Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Temmuz 2020

Öykü

Zübeyir Meselesi

Muharrem Ender Öndeş

Paylaş

5

2


Nereden duydun sen Zübeyir meselesini? Onca yıl sonra… Yok, gizli bir şey olduğundan değil, merak ettim sadece. Neredeyse yirmi yıl geçti aradan, kimin aklına gelmiş, onu merak ettim.

Büyükbaban var ya, benim babam yani, Deli Muhittin... Gel otur, gel. Mermerin kenarına iliş şöyle, ölüler kimsenin kıçına parmak atmaz, korkma. Biraz oturalım, kalan fideleri dikeriz sonra. Büyükbaban diyordum değil mi? Eh, sordun madem, tam da arife gününde mezarının başındayız bak, zamanı gelmiş demek, anlatayım bari. Şu tümseğin altında yatan adam, Büyükbaban, ilginç bir adamdı. İlginç ve komik... Öldüğünde, kaç yaşındaydın sen? Şimdi on altı olduğuna göre, dokuz-on yaşında filandın herhalde o zamanlar. Yok yok, tam dokuz; doğum gününü kutlayamamıştık, şimdi hatırladım bak. Hastaneden haber gelince işler karışmıştı. Pastayı buzdolabında unutmuşuz, üç-beş gün kaldı öyle, cenaze filan derken, kimse elini sürmedi, attık.

Keşke biraz daha dayanabilseydi ve onunla daha çok zaman geçirebilseydin. İlginç adamdı. Güzel adamdı. Ama işte... Kötü filan değil, hem çok keyifli hem de çok gergin bir adamdı. İkisini bir arada yapabiliyor, uç uca ekleyebiliyordu. Özellikle sevmediği bir işe zorlanmışsa…  

O akşam da öyleydi. Anneni istemeye giderken yani. Tam babamın gerim gerim gerildiği durumlar… Müthişti! Tam formundaydı! Çoğunu tanıyamadın sen ama babamın tarafı tuhaftır biraz; espri anlayışları filan da gariptir. Öyle sıkıcı tören mören işlerinden hazzetmezler pek, mutlaka önce sorun çıkarır, sonra sulandırırlar her şeyi ve çoğu zaman da skandal yaratmayı severler. İbrahim amcamı mesela o gün bilerek almamıştık kadroya. İbrahim amcan, hani şu paraya kıyıp mezarına bir büyük rakı boşalttığımız adam, hatırlıyor musun? O işte. Şimdi hatırlamıyorum neydi ama bir yalan uydurup almamıştık onu; çünkü büyükbabanla ikisi, hele amcan sarhoşsa biraz, parça tesirli el bombasına dönüşebiliyorlardı!

Daha ilk dakikadan, direksiyona oturduğunda çamurluğa başlamıştı babam. “Hemşire sen bu işlerden anlarsın, şimdi kızı vermezse bunlar, çikolatayı geri alıyoruz, değil mi?” Hiç evlenmemiş olan halama bilerek soruyordu bu soruyu, sırf pislik olsun diye. Ortalık karışmasın diye annem atılıp cevap vermişti onun yerine: “Herhalde verecekler, adet öyledir Muhittin. Çiçek kalır, çikolata geri verilir.”

“Çiçek niye kalıyormuş lan!” diye tutturdu bu sefer. “İkisine de eşşek yüküyle para verdik anasını satayım! Dursun evde, yarın başkasını isteriz, lazım olur.” Her zamanki Deli Muhittin! Kız isteme filan da hikâye bu arada ha, boş iş! Annen o zamanlar yirmi beş yaşında koca kadın, ben de otuz beşimde filanım. Biz zaten annenle kaç yıldır aynı evde yaşıyoruz, yatıyoruz kalkıyoruz. İstemesi nikâhı filan formalite işte. Biraz durum rahatlasın, sağda solda dedikodu yapanların çenesi kapansın hesabı. Herkes de biliyor mevzuyu aslında ama halamı sinir etmek için domuzuna konuşuyor bizimki. Daha evden başladı arıza çıkarmaya, bir gün önceden takım elbisesini, kravatını özenle seçip çarşıda ütülettirdiği halde, tam çıkasıya yakın bir kot pantolon krizi icat etti mesela. “Bok yesinler! Allah’ın Konyalılarına ne takım giyecekmişim lan!” diye iç donuyla kıçını kaşıyarak mutfakta gezerken, ‘kız isteme’ işini acayip ciddiye alan ve hatta ‘yanlış bir intiba verirsek karşı tarafın cayabileceğine’ inanan halamın yüreğine inecekti az kaldı. Küçük odaya gidip, “Bu adam hiç akıllanmıyor, çocuğun saadetine mani olacak şimdi de,” diye ağlamaya filan başladı hatta. Gidip anlattık biraz neyse, sildik gözyaşını, ben gelmem diye tutturdu, vazgeçirdik, sonunda yola çıktık zor bela. Yolda da çenesi durmadı tabii babamın. Gerginlikten yapıyor biliyoruz biz, tanıyoruz adamı artık. Sevmez böyle işleri, lafa nereden girilecek nereden çıkılacak, karışık mevzular ona göre. Bu iş baba olmadan yapılacak gibi olsa çoktan bir bahane uydurup kaçardı zaten. Kaçamadı ya, derdi o adamın. Sıkıştı kaldı, sıkışınca da bize sarıyor yani.          

Neyse, vardık işte biz. Şu anneannenlerin Kavacık’taki eski evi, hatırlıyor musun? Sonradan kentsel bilmemne oldu, yıkıldı gitti orası. Vardık, kapıda gösterişli karşılamalar, resmi tokalaşmalar… Kaç yıldır tanıdığım, annenle birlikte gidip kaldığımız teyzenler filan, hepsine nasıl bir resmiyet gelmiş ama! Bir yandan da kendilerini tutamayıp muzip muzip gülümsüyorlar. Annenle yaşadığımız eve defalarca gelip gitmiş insanlar, öyle bir ulvi havaya girmek istiyorlar ama onu da tam beceremiyorlar. Bildiğin tiyatro!

Salon tıklım tıklım bu arada! Kimse şenliği kaçırmak istememiş anlaşılan. Ta Zonguldak’tan gelen uzak mı uzak akrabalar bile var. Uzun uzun süzülüyorum ben bu arada, inceleniyorum, röntgenim çekiliyor neredeyse. Büyükbaban desen gergin mi gergin. Parmağındaki nişan yüzüğünü çıkarıyor takıyor, çıkarıyor, gerilince hep öyle yapar ya da kaşlarıyla oynar. Sonra biraz açıldı neyse. O aralar seçimler mi vardı ne işte, o mevzular; bir taraftan ise nereden peydahlandıysa bir lise arkadaşlığı çıktı ortaya. Büyük dayınla aynı lisede okumuşlar galiba, öyle bir şeydi işte, kuyrukları birbirine değmiş,  kadar. Gevşedik biraz yani, çaylar gelip gidiyor, teyzenlerin o müthiş çörekleri, kekleri mideye indiriliyor. Muhabbet uzadıkça uzuyor bu arada, neredeyse yatıya kalacağız ama büyükbaban annemin bütün dürtmelerine rağmen bir türlü o klasik ‘kız isteme’ sözlerine başlayamıyor, böylece gerginliği de artıyor aslında.

İşte o zaman oldu ne olduysa. Sonunda babam, küçük öksürüklerle defalarca gırtlağını temizledikten o “Allah’ın emriyle…” diye başlayan malum cümlenin ilk hecelerini ağzının içinde gevelemeye başladığında... Önce, yarı ağlamaklı bir mızıltı duyuldu, sonra salonun kapısı açıldı ve aynı anda bütün yüzlerde belirgin bir hoşnutsuzluk belirdi. Büyük teyzenin, Zeliha’nın yani, omuzlarını kaldırarak kocasına, “Zapt edemedim Mustafa, ille de gelmek istiyor,” dediğini hatırlıyorum. İki eliyle bir tekerlekli sandalyenin arkalığını tutuyordu Zeliha. Sandalyede, yaşlı, çok yaşlı bir adam… Ama yaşlıdan öte, gözünün feri sönmüş derler ya, öyle işte, bitmiş yani. Çok çökmüş, iyi bakıldığı belli oluyor ama yine de üstü başı tutamadığı salyalarından olsa gerek lekeli. Zeliha elinde peçeteyle ağzından akan suları sürekli silse de, hemen sonra yine çenesinden sümüksü bir sıvı süzülmeye başlıyor. Zayıf, çok zayıf… Neredeyse bir avuç... Üstünde yakasız bir tişört, eşofman-pijama karışımı bir alt giysinin altından kuru dallar gibi çıkan ayakları görünüyor. Kalabalığı görünce elini kolunu sallayarak sevinçle heyecan arasında tuhaf sesler çıkardı birden, çocuk sesine benzer tiz bir sesle çığlıklar atarak anlaşılmaz heceler sıraladı ardı ardına. Ortalık karıştı yani senin anlayacağın. Ev sahipleri, en çok da annenin babası, bir yandan bu münasebetsiz durumu engelleyemeyen Zeliha’ya sitemkâr bakışlar fırlatırken, bir yandan da eziklikle bize durumu izah etmeye çalışıyor. “Efendim, babam benim. Ailemizin Zübeyir dedesi... Biraz şey oldu son zamanlarda. Demans diyorlar doktorlar işte, kendi bakımını da yapamıyor malum. Çocuk gibi artık. Kusura bakmayın lütfen.” Dünürlerin yanında babasını tümden harcamak istemiyor ama ortamın bozulmasından da hoşnut değil, kıvranıp duruyor sıkıntıyla adam. Zeliha Teyzen sandalyeyi sürüp getirdi sonra, koltukların arasında, babamınkine yakın bir yerde sabitleyip arkasına geçti, elinde peçetelerle. Halam coşmuş durumda tabii, “Yok efendim, insanlık hali, yaşlılık hepimizin başında,” gibi cümleleri ardı ardına ip gibi diziyor, aklınca sıkıntılı havayı dağıtmaya çalışıyor, annem de benzer laflarla ortamı rahatlatmanın derdinde. Yine de salona yayılmış ‘bu da nereden çıktı şimdi’ havası çok hafiflemiyor ama.

O anda fark ettim işte. Herkes gibi ben de salonun yeni misafirine odaklandığımdan, arada unutup gitmişim demek onu. Babam… Cümlesi yarım kalmış, ağzı kocaman açılmış, gözleri adeta pörtlemiş halde, öylece… Soluk alıp vermekten vazgeçmiş, katılıp kalmış gibi… Daha önce birkaç kez tanık olmuştum, çok acı çektiğinde ya da büyük bir şaşkınlık yaşadığında olurdu bu. Annem de fark etti sonra durumu, sıkıntıyla kımıldandı yerinde, bana baktı bir. Sonra elini babamın elinin üstüne koyup tırnağını hafifçe geçirdi işaret parmağına. “Muhittin,” diye seslendi usulca; bir kez daha sıktı elini, tırnağını daha sertçe bastırdı. Bir şey değişmedi ama. Sabitlenmiş, öyle kalmış adam. Bir kez daha denedi annem sonra; bu kez sertçe sarstı babamın omzunu: “Muhittin!”

O anda, içinde tuttuğu soluğunu birden salıverdi babam, nasıl tutmuşsa artık o kadar, bana kadar ulaştı nefesi yani, düşün. Başını önüne eğdi bu defa iyice. Yüzünü tamamen gizleyecek kadar eğdi başını. Birkaç kez daha derin soluklar alıp verdi, gözlüğünü düzeltti, parmağındaki yüzüğü çıkarıp taktı yeniden, daha doğrusu takmaya çalıştı, çünkü titriyordu parmakları, titremeyi durdurmak için ellerini kavuşturmaya çalışsa da bir türlü beceremiyordu.

Sonra birden durdu titremesi. Derin bir soluk daha saldı ve yavaşça başını kaldırdı. Uff, nasıl anlatayım sana şimdi oğlum? Yüzünde tuhaf, o ana kadar hiç görmediğim bir ifade vardı, anlıyor musun? Dudağının kenarında derin bir kıvrım… Onu da hiç görmemiştim bak. Gülümsemek ya da sırıtmak gibi değil, daha garip, hani böyle haince derler ya öyle bir kıvrım. Anlatamam yani, anlatılması zor bir şey…

“Eldiven kullanmak iyi oluyor, değil mi Zübeyir Efendi,” diye seslendi birden. Öyle pat diye! Hafifçe yan dönerek, yaşlı adama doğru söyledi bunu. “Mavi ameliyat eldivenleri… En iyisi onlar…”

Hazırlıksız yakalanmıştık! Çözemediğimiz bir şey olarak aniden başımıza gelmişti bu. Kalakaldık öyle biz. Diğerleri zaten, “Bak dede torununu almaya geldiler,” gibi zevzekliklerle ortamı yumuşatmaya çalıştıkları için ilk anda fark edemediler olup biteni ama onlar da durup kaldılar sonra. Dudağının kenarında yine aynı kıvrım, yutkunduktan sonra, bir kez daha, tane tane, adeta sözcükleri heceleyerek konuştu babam: “Ama insanın her istediği de olmuyor işte…” Doğrudan yüzüne bakarak tekrarladı sonra: “Olmuyor, değil mi Zübeyir efendi?”

Bir an bütün sesler adeta bıçakla kesildi. Zaman durdu sanki. Kocaman bir soru işareti salonun orta yerinde dolanırken, babam önüne döndü yeniden. Başını eğdi hafifçe, hareketsiz... O anda işte, birden çığlıklar, anlaşılmaz sesler kapladı ortalığı. Salyalarını saçarak bir yandan eliyle kapıyı gösteren, bir yandan çırpınarak ayağa kalkmaya çabalayan yaşlı adama Zeliha teyzenin de gücü yetmeyince birkaç kişi yardıma koştu. Korkuyla dolu gözlerini babamın üzerinden hiç ayırmadan çırpınıp haykıran, durmadan kapıyı işaret eden adamı zor bela zapt eden küçük dayın ve başkaları sonunda tekerlekli sandalyeyi salonun kapısına kadar sürükleyebildiler birlikte. Kapıdan çıktığında, hatta ta arka odalara ulaştığında bile çocuk sesiyle attığı çığlıklar ve ağlamaklı yarım yamalak sözcükler duyuluyordu. Bu arada annenin babası ve dayıların, “Kusura bakmayın lütfen, zaman zaman oluyor böyle şeyler, tam da size denk geldi,” diyerek durumu izah etmeye çalışıyor, özür üzerine özür diliyorlardı. “Birini birine benzetiyor bazen, onu düşman belliyor… Muhittin Bey de latife edince…”

(…)

Tam şeyde durdurdu arabayı babam, Maltepe sahil yolunda, Beşçeşmeler’e yakın bir yerlerde, bilirsin oraları. Kenara çekti, durdurdu arabayı. Bu arada yaşananlardan sonra muhabbet biraz daha sürmüş, sonuçta söz yüzükleri filan takılmış, eve geliyoruz biz artık.

Durdurdu arabayı orada işte. Motoru da kapattı. Susuyoruz hepimiz. Anlayamadığımız bir şey var ortada ve kimse sessizliği bozmaya cesaret edemiyor, soru sormayı aklından bile geçiremiyor. Arabanın içinde oturuyoruz öylece.

Sonra… Ne kadar bilmiyorum, epey bir sonra ama… Alnını direksiyona dayadı. “Eldiven kullanırdı,” diye başladı söze. “Mavi ameliyat eldivenleri… ‘Sizde her türlü mikrop vardır’ derdi… ‘Temizlik imandandır’ derdi…  Eldivenlerini takar, öyle başlardı işe…”

Duyulur duyulmaz bir fısıltıyla, kesik kesik konuşuyordu…“Taşakçı Zübeyir’di adı... Adı öyleydi işte, herkes bilirdi… Öyle çağırırlardı çünkü. ‘Gel abi, iş senin artık’ diye seslenirlerdi ona…  Gelirdi… Askıdayken biz, elektrik verilip ıslatıldıktan sonra… Eldivenlerini takıp hayalarımızı avuçlardı… Sıkardı… Sıkar bırakır sıkar bırakır sıkar bırakırdı… Korkunçtu… Acısı katlanılmaz bir şeydi…”

Derin bir soluk alarak devam etti. “Arada, durur, ‘duble yapayım mı’ diye sorardı diğerlerine… ‘Eveeet’ derdi onlar. ‘Ustanın işine karışılmaz abi’ derlerdi… Sonra… İki yumurtayı tek eliyle kavrayıp… Birbirlerine doğru bastırarak… Sıkıştırarak… Beynimiz patlayacak, patlayıp kulaklarımızdan, gözlerimizden, burun deliklerimizden fışkıracak sanırdık… Acı her yanımızdan taşar, gövdemiz ikiye ayrılır, parmak uçlarımızda kıvılcımlar patlardı sanki… Yüzümüze bakardı bu arada. Gözlerimiz bağlı olsa da bilirdik bunu, hissederdik. Yüzümüze bakardı ve acının belli bir dozuna alıştığımızı fark ederse, biraz daha sıkardı… Sonra yeniden, sonra yeniden, sonra yeniden… Patlatıncaya kadar sıkar, sıkar, sıkar, sıkardı…”

“Bittiniz derdi bize. ‘Bittiniz… Çoluk çocuk işlerini unutun artık... Zürriyetinizi kurutacağız sizin’ derdi.”

“Öyle derdi işte… Çoluk çocuk… Zürriyetinizi…”

Alnı direksiyona dayalı… Bir süre kaldı öyle… Zaman durmuş gibiydi. Çıt çıkmıyordu arabada.

Sonra, kaldırdı kafasını yavaş yavaş. Doğruldu iyice. Arabayı çalıştırdı. Vitesi takarken, aklına bir şey gelmiş gibi durdu yeniden. Geriye doğru, bana seslendi: “Uzat bakayım lan kafanı şöyle!” Şaşırdım. Öne doğru geldim biraz, iki koltuğun arasına doğru uzandım. Tuttu ensemden şöyle hafifçe, yanağımdan öptü. Öyle böyle değil ama. Nasıl bir öpmektir o şimdi anlatamam, beş sokak öteden duyulmuştur şapırtısı, o kadar yani. Bir daha öptü sonra, bir daha, bir daha, bir daha... Gözündeki bir damla yaşı sildi eliyle. Önüne döndü.  Gaz pedalına asıldı…

YORUMLAR

Mine Haykır

O kadar gerçek bir öykü olmuş ki... Tebrikler.

25 Temmuz 2020

Merih Nesrin Yalçın

Çok güzel bir öykü, yüreğinize sağlık...

27 Temmuz 2020

Öne Çıkanlar

Kürk Mantolu Madonna'yı Fatih Akın Çek..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

20 Mart 2026

İnsan Hikâyesini Neden Yeniden Yazar?

“Bir şeyi yalanlayan mekanizmanın aynı zamanda ispatın ta kendisi olduğunu; inanmadıklarımızın bize neye inandığımızı öğrettiğini. İnanç da tıpkı sevgi gibi bir mekanizmadır; kendini bir kalemde, ama her seferinde yeniden, yok oluşuyla ispatlayan.”(s. 145–146)İns..

Devamı..

Şiir ile kendini keşfetmek mümkün

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024