Toprağa düşenlerin anısına…*
Bu yılın olmamışlığıyla kaldım
Sen öyle kaldın
Hayallerimde, sizler hepiniz vardınız.
Düşlerim düşlerimde eriyordu.
Ama hırpalanmış delik deşik nalları olan yorgun atlardı onlar sanki
Arzular peşinde koşanların başına gelen lanetlenmeleri almışlardı yanlarına
Sanki öyle geliyordu bana
Güvensizlikler ve korkular sana aitti
Bense hesapsız, tutkularının peşinden koşan bir hayalperesttim
Cesareti senden öğrenecek değildim
Ya da o hal’in müptelasıydım
Yollarda konuşmalarım bunlardı kendimle
“Senden bir şey öğrenecek değildim!”
Oysa ki karanlıkların bana cesaretin ta kendisi geliyordu,
Hayrandım gerilerimde o cesaretlerine…
İnsandık olabildiğine, her şeyiyle
Çiğ süt emmişliğiyle oradaydı tüm hikâyeler.
Duruyorlardı, belliydiler, görünürdüler.
Kim bilir belki de farklı an’larını oluşturuyordum hayatımın.
Varoluşun bir kadındaki izlerini belki, bilemezdim.
Saklanmadığımın cesaretini gösteriyordum
Peşi sıra beni bırakmayan gururum
Yiyordu beni iştahla
Dönemin veba’sına uygundu her şey.
İçeriden dışardan kemiriyorlardı beni.
Ne zaman kollarımı açıp sığırcıkların gökyüzündeki danslarına havalansam
Yerde, yoksul ve karanlık bir gökyüzünün altında
Yağmuru yeni kurumuş topraklara düşmüş buluyordum kendimi.
Biliyordum ki
Ne zaman karşılaşsa uçmalarım ve korkusuzluğum
Senin korku ve güvensizliklerinle
Sığırcık sürüleri düşecek gökyüzünden,
O yükseklerde kanatlarımın çırpınışlarında ben
Sevgisiz ve cesaretsiz birisini gördüğümde karşımda
Kanatları aniden kopan
Sonlarını bilen kuşlar gibi yerlere
Tutarsız kollarına yığılacağım yine
Rüyalarım daha bitmeden bu tutkuların esaretinde
Sorgular buluyorum kendimi
Belki büyümekle muvazi bu duygular,
Çelik bir mezar gibi ağırlar
Nefessiz kalıp ölmelerle dolu ölümsüzlükleri bunlar hal’lerimin
Bilinmezliğini yaşıyorum belki de Paris’in
Afrodit’in söylediklerini baştan can kulağıyla dinleyen o Paris!
Kaderiyle bile bile girdiği inatlaşmasının sonucunu
Kardeşi başta, herkesi düşürerek ödedi göklerden
Aradığı geleceğinin anahtarıydı,
Dağına gelen ziyaretçi Afrodit’ten aldığı vaatlerle
Aralanan ve yoklanan insanlıktı yine
O vaatler, Paris’in unutulmuş arzularını
Güzeller güzeli Helen’in mavi göklerine fırlattı.
Bu hikâyenin bedeli de
Kendi hikâyemin yılmaz savaşçısı olmaktı belki
Bir başına düşen kanlar içinde kalan o büyük savaşçı
Yunan topraklarında yalnız başına kanlar içinde kalan
Babasının aradığı o koca Hektor’dum sanki
Cesur, çıplak, ama kendinin değil de başkalarının arzularına kurban gitmiş gibi,
Uzak…
Kendim yokmuş gibi her şeyden, her şeyimden uzaktım
Perdeli çadırlar altında konuşulan o söylentilerin laneti miydim
Koca şehri başlarına yıkacağı söylenen fısıltılardaki Paris’i
Nüfusun yok oluşuna sevinen Zeus’un çığırtkanlığını unutmadı o masumlar
Şimdi de insanoğlunu kıran bu savaşın içindeyken
Unutulmayan intikamların ahını yaşıyorduk belki
İnsanoğlunun peşini bırakmıyordu arzuları ve hırsları
Denemeye korkmadığı ama hep bilinen durumların içine girmekten hiç korkmadığı tekrarların birleşimleriydik
Biz neden olmayalım dediğimde
Dünyamızın ne eksiği ne de fazlası vardı Truva’dan
Bir salgının ortasında Aşk’a karşı olanlarla çevrili bir dünyanın içerisinde
Helen ve Paris’i arıyorduk belki içimizde
Belki insanoğlunun örttüğümüz karanlıklarını
Üzerindekilerini çıkarıyorduk zevkle
Saklandıkları koyları ele geçirme hevesimiz vardı, karşılıklı.
Ne olacaksa olsun dediğimiz anlardı
Yüksünen ölümlülerdik ama ortaklığımız vardı
Sırlarımız yoktu, gizemlilerden değildik
Yalanların, habisliklerin içinden gelmiyorduk
Onları üzerimize örtenlerden kaçıyorduk
Mağaralarımıza geri döndüren o hallerin sancıları olmuştuk her birimiz
Belki Aşk’tan ziyade bizi harekete geçiren bir itkiydi aradığımız
Böyle yok olmaya
Öyle oluşunuza bir pervasızlıktı yaptığımız
Varoluşun bir isyanında buluşmuştuk
Kendi meydanlarımızı doldurduğumuz, eylemlerimizin soğutucuları olmuştuk
Birbirimizin çelişkileri, iyileştiricileriydik
Dışardaydık, savunmasızdık ama ölümsüzlüğü yaşadığımız anlardı
Şimdilerde yanan şehirlerin meydanlarıydık o Paris’lerin
İçimizdeki o alev o ruhsuzlara göstermek istediğimiz kırmızı kartlarımızdı, kibirlerimizdi
Tahmin edildiği gibi baskılandık ve ateşe verildik
Tabii ki sarıp sarmaşılan her şeyin sonunda olduğu gibi savaşı biz kaybettik
Uzun ve meşakkatli savaşları yoktu bu yüzyılın
Ama olsun denemeye değerdi
Tanımadığımız bir Hektor’u öldürdük biz içimizde
Belki var olmak için.
Derinlerimizde hep sakladığımız sulanmayı bekleyen Sevgi’yi
Acımasızca yok sayarcasına öldürdük
Ama biz hep öldürürüz zaten
Değişmedi hikayesi buranın da
Yalnızca yere bir sığırcık yuvarlandı gökyüzünden
Üzerine siyah yağmurların yağdığı bir toprakta yer bakır gök demir kesilen.
Kendi şehrimizi yakarlarken
Uzaktan bizi ne zaman yakacaklarını bekledik
Beklemelerine gerek kalmadan…
*Purcell, Dido and Aeneas, Act 3: When I am Laid in Earth şarkısına göndermedir.






