Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Mart 2022

Öykü

Zor Bir Karar

Korkut Kabapalamut

Paylaş

5

2


İşyerinde sevilen biri değildi. Hiçbir zaman olmamış, olmaya da çalışmamıştı. Onun da mesai arkadaşlarından hazzettiği, bir tekine bile yakınlık hissettiği ya da güvendiği söylenemezdi. Kadın olsun, erkek olsun hepsi de uyanık, çıkarcı, sinsi, sıkıcı mı sıkıcı tiplerdi ona kalırsa. Birbirlerinden dikkate değer bir farkları yoktu özlerinde. Daima, gerçekte çalıştıklarından, ürettiklerinden fazlasını yapıyormuş gibi görünmeye büyük özen gösterir, birbirlerinin arkasından bol bol, yerli yersiz atıp tutar, bilhassa güç, yetenek gerektiren işler söz konusu olduğunda, bunları bin bir hile, yalan ve dalaverayla utanıp sıkılmadan birbirlerinin üzerine yıkmaya  gayret ederlerdi. Aldıkları maaşın hak ettiklerinin komik derecede altında olduğunu düşündüklerinden olsa gerek, olabildiğince az, verimsiz çalışmayı ama bunun tamamen aksi yönde bir izlenim yaratmayı ortak bir ilke, çiğnenemez bir gelenek haline getirmişler, bu alanda nicedir hep birlikte  hayranlık uyandıracak derecede uzmanlaşmışlardı.

İlker de onlardan pek farklı sayılmazdı. Üç aşağı beş yukarı aynı kafadaydı özellikle son yıllarda. İnsan en yakınındaki beş kişinin ortalamasıdır derler. İlker, belki de etrafındaki söz konusu yirmi kişinin ortalamasıydı. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse, son zamanlarda bu vasat ortalamanın da altına yuvarlanmaya başlamıştı baş döndürücü bir hızla. Çalışma, üretme, bir işe yarama şevki giderek, dramatik oranda azalıyordu. Motivasyonunu tümüyle yitirmişti. Sabahları kalkıp işe gitmek artık katlanılamaz nitelikte bir angarya haline gelmişti uzun zamandır. Sanki hep aynı sabahı yaşıyordu. Sanki hava, bulutlar, dışarıda esen rüzgârın hızı, o sabah işe giderken metroda birlikte yolculuk ettiği kimseler, hatta bu insanların vagondaki konumları ve duruşları bile aynıydı hep. Hayattan, varoluşundan, hobilerinden zerre kadar haz almaz, tam tersine bunları düşünmekten bile bunalır, karamsarlık duyar, yüzü asla gülmez, yumuşamaz olmuştu. Kullandığı depresyon ilaçları da artık işe yaramıyordu. Bir şeyler yapmasının, bu saçma gidişatı tersine çevirmesinin, kararlı bir tren gibi ileri doğru atılıp bir hamlede makas değiştirmesinin, onu içine alan kısır döngüyü bir biçimde bozmasının zamanı çoktan gelmişti. Bunun tümüyle farkındaydı ama sorun şu ki nasıl yapabileceğini bilmiyordu.

Evde de işler yolunda gitmiyordu fizikteki bileşik kaplar kuralınca. Sonuçta her şey birbirini tetikleyip etkiliyordu insan hayatında. Karısıyla diyaloğu ne zamandır zayıflamıştı. Sevişmelerin, öpüşlerin, birlikte yenen yemeklerin, kucak kucağa uzanıp film izlemelerin, dışarı çıkmaların eski tadı hiç yoktu. Her şey görev gereği, gönülsüzce, yasak savar gibi baştan savma,  içtenlikten uzak, mekanik tavırlarla icra ediliyordu. Bunun nedenleri üzerine konuşma ya da düşünme gereği de duymuyorlardı hiç. Başka türlüsü zaten mümkün olamazmış gibi gözüküyordu onlara, durumu olgunlukla kabullenmekten başka yapacak bir şey yoktu. Yakınmanın, sorunu beraber ciddiyetle ele alıp irdelemenin bir yararı olmazdı. Ortada heves, heyecan, yaşama sevinci gibi şeyler kalmayınca ne yapsanız boş, yararsız, havanda su dövmekten tamemen ayrımsızdı.

İlker uzun uzun, var gücüyle düşünmesine rağmen bu boğucu hayattan kurtulmanın, onu anlamlı, hiç olmazsa katlanılabilir hale getirmenin, yazgısını olumlu yönde biraz olsun kıpırdatabilmenin uygulanabilir bir yolunu bulamayınca, son çare biricik canına kıymaya karar verdi. Ne yaparsa yapsın, iyi niyetle yaşamaya devam etmenin bir yolunu yordamını keşfetmeye çabalarsa çabalasın, bunun dışında mantıklı bir çıkış yolu göremiyordu zira. Radikal sorunlar radikal çözümleri kaçınılmaz kılmaz mıydı zaten? İntihar mükemmel bir çözüm değildi kuşkusuz, hatta son derece iç karartıcı, ürkütücü, belki de korkakçaydı; utanç verici, kişiyi küçük düşürücüydü hatta. Ama bir alternatif yaratamadıktan sonra bu tür eleştirilerin, sorgulamaların, haklı bile bulunsalar ne anlamı ya da gereği vardı ki? Müşkülpesent davranmak gibi bir lüksü olmuyordu ne yazık ki insanın onun durumunda. Şimdiye dek dünyanın her köşesinde, tarihin her döneminde pek çok insan canına kıymıştı, kuşkusuz kıymayı da sürdürüyordu; en azından görünüşe bakılırsa hiçbiri de bu kararından pişmanlık duyup terk ettiği hayata apar topar geri dönmemişti. Her neredeyseler, orada olmaktan pek de şikâyetçi değil gibiydiler sanki.

Tek sorun bu dramatik kararı hangi yöntemle uygulayacağıydı. Buna karar verebilse, fazladan bir saniye beklemez, işi hemen o dakika, oracıkta bitiriverirdi muhakkak. Kaçınılmaz olanı ertelemenin ne anlamı vardı ki? Ama bir türlü karar veremiyordu işte. Bir ameliyat sırasında doktorunun söylediğine göre acı eşiği hayret verici derecede düşüktü. Canı tatlı, kıymetliydi. Ona kıyacaksa bile en acısız, en az korkutucu yöntemle gerçekleşmeliydi bu mutlaka. Pek çok seçenek vardı masada elbette ama ne kadar düşünse içine sinen, onu deliler gibi korkutmayan bir usul bulamıyordu. Hepsi de gerilim filmlerinden fırlamış gibi birbirinden ürkütücü, dehşetengiz eylemlerdi, keşke insan ölüm ânı olmadan doğrudan doğruya ölü statüsüne geçebilse, yaşam ve yokluk arasında kimsenin hakkında kesin bir şey söyleyemediği, doğru dürüst bir tahminde bile bulunamadığı bir geçiş seremonisi olmasaydı.  Belki de çoğu insan sırf bu kahrolası bilinmezlik yüzünden zorunlu olarak hayatını sürdüyor, hiçbir şey hissetmeyen bir ölü olmak yerine, gönülsüzce de olsa  acı ve sıkıntılar içinde yaşamayı mecburen yeğliyordu. Muhakkak böyledi bu İlker’e göre. Başka türlüsü düşünülemezdi bile. Öte yandan, insana ölüm ile yaşam dışında üçüncü bir seçenek sunulmaması ya da bırakılmaması da korkunç bir haksızlık, hatta acımasızlıktı. Bunun sorumlusu ister doğa isterse de Tanrı olsun. Hiç fark etmezdi.

Örneğin yüksek bir yerden kendini boşluğa bırakma düşüncesi soluğunu kesmeye yetiyordu. Muhtemelen bunu yaptığı an korku, heyecan ve yoğun bir pişmanlıktan dolayı kalbi anında durur, yere düşse düşse ölüsü düşerdi. Onun cesaretini fersah fersah aşan bir yöntemdi bu kuşkusuz. Uyku haplarından bol miktarda yutup yatağıma usulca uzanayım dese, birkaç yerde okuduklarına göre ölmeme, onun yerine belki de on yıllar sürecek bir komaya girme olasılığı vardı. Yabana atılamayacak derecede kuvvetli, yüksek bir olasılıktı üstelik. Korkunç bir kaderdi bu da kuşkusuz, hem kendisi hem de onunla ilgilenecek yakınları ya da görevliler yönünden. Komaya, bitkisel hayata giren ve çıkamayan insanlara hep acımış, onlarla gereksiz yere bolca empati kurmuştu. Komadan çıkmayı başaranlar bile ağır hasar almış vaziyette dönüyorlardı bilinçli yaşama. Konuşamıyor ve yürüyemiyorlardı genellikle. Başkalarına bağımlı olmaktan kurtulamıyorlardı yani ne kadar çabalasalar, fizik tedavi falan alsalar da. Bir tabancası olsa, onu şakağına sıkıca dayayıp  tetiğe basma cesaretini ve ferasetini sergileyebilir miydi peki? Yüzde 99 ihtimalle hayır. O kadar iradeli, kararlı biri değildi ki. Hiçbir zaman olmamıştı. Kurşun beyne saplandığında kim bilir nasıl da yoğun bir acı hissi tüm bedeni ve ruhu ânında ele geçiriyordu. Zaten tabancayı nereden bulacaktı? Hiç anlamazdı o kriminal işlerden. Uygulanamaz bir şeydi yani bu da tamamen. Kendini asma fikriyse, belki de içlerinde en ürkütücüsü, fizibilitesi en düşük olanıydı. Kement yapmayı bilmiyordu. İnternetten arayarak öğrense bile nereye, nasıl asacaktı ki kendini? Beceriksizin, sakarın biriydi. Öte yandan tamı tamına 110 kiloluk bir adamdı, kesin taşıyamazdı ip onu, o sandalyeyi tekmelediği an kopardı. (Tabii tekmelemeyi başarabilirse.) Bir ihtimal taşısa bile, sağdan soldan  duyduğuna göre asılarak ölenler çırpınma  anlarında altını pisliyor, hatta ne hikmetse donlarına boşalıyorlardı. Böyle iğrenç bir sonu ve manzarayı kendine yakıştıramazdı katiyen. Gözünün önüne getirmek bile yeterince mide bulandırıcıydı. Gözlerimi yumup hızla geçen bir trenin önüne atlayayım da şu lanet hayattan böylelikle kolayından kurtulayım dese, istasyondaki insanları, özellikle de orada bulunması muhtemel çocukları bu hareketiyle dehşete düşürmekten, onlarda belki de kalıcı birer travma yaratmaktan çekinirdi. Bunu yapmaya ne hakkı vardı? Biri, kendisinin gözü önünde böyle iğrenç  bir şey yapmaya kalkışsa, o kişiden  kesinlikle nefret ederdi. Bir yandan da ona acırdı tabii merhametli bir insan sıfatıyla ama davranışını son derece ahmakça, sorumsuzca bulur, asla onaylamazdı. İnsan ille de canına kıyacaksa, bunu bir gösteri haline getirmeden, evinde, kimseyi rahatsız edip şoka sokmadan da gerçekleştirebilmeli ya da o topa hiç girmemeli, aptal, saçma yaşamını sırtlamayı sürdürmeliydi çaresiz. Başka türlüsü yakışık almazdı, hatta düşünülemezdi bile.

Öyle olunca, ister istemez intihar kararından vazgeçti İlker. İşinden istifa etti, aynı gün artık eskisi gibi sevemediğinden emin olduğu karısına boşanma davası açmaya karar verdi ikinci kez düşünme gereği duymaksızın. Artık gün boyu rahat ve pis eşofmanlar içinde evinde oturup bilgisayarından  film izliyor, klasik müzik dinliyor, bolca kitap okuyordu. Üstelik hiçbirinden en ufak bir zevk almamasına, hafif bir avuntu bile duymamasına rağmen. Ama bunu fazla dert ettiği söylenemezdi. Her sabah erkenden, tatlı uykusunu alamadan kalkıp, iştahsızca, yarım yamalak ettiği kahvaltıların ardından o iğrenç kokulu trenlere hapsolmaktan, o iğrenç insanlarla aynı iş yerini paylaşmaktan iyiydi yine de böylesi. Nasıl geçineceğine gelince; memlekette aç mezarı yoktu ya. Onu da bankadaki parası bitince düşünürdü artık. İnsanın her istediği birden, aynı anda olmuyordu sonuçta bu hayatta. Asgari düzeyde de olsa bir belirsizlik ve risk herkes için, her an söz konusuydu dünya denen şu kahrolası, ne yapsak kaçamadığımız sıkıcı hapishanede.

YORUMLAR

Selma Kaya

Bundan sonra iki defa düşünürüm!...

5 Nisan 2022

Selma Kaya

Bundan sonra iki defa düşünürüm!...

5 Nisan 2022

Öne Çıkanlar

Okurların Sevdiği, Eleştirmenlerin Kıy..Scotty Hendricks
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Maria Popova

21 Mart 2026

Einstein’dan Özgür İrade ve Hayal Gücü..

“Sezgiye ve ilhama inanıyorum. Kimi zaman haklı olduğumu hissederim ama bunun doğru olup olmadığını bilmem mümkün değil." Bizler savaşlar çıkarıp şiirler yazan, bunları yaparken de kendi benliğimizin büyüleyici illüzyonuna kapılan biyokimyasal..

Devamı..

Jafar Panahi ve Görünmez Kaza

Nedim Dertli

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024