Hülya Koçak’ın son kitabı Öz Babalar ve Üvey Tanrıçalar, zor bir işe girişerek klişe yüzleşme hikâyelerini bir kenara itiyor ve bir ‘kadın’ olarak geçmişle yüzleşmenin zorluklarını gayet sade bir dille ve düşmeyen temposuyla okurun zihnine sokmayı başarıyor.
Hülya Koçak, ilk, orta, lise eğitimini İstanbul’da tamamlamış. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Coğrafya bölümünden mezun olmuş. Yine aynı üniversitede Eğitim Bilimleri dalında yüksek lisans yapmış. 2003 yılında özel okullarda coğrafya öğretmeni olarak göreve başlamış ve bu görevini hala sürdürüyor. 2021 yılında yayınladığı ilk kitabı Denize Düşen Ateşböcekleri’nde, geçmişin peşine düşen Eda’nın hikâyesini okurla buluşturan Hülya Koçak, yeni romanı Öz Babalar Üvey Tanrıçalar’da da yine geçmişle bağlantılı bir hikâye ele alıyor.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım: Çok fazla karakteri içinde barındıran romanlarda o karakterlerin her birine oynadığı role göre ‘doz’ verip kurgunun içinde canlı tutmak zordur. Elbette bir ‘başrol’ ve düğümü çözecek birileri vardır ancak yazarın onlara biçtiği rolü ‘tadında bırakıp’ diğerleriyle aralarında dengeyi sağlayarak olay örgüsünde nefes aldırmaya metnin sonuna devam ettirmek ip üstünde yürümeye benzer. Bazen biri çok ön planda kalır, bazen birini tamamen unutup gideriz ve karşımıza tekrar çıktığında ufak çaplı bir sarsıntı yaşarız. Hülya Koçak’ın Kitapol etiketiyle yayınlanan ikinci romanı Öz Babalar Üvey Tanrıçalar bahsettiğim bu dengeyi çok iyi kurmuş, tüm karakterleri yerli yerine oturtarak kitap içinde ‘karmaşa’ çıkmamadan okuru son sayfasına kadar peşinden sürükleyen bir kitap. Konuya çok fazla girip kitabı deşelemeyeceğim zira ince ince dokunarak büyüyüp birbirine bağlayan bir hikâye var önümüzde ve mevzuyu baştan aşağı anlatmak okurun merakını kursağından geri alabilir.
Aslı, Petek ve Mercan çocukluktan beri arkadaşlar. Aynı mahallede büyümüşler. Ancak Mercan’ın yaşadığı acı bir olay üçünün de zihinlerine, kalplerine, dudaklarına mühür vurmuş. Haliyle ailelerinin de. Defter kapanmış. Ta ki Mercan uzun süredir yaşadığı İngiltere’de ülkesine dönüp eski mahallesindeki evine yerleşinceye kadar… Mercan’ın tesadüf eseri Petek’in oğluyla karşılaşıp Petek’in durumdan haberdar olması ve bunu Aslı’ya anlatmasıyla o defteri tıkıldığı izbeden çıkarıyor ve olaylar zinciri de böylece başlamış oluyor. Her şeyi geride bıraktıklarını düşünen Aslı ve Petek’in yollarının, Mercan’ın imkansız gibi görünen tesadüflerle kesişmesi tüm hayatlarını alt üst ediyor. Zira Mercan’ın boşanma eşiğine geldiği Ahmet’le de Petek’in çocukluğunda yine Mercan’ın sebep olduğu bir olay neticesinde kısa kalıp şu ana kadarki ömrünü ona zindan eden bacağıyla da yakından ilgisi var. Ancak hala hiç kimse o zaman, o mahallede, Mercan’ın ne yaşadığına dair hiçbir şey bilmiyor. Sayfalar ilerledikçe her karakterin Mercan aracılığıyla habersiz bir şekilde birbirilerine yaklaşmaları ve nihayetinde Mercan’ın kutusunun açılmasıyla birlikte gerçekler ortaya çıkıyor. Şimdi yüzleşme zamanı. Hem de herkes için.
Hülya Koçak, Öz Babalar Üvey Tanrıçalar’da kurduğu ilişkiler sarmalını birbirine çok net düğümlerle bağlıyor. Sekans gibi ilerleyen bazı bölümleri her karakterin ağzından ayrı ayrı anlatması da biçimsel olarak kitabı başka bir yöne taşıyor. Son dakikaya kadar ipuçlarını kendine saklayan Koçak, Pandora’nın Kutusu’nu da bir seferde açıp büyüyü aniden bozmadan, adım adım ilerleyerek gizem duygusunu en yüksek seviyede tutmayı başarıyor. Tüm bunların yanında metnin içinde aralara serpiştirdiği erkek tahakkümü de kitabın mezesi olarak okunabilir. Öz Babalar ve Üvey Tanrıçalar, zor bir işe girişerek klişe yüzleşme hikâyelerini bir kenara itiyor ve esasen ‘kadın’ olarak geçmişle yüzleşmenin zorluklarını gayet doğal bir dille ve düşmeyen temposuyla okurun zihnine sokmayı başarıyor.






