Geçen gün ömürdendir, diye sayıklıyordu, onu denize nazır bir çay bahçesinde yalnız bıraktığımdan beri. Nice zaman bekledi orada. Öpüşürken koklamaya doyamadığım tarçın kızılı sakalı uzadı denize doğru, avuçladığım gür saçları da. Yüzünün kırışıklıklarına kum doldu. Bana uzatırken alev alev yanan elleri kavruldu. Ilık bakışlı kahverengi gözleri karardı ve içimde yeşeren bütün sevgiyi verdiğim kalbi kurudu.
Başucundaki ağaç da aynı şeyi yapıyor, dedim, onu görmeye geldiğimde, senin gibi kuma kök salıyor ama bak nasıl da ayakta, gölgesini seriyor ayakuçlarına senin. Oysa kaç kez yaprak döktü, kim bilir ne fırtınalardan geçti.
Deniz eski deniz değildi, bahçe eski bahçe. Anlatmaya koyuldum. Anlattıkça geçti yıllar. Sonra birden, sanki bir ses duydum: Neden gelmedin ziyaretime bunca zaman? Söylenecek bir şey kalmamıştı, belki eskiden de yoktu. Sessizlik büyüdü: aramızdaki mesafenin ebedi mührü. Kalkmadan önce toprağına su serptim ve taşına fısıldadım: Geçen gün öyküdendir.