Yarın Amerikan Mahallesi’ne gidiyor muyuz Umut?” diyor.

“Babamla çay bahçesine gideceğiz biz. Bisikletle.”

“Geldi mi ki lan baban?”

“Gelecek...”

İncirlik Üssü’nde görevli Amerikalı subaylar oturduğu için, gecekondulu çocuklar oraya “Amerikan Mahallesi” diyor. “Boşboşçu”lar Amerikalıların kullanılmış eşyalarını ucuza alıp meraklısına iyi paraya satıyorlar. Çöp bidonlarına atılmış daha eski oyuncaklarla giysileri de Umut’un arkadaşları topluyor. Büyükler Amerikan malının kolay kolay eskimediğini söylüyor. Umut’un babası Amerikalıların çöplüğünü karıştıran çocukları ayıplardı. Umut’a, “Sakın ha babam,” derdi, “tenezzül etmeyesin böyle şeylere.” O, grev, sendika gibi bir şeylerden söz ederdi. Karısı, “Başına bela alacaksın, işinden olacaksın,” dediğinde, gözleri kıvılcımlanır, kaşları çatılırdı:

“Senin dizinin dibine mi oturayım hanım? Peki biz ne olacağız, geleceğimiz ne olacak?”

Umut hep merak ederdi: Gelecek nasıl bir şeydir, nasıl gelecektir, onlar için ne getirecektir? Babası bazı günler bağıra çağıra yürüyen öfkeli kalabalıkların arasına katılırdı. Umut’u hafta sonları sendikanın çay bahçesine, Rıza Amca’nın tatlıcı dükkânına götürürdü. Yılmaz Güney’i çok severdi, hiçbir filmini kaçırmazdı, evin duvarlarını onun afişleriyle, fotoğraflarıyla donatmıştı. Kendisini de Yılmaz Güney’e benzettikleri için gurur duyuyordu. Çatık kaşlı, yağız tenli, dal gibi bir adamdı, gözlerinin içinde insana güven veren bir sıcaklık olurdu. “Babam benim!” derdi Umut’a. “Babam!”

İkindi gölgelerinin evlerin eşiklerinden sokaklara indiği bir vakitti. Babası bisikletini avludaki çeşmenin yanında ayaklığı üstüne almış, somyanın üzerine yığılır gibi oturmuş, kasketini dizine, kolunu kasketinin üstüne atmış, gözlerini bisikletle çeşmenin arasındaki bir noktaya dikip öylece kalakalmıştı. Annesi bu yüzün iklimine alışkındı. Kocasının kışını da bilirdi, baharını da. “Hoş geldin Hasan,” der, susardı; beklerdi ki yüzüne çöken bulut dağılsın, bakışları yumuşasın. Bir şeylerin ters gittiğini Umut da bilir, bisiklete dokunmazdı. Dokunursa babasının canı yanabilir, belki de ölebilirdi. Annesiyle tartışırlarken duymuştu, “Bu bisiklet benim elim kolumdur hanım,” demişti babası.

Arkadaşları sokaktan bisikletle gelip geçerlerken Umut damın ucunda oturup onları izliyordu. Babalarının bisikletini süren çocuklar ayakları pedala yetişmediği için seleye oturmuyor, koşucular gibi bellerini bir sağa bir sola kıvırarak pedal çeviriyorlardı.

“Umut sen niye binmiyorsun bisiklete?”

Ne diyeceğini bilememişti. O da merakla, kaygıyla bekliyordu.

Sofradaydılar. Babası lokmasını güçlükle yuttuktan sonra işten atıldığını söylemişti. Umut’un gözü bisikletteydi: Yaşananlardan o sorumluymuş da tek ayaküstünde bekleme cezası almış gibiydi.

Babası bir sabah bisikleti ayaklığından indirmiş, sessizce binip gitmişti. Umut o akşam yine bisikletli çocukları izlerken babasının camekânlı bir tablayı sürerek geldiğini görmüştü. Babası o günden sonra Tatlıcı Hasan, o da Tatlıcı Hasan’ın oğluydu. İkindi güneşinin solgun ışığına bata çıka upuzun gölgesiyle sokağın başında görününce, Umut önce tatlı tepsisine bakardı: Tepsi boşsa, babası neşeli olurdu. Güvercinler Umut’un yüreğinden havalanır, kasnaklı uçurtmalar gülümseyen baba yüzlerine dönüşürdü.

O sabah yağmur bir diniyor, bir hızlanıyordu. Televizyonda kahramanlık türküleri söyleniyor, askerlerin savaş görüntüleri yayımlanıyor, Silahlı Kuvvetler’in bildirisi okunuyor, caddelerde tanklar ilerliyordu.

Kuşluk vakti sokağa bir askeri cemse girmişti. Babası gidip gelip perdeyi aralıyor, cemsenin kasasında oturan arkadaşlarına bakıyordu. Odanın içine dışarının gri, puslu ışığı yansıyordu. Annesi mutfağa girip çıkıyor, kocasına kaygıyla bakıyordu. “Endişelenmeyin,” demişti babası gülümseyerek. “Çekmeceye biraz para bırakmıştım, bir süre idare eder sizi. Tatlıcı Rıza’ya söyleyin, gelip tablayı götürsün. Bakarsınız beklediğimiz gibi olmaz da...”

Annesi birden, “Eyvah!” demişti eliyle ağzını kapatarak. “Kitaplar!”

Babası büfenin gözüne koşup kucağına alabildiği kadar kitap almış, odanın içinde dönüp dururken sokak kapısı vurulmuştu. Kitapları yüklüğün altına saklayıp koşmuş, kapıda iki er ve bir subayla karşılaşmıştı. Erler kapının iki yanını tutarken subay içeri girmiş, elindeki listeye bakarak babasının kimliğini incelemiş, Yılmaz Güney’in afişlerine, Çerkez Dayı’nın torunundan ödünç alınmış kitaplara bakmış, babasına, “Sen de bizimle geliyorsun,” demişti. Çerkez Dayı’nın torunu Özgür arandığı için cemse sokakta bir süre daha beklemişti. Yağmur dinmişti, deli bir poyraz esiyordu. Özgür’ü yaka paça getirip babasının yanına oturtmuşlardı. Gömleği sırtına yapışmıştı, düğmeleri kopmuştu, kaşından kan sızıyordu. Tatlıcı Rıza amcanın yeğeni onların karşısında oturuyordu.

Çocuklar bisikletçi Fehmi’den kiraladıkları bisikletlerle tarlanın çevresinde tur atıyorlar. Umut önce Fehmi’nin oğlunun çizgi roman sergisine uğruyor. Çimlerde oturan çocuklar hayranı oldukları kahramanların maceralarını elli kuruşa okuyorlar. Umut, “ablamsın”ın verdiği paranın yarısına Çelik Bilek’in bir macerasını okuyup kitabı teslim ettikten sonra, kalanını da Fehmi’ye uzatıyor. Onu Teksas’taki çatık kaşlı, kanca burunlu, hain bakışlı adamlara benzediği için hiç sevmez. Bu adamlar mertçe dövüşmez, kalleşçe tuzaklar kurarlar. Çelik Bilek onlardan korunmak için arkasını daima kollamak zorundadır.

Fehmi paraya ters ters bakıyor. Yüzü şimdi Umut’a daha çirkin görünüyor.

“Bu paraya olmaz!”

“Bir tur? Bir tur da mı olmaz?”

“Olmaaz!”

“Ellisini de yarın getirsem?”

“Anan güzel mi senin?”

“Pis herif! Babam gelsin, görürsün!”

Yer mi bu sözü Umut? Yemez. Babasının oğludur o! Biraz uzaklaşıyor, sonra ansızın dönüp kulübenin yanındaki bisikletlerden birini kapıyor, selesine ata biner gibi atlayıp ara sokaklardan birine dalıyor. Fehmi peşinden koşuyor ama yetişemiyor, bir duvarın dibine soluk soluğa çöküyor.

Umut şimdi Çelik Bilek’in macera arkadaşı Rodi’dir: Külyutmaz, faka basmaz Rodi! Düdüğünü öttürerek gelen trenle yarışıyor, pencereden el sallayanlara el sallıyor, macerayı sonlandırdıktan sonra bisikleti götürüp Fehmi’nin kulübesinin arkasına atıyor.

Umut’un babasının eski vardiya arkadaşı Kuşçu Kamil, kuşlarla kafayı bozdu diye karısı iki çocuğunu alıp babasının evine döndüğünden beri saçını sakalını kesmiyor. Başını gökyüzüne kaldırmış, bir elinde kuşlarını yönlendirmek için ucuna siyah bez bağladığı kargısı, bir elini alnına siper etmiş, gözlerini kısmış, mavi kanatları siyah çizgili, açık mavi göğüslü, aynalı beyaz benekli üçlü şami postasının küçük daireler çizerek uçuşunu izliyor. Kuşları döne döne yükselirken kargısını bırakıp parlakçının dolabına koşuyor. Ateş kırmızısı gözlerini ışığın kıskandığı albino hastası süt beyaz parlakçı, yükseklere çıkamadığı, oyuna katılamadığı, parlaktan caydığı için Kamil’in hoyrat avuçlarında kendi cinslerini aldatma aracı kılınmış; kanatları yorgun, kuyruğu sancılı, yalnız, hüzünlü bir kuş. “Ancak bir tanrı böyle bakabilir,” diyor Kamil, onun kıpkırmızı gözlerine bakarak, parlağına aldanmayan nadir kuşlara şaşarak ve atmacalara yem olur da çarpılırım diye onu uçurmaktan korkarak.

Şamiler bulutlardan atlıyor, kuyruk basıp bel kırıyor, takla atıyor, parlağın sinyalini alan öncü şaminin atağıyla dalışa geçiyor, çırpınarak inip Kamil’in ayaklarının dibine konuyorlar. Kamil onları dolaba aldıktan sonra sakar postasını salıyor gökyüzüne. Kanatları pul pul beyaz benekli, paçalı siyah sakarlar merdiven çıkar gibi döne döne yükselip daireler çiziyorlar. Parlaktan uzaklaşıp damını şaşırmış toy bir kuşun onlara sokulduğunu gören Kamil fırsatı kaçırmıyor, kuyruğundan kavradığı albino parlakçıyı kuşlara doğru yelpaze gibi sallıyor. Parlağın sinyalini alan sakarlar yabancı kuşu da aralarına alarak çırpına çırpına inip Kamil’i yeni konuklarıyla şenlendiriyorlar.

Kasnaklı uçurtmalar saçaklarını titretip gerdan kırarken duvaklı gelinler gibi süzülüyor.

Onları izlerken bisikleti de, kötü adamı da unutuyor Umut. Babası dönsün, işe başlasın, o da büyük bir kasnaklı yapacak. Kasnağı için Cinali sazlıklarının en iyi kamışlarından kesecek. Saçakları, kuyruğu, gerdanı için en az beş renk kâğıt kullanacak. Yorgan ipliği yerine kınnaplı iple uçuracak.

Kuşçu Kamil, Umut’u görünce, “Hasan’ın oğlu gel hele buraya!” diye sesleniyor. Umut koşarak gelip damın altına sokuluyor.

“Koş git Arap Mehmet’e! Senin başı beyaz küpeli, Kamil abimin damına inmiş. Kamil abim, şarabiyi gönderirse küpeliyi teslim ederim diyor, de!”

“Bisikletle mi?”

“Heye!”

“Sonra gene bindirecen mi?”

“Ne zaman istersen. Baban dönene kadar binebilirsin.”

“Vallaha de?”

“Vallaha!”

Gün ışığında tüyleri yanardöner şarabi kuşu sol eliyle göğsünde tutarken incitmemeye çalışıyor Umut. Kuşçu Kamil’in en değerli emaneti ona teslim edilmiştir çünkü. Kamil’in mahallede en güvendiği, canı ne zaman isterse bisikletine bindireceği tek çocuktur. Arkadaşları bisikletlerini kenara kırıp duruyor, ona imrenerek bakıyorlar. Tatlıcı Hasan gülümsüyor. “Babam benim!” diyor. “Babam!”

* Sakar, Şami, Küpeli, Şarabi: Güvercin türleri.

Posta: Genellikle ikili ya da üçlü uçurulan aynı türden güvercinler.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Arvanitis

29 Ağustos 2025

Çalışma Ortamında Yaşanan Tükenmişlik ..

Bireylerin zihinsel olarak aşırı yorgun olduğu durumlarda toplumsal planda yaşanan adaletsizlikler kişileri aşırı uçlara sürükleyebiliyor.26 Yaşındaki Ivy League mezunu Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ı öldürmek..

Devamı..

Sipariş Yazı

Mehveş Bingöllü

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024