Odanın içinde gezdirdiğim gözlerim, sağ çaprazdaki duvar saatine takılmıştı.
Boş bulunup söyleyiverdim.
“On dakikamız kalmış.”
Verdiği karşılık o güne kadar yaptıklarına çok yakışıyordu.
“Süreyi ben takip ediyorum Deniz Hanım. Siz kendinizi seansın akışına bırakın lütfen, olur mu?”
Dudağındaki eğri gülümsemeye sızan profesyonelliği, samimiyetsizlik katsayısını nasıl da arttırıyordu. Soru sormadığını biliyordum, bu yüzden ben de yanıtımı kendisine ‘omuzlarımı silkme’ yöntemiyle ilettim. Aynı pervasızlıkla devam etti.
“Deniz Hanım, tedaviye ve seanslara göstermiş olduğunuz disiplinin olumlu sonuçlarını alıyoruz. Siz farkında olmasanız da bu bir yıl içinde çok güzel yol katettiniz. Özellikle son seanslarda uyguladığımız Gestalt psikoloji kuramının Boş Sandalye tekniğiyle, geçmişte takılı kaldığınız sorunun üstesinden gelmek üzeresiniz.”
Cevap vermediğimi görünce üsteledi.
“Deniz Hanım? Beni dinliyor musunuz Deniz Hanım?”
Hayır, dinlemiyordum. En son ne zaman yıkandığımı hatırlamadığım dönemlerde, kafamın kaşıntısı dayanılmaz duruma gelirdi. Yine öyle rahatsız edici bir andı ve ben ellerimi kullanmadan bu kaşıntıyı yatıştırmak için, düşünce gücümle kafatasımı oynatmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyordum. Başımdaki mikropların valsi daha da hızlanarak, durdurulamaz bir hal almıştı. Psikiyatristimin sesini duymamama rağmen, yüzündeki endişe dolu ifadeyi görüp tedavimin seyrini değiştirmek üzere olduğumu fark ettim ve seansa geri döndüm.
“Tabii ki dinliyorum, hatta söylediğiniz teknik şu kitaplıktaki eserlerden hangisinde yazıyor acaba diye düşünüyordum. Sahi, bunların hepsini okudunuz mu?”
Konuya gereken önemi vermediğimi düşünen sevimsiz yüzü, birden ciddileşti.
“Evet, tüm kitapları okudum ve sizin gibi pek çok danışanımın güzel gelişmeler yaşamasında etkin bir şekilde bu teknikleri kullandım. Sizin potansiyelinize de güvenim tam Deniz Hanım. Tüm odağınızı terapiye yönlendirirseniz, birlikte çok daha iyi verim alıyor olacağız. Sizden ricam Boş Sandalye tekniğine evde devam etmeniz, böylelikle görüşmediğimiz süre içinde de tedavinizi sürdürmüş olacağız.”
Ev ödevim verildiği anda ‘Süre doldu!’ diye bağırmamak için kendimi zor tutmuştum. Kendisi de bal gibi dakikaları sayıyor ama bana ilgilenmiyormuş numarası yapıyordu kaltak, biliyordum. El sıkışıp, bir sonraki randevu için teyitleşerek vedalaştık. Kliniğin üstüme sis gibi inen duvarlarını bir hamlede terk etmiş, kendimi soğuk havanın kollarına bırakmıştım. Nereye gideceğimi bilmeden hızlı hızlı yürüyordum. Son zamanlarda sıklıkla yaptığım etkinliklerden biriydi bu. Bazen koşar adım bazense durmaktan hallice, sanki benden bağımsız dolaşırdı ayaklarım. Psikiyatristim, tüm yaptıklarımın benim için bu dönem ‘normal’ olduğunu söylüyordu. Bu kelime aslında içimi rahatlatmalıydı, demek ki anormalliğimin miadı vardı ancak bende herhangi bir his uyandırmıyordu. Uyanmayan hislerime okkalı bir küfür savurmak üzereyken, öfkelenmek için fazla yorgun olduğumu fark ederek adımlarımı daha da hızlandırdım. Amacım benden az ileride yürüyen sevgililerle, onların önündeki orta yaşlı adamı geçmekti. Kendilerinin bihaber olduğu bu salak yarışı kazanmak benim için elzem, fakat neden yaptığımı bilmediğim bir diğer etkinlikti.
Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet evime varmıştım. Elimi ilk atışımda asla bulamadığım anahtarlarım, belli ki bugün de benimle köşe kapmaca oynama niyetindeydi. Yan dairenin de duyabileceği bir ses tonuyla ‘Soktuğumun anahtarları, elime gelecek misiniz?’ dediğim anda, o korkak şıngırtı kendini açık etmişti. Demek bu dilden anlıyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, tuvaletteki bok kokusuyla mutfaktaki çöp kokusu sağlam bir reveransla beni içeri buyur etti. Umurumda değildi. Çantamı vestiyere astıktan sonra, üstümü filan değiştirmedim. Ne gerek vardı üst değiştirmeye, tuvalete gitmeye ya da yemek yemeye? Bunların hepsini kim uydurduysa iyi halt etmişti. Hiçbirini yapmayacaktım. Hatta psikiyatrist randevum olmasa dışarı bile çıkmazdım. Saatlerce aynı koltuğun köşesine tüner ve o lanet olası olayı yeniden, yeniden kafamda canlandırırdım. Hangi repliği söylediğimde onun suratında en iyi mat oluş ifadesini göreceğimi hayal ederek defalarca bu sahneyi baştan çekerdim. Üstelik kafamdaki yönetmen ‘Kestiiiik!’ de demezdi.
Şu kara sinekler gözüme konmadığı sürece bu koltukta vakit geçirmekle ilgili bir alıp veremediğim yoktu. Ta ki onlardan birisi beni en çok kaşındırma yarışını kazanana kadar. Böyle zamanlarda gözlerim, sineklere saldırmak için elime geçireceğim sert bir cisim arardı. Eğer saat başıysa guguklu saatten çıkan kuşun kafasını kopartarak sinekleri öldürmek isterdim. Yirmi birinci. yüzyılda benim evimde bu guguklu saatin ne işi olduğunu düşündüm bir an. Üç sene önce babaannemin vefatında, evini yağmalamıştık. Babam ve halama göre hatıra olsun diye bir kaç parça eşya almak adettendi ancak yengemin o yılanla yarışan gözleri tüm eşyaları paraya çevirerek, pahalıdan ucuza filtrelemiş ve sıralamadaki en yüksek bedelli on parçayı alarak, hatıra seçme yarışını son buldurmuştu. Benim payıma da bu saat düşmüştü. Kuşunun kafasını koparmak istediğim saat başları son bir yıl boyunca o kadar çok olmuştu ki, acaba ben hayvan düşmanı mıyım diye düşünmeye başladım. Hiç alakası yoktu. Öyle olsa peteğin dibine sinmiş oturan Tarçın’ı beslemezdim. Sahi, Tarçın’ı en son ne zaman beslemiştim? Bir şeyler yeseydi bana böyle baygın ve öfkeli gözlerle bakar mıydı? Hiç hatırlamıyordum. Sineklerin kafamda yarattığı hareyle birlikte mutfağa doğru yöneldim. Işığı yakar yakmaz ampulün çevresinde dönen kelebekleri fark ettim. Kenardaki ağzı hafif açık pirinç kavanozundan yükseliyorlardı. En son ne zaman pirinç kullanılmıştı bu evde, bilmiyordum. Mama paketini açarak kaba koyup, Tarçın’a seslendim. Hafif gönül koymuşluğu vardı ama yapacak bir şeyim yoktu. Kedi sahibine göre depresyona da obsesyona da girebilirdi. O da Tarçın’ın kaderiydi belki de.
Son bir yılımı çalan bu vaka yetmezmiş gibi, her ay neredeyse asgari ücret bayıldığım psikiyatristin ödeviyle uğraşacaktım şimdi de. Ödev yapmayı oldum olası ne severdim ya, bir bu eksikti! Şu Gestalt cart curt isimli kuramın “Boş sandalye tekniği”ni uygulayarak, bir yıl önce yaşadığım ve takılı kaldığım zamanı iyileştirip, bugünüme dönebilecektim. Malzemeler; iki adet boş sandalyeydi. Bir; beni bu depresyonun içine iten ‘o’ olacaktım, bir de ‘kendim’. Böylece hem onun bana bu şerefsizliği yapma duygusuyla empati kurabilecek hem de kendi söylemek isteyip içimde sakladıklarımı ona aktarma fırsatı bularak rahatlayabilecektim. Geçmiş zamana gidip, hayat kazağımdan kopan bu ilmeği düzelterek yaşantımı, kaçığı olmadan örmeye devam edecektim.
Tarçın ittire ittire oynadığı mamasına gömülmüşken, iki sandalyeyi karşı karşıya koyup ödevi denemek için ‘kendim’ olarak konuşmaya başladım. Sanki karşımda gerçekten ‘o’ oturuyormuş gibi kalbim daha hızlı çarpıyor, avuç içlerim terliyordu.
“Sana, bir çocuğun anne-babasına güvendiği kadar güvenmiştim.”
Kendinden emin bir sesle cevap verdi.
“Ben senin güvenini kıracak bir şey yapmadım.”
Yutkunmaya çalışırken gözlerimde biriken damlaları fark ettim.
“Sözlerini tutmadın. Hep yanımda olacağına, beni bırakmayacağına söz vermiştin.”
Samimiyetsiz bir sesi vardı.
“Hâlâ senin yanındayım, fiziken olmasam da seni bırakmadım ki ben.”
Nasıl bu kadar pişkin olup hâlâ aynı lafları utanmadan bana söyleyebildiğini aklım almıyordu. Sinirimi gizlemeden diğer sandalyeye geçerek, “Ben neden hissetmiyorum peki? Neden bu evde Tarçın, saatin kuşu, mutfaktan yükselen sinekler ve kelebeklerleyim ama seninle değilim, neden?” diye sordum.
Cevabına bir pervasızlık da eklenmişti bu kez.
“Çünkü biz kaderimize yenildik canım, ben bunu kabullendim. Sen de kabullenmelisin ve geleceğine odaklanmalısın.”
İyice çileden çıkmıştım artık, yüzümün alev alev yandığını hissediyordum.
“Kader? Neymiş ya kader? Senden benden güçlüyse biz niye yaşıyoruz, niye kararlar alıyoruz? Niye varız, niye insanız diye geçiniyoruz? Niye, Niye, Niyee?”
Tarçın’ın bağırarak kabını tekmelemesiyle kendime geldim ve sesimi fazla yükselttiğimi fark ederek durdum. Gösterdiğim öfkeye ve yükselen sesime kedim kadar ben de şaşırmıştım. Bir sandalyede sitemlerimi edip, diğer sandalyede onun yanıtlarıyla yüzleşince hıncımla da yüzleşmiş oldum. Yavaşça ayağa kalktım. Sandalyeleri olduğu gibi bıraktım. Banyoya, aynanın karşısına geçtim. Uykusuzluktan moraran göz altlarıma, bir şey yememekten çöken avurtlarıma dikkatlice baktım. Yavaş yavaş geberiyor muydum? Belki de yakında tam sıyıracaktım kafayı! Bokumu yiyin hepiniz! Zaman beni terk ettiği günde takılıp kalmıştı. Bu yüzden o kafasını çıkartıp guguklayan aptal kuştan nefret ediyordum. Vakit ilerlemiyordu ki, ben de ilerlemiyordum. Her şey o anda sabitlenmişti. Değişen tek şey, günden güne eriyor olmamdı. Fiziken ve ruhen çöküyordum. Bir yandan zamana yenilirken diğer yandan geçmiş zamanı yenemiyordum.
Elimi yüzümü yıkadıktan sonra tekrar evdeki favori koltuğuma yerleştim. Vakit çoktan gece yarısı olmuştu. Bense sandalyedeki onu, sandalyedeki beni, gittiği zamanki acımı, şu anki hesaplaşmamızı yeniden düşünüyordum. Belki de karşılaşmamız zamansızdı, hisleri yetersizdi ya da benimkilerin yanında onunkiler kuvvetsiz kalmıştı. Belki hiç istemeden gitmişti ya da gitmek zorundaydı. Belki de çok isteyerek gitmiş, hiç istemeden gelmişti. Bunları asla bilemeyecektim. Her ne olursa olsun o benden güçlüydü ve hayatına devam ediyordu. Zaman kendi nehrinde akıp giderken o da akışındaydı. Bense çok yorgundum. Dünden bugüne zayıflayan vücudumu bile yüzdüremeyecek kadar yorgun...
Gözlerimi açtığımda, saat sabahın sekiziydi. Tünediğim koltuğa sızmış ve boynumun ağrısıyla uyanmıştım. Doğrulup kafamı dairesel bir hareketle çevirerek kaslarımı esnettim. Boş sandalyeler hala birbirine bakıyordu. İçimdeki öfkeyse akşamdan kalma bir uyku modunda olmalıydı. Odanın aralık perdesinden sızan güneş, salonun içine narince süzülürken; sineklerimi, kelebeklerimi ve Tarçın’ı aydınlatıyordu. Bu görseli keyifli bularak, gülümsedim. Ayağa kalkıp perdeleri sonuna kadar açtım. Birden her yer ışıl ışıl oldu. Pencereleri de açarak içeri temiz hava girmesini sağladım. Mutfağa doğru yöneldim. Çöp kovasına yoğunlaşan sineklerim ve pirinç kavanozundan çıkan kelebeklerimle vedalaşma kararı aldım. Mutfağın camını da açtıktan sonra tüm çöpleri topladım. Kavanozun hafif aralık kapağını tamamen kaldırarak pirinçleri de poşete atacaktım ki, bir anda yükselen sayısız kelebek, mutfağımın içinde son hızla dönmeye başladı. Bu özgürlük dansını dakikalarca büyülenerek izledim. Ellerimi iki yana açarak, ben de onlarla birlikte bir sağa, bir sola vücudumu savurdum. Doğa bize sunduğunu, zamanla başka bir formda ve güzel kılmıştı. Göğsümün ortasında kıpırdamaya başlayan kendi kelebeklerimi düşledim. Odama dönüp, üstüme farklı bir şeyler geçirdikten sonra çöp poşetlerini atmak üzere sokağa çıktım. Eve doğru yürürken, aralık kapıdan Tarçın’ın bahçeye koştuğunu gördüm. Ses etmeyerek içeri girdim. Derin bir nefes aldım ve kendimi, evimdeki diğer canlılar gibi şimdiki zamanın özgür kollarına bırakmak üzereyken, asıl kucaklaşmam gereken kişi kendisini hatırlattı, gu-guk!


.jpg)



