Bir önceki yazımın başlığı “Bir Ölüm ve Bir Sergi”ydi. İstanbul’dayken yazıp göndermiştim, yazı teknik bazı sorunlar yüzünden geç yayınlandı, o nedenle aynı İstanbul gelişim sırasında olan iki ölümü yazmadım, bekledim.
Ardından, Paris’e döndüğümde iki sergi davetiyesi alınca onları da bekleyeyim dedim. Sergiler aynı gün açılıyordu, gittim.
Aynı gün İsrail ile Hamas birbirine girdi.
Tam ki adaaam sen de deyiverecektim, çocukların ve kadınların öldürüldüğü haberleri gelmeye başladı ve bana İstanbul’dayken çok acı veren iki ölüm neredeyse değerini kaybedecekti.
Hiçbir suçunuz yokken, hatta kavganın nedeninden habersizken ve mahallenizde arkadaşlarınızla top oynarken ya da evde evcilik oynayıp taş bebekleri uyutmaya çalışırken, birden bire başınızdan aşağıya bombalar iniyor ya da sizi hedef almış tüfeklerden mermiler fışkırıyor.
Yenisi ve acemisi olduğunuz bu dünyadan erken erken ve nedense çok acı çekerek gidiyorsunuz. Akla mantığa sığmayan bu ölümleri duyunca, başka ölümler ölüm değilmiş gibi geliyor insana.
Dünyanın birkaç köşesinde insanlar hiç ummadıkları gibi öldürülüyorlar.
Bir başka köşede açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan var.
Paris’te ise bir yandan askerler şehre indi, bir yandan 2024 olimpiyadını bahane eden valilik, güvenlik gerekçesiyle Seine Nehri kıyılarındaki eski kitap-dergi satanları yerinden etmek istiyor, yani şehrin tarihi hafızsından bazı şeyleri silmek istiyorlar.
Prag’dakilerin, Milano’dakilerin ve Barselona’dakilerin sıkıntılarını bilmiyorum. Bildiğim şey, bunca karmakarışıklık arasında güzel resimlerden, üzüldüğüm ölümlerden bahsetmenin çok zor olduğu.
Ne var ki hayat devam ediyor…
Tam “Ne var ki hayat devam ediyor…” diye yazdım ve asıl konuya geçecektim, bu sefer İsrail’in savaş suçuyla burun buruna geldim.
İsrail savaş uçakları Gazze’de bir hastaneyi bombaladılar ve 500 ün üzerinde kadın, çocuk ve hasta insan öldürüldü.
Kalakaldım.

Cumhuriyetimizin 100. Yılı nedeniyle TRT’nin hazırlamış olduğu programlar İsrail-Hamas savaşındaki ölümler bahane edilerek ötelenmiş. Şaşırdım mı? Hayır!
Bunca zorlukla elde edilmiş olan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Yıl kutlamalarının bir yıl öncesinden hazırlanmış ve duyurulmuş olması gerekirken gayet sönük kutlamalara hazırlanıyoruz. Şaşırıyor muyuz? Hayır!
Üzüldüğüm ölümlerden birisi cumhuriyet ile yaşıt olan Hıfzı Topuz’un kaybı oldu. Bir süredir sık sık geldiğim İstanbul’a her gelişimde ziyaretine gitmek istediysem de eşi Ayşe Topuz’un geçirdiği kazadan ötürü gidemedim, oysa en azından bir yıl daha bekleseydi de 29 Ekim günü o anlatsaydı…
2004 yılından bu yana İstanbul ve Paris’te süren dostluğumuz sırasında pek çok şey öğrendim Hıfzı beyden. Her buluşmamız sırasında ya birileriyle tanıştırıyor ya da öğretiyor, anlatıyordu.
İstanbul’daki evinin çalışma odasında bana konularına ayrılmış dosyalarını göstermişti, her bir dosyanın kitap olabilecek bilgilerle dolu olduğunu söylemiş ve bazılarını kitaplaştırmıştı. Şimdi bu dosyalar, o dev kitaplık ne olacak? Kim, nasıl değerlendirecek? Hıfzı Topuz ardında bir tarihi belgeler deryasını bırakıp gidenlerden.

Bir başka dev arşivi ardında bırakıp giden ise fotograf sanatçısı Ersin Alok oldu.
Bana fotografı ve karanlık odayı öğreten ustam Ersin Alok, İshak Paşa Camisi’nin ilk fotografını çeken olmanın yanı sıra Türkiye’nin dağlarını da belgeleyendir.
Benim AFSAD Ankara Fotograf Sanatçıları Derneği’nin kurucuları arasında yer almamın nedenlerinden birisi olan ustamın arşivinin doğru ellerde değerlendirilmesini diliyorum.

Bütün bu patırtı gürültü arasında Paris’te iki sergi izledim.
Erbk Galerisindeki street art sanatçılarının renklerle oynadıkları sergileri pek çok ilginç mesajla doluydu.
Çağdaş Fransız ressamları arasında önemli yer tutan Claude Lazar’ın yeni kitabının tanıtımını yaptığı sergideyse sanatçının yapayalnızlığı simgeleştirdiği eserlerine hayran kalmamak mümkün değildi.

Lazar otobiyografik kitabında kendisinden çok yaşadığı dönemlerin siyasal eylemlerini anlatarak sanatçının gözünden Fransa’nın tarihine bir bakış ekliyor.
Yaşamının büyük bölümünü New York’ta geçiren Lazar çiftini yeniden Paris’te görmek iyi geldi, çünkü Claude Lazar’ın resimleri size yaşamakta olduğunuz alanları tüm çıplaklığı ile tanıtan ve yeniden değerlendirmenizi isteyen eserlerdir.
Bunca ölümün ve savaşın arasında sokak sanatçılarının renklerin arasına sakladıkları eleştirileri ve güzellikleri izlemek, Lazar’ın resimlerine bir kere daha hayran kalmak iyi geldi.









