Milliyetçilik asla insanlığın çıkarına hizmet etmez. Bunun en belirgin kanıtı da gözlerimizin önünde yanan ve küçülen gezegenimiz.
Yaklaşık otuz yıldır avukatlık mesleğini icra ediyorum. Geçmişte nihai bir hedef, hak ihlallerine karşı insan onurunu teminat alan bir araç olarak gördüğümüz insan hakları, o zamandan bu yana her geçen gün daha fazla suiistimale maruz kalıyor. İnsan hakları hiç olmadığı kadar fazla gündemde ama son derece şüpheci bir şekilde. Liz Truss, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden ayrılmalı, İnsan Hakları Yasası ile birlikte yüksek yargıyı da ilga etmeliyiz,” dediğinde bu sözler, doksanlı yıllarda olduğu gibi radikal bir söylem olarak kabul edilmiyor. Truss, popülist sağda olduğu kadar radikal solda da giderek daha fazla taraftar bulan tehlikeli bir fikir akımının temsilcisi. Ve görünen o ki, bu akım son günlerde ivmesini artırmış durumda.
İdealist bir genç olduğum dönemlerde biri bana 2024 yılında hâlâ temel hak ve özgürlüklere niçin ihtiyacımız olduğunu izah etmek zorunda kalacağımızı söylese şok olurdum. Ama ne yazık ki, gerçeklerin akışkan hale geldiği bir devirde yaşıyoruz. Bir zamanlar her şeyin temeli olan kimi düşünceleri onca söz kalabalığından damıtmak ve savunmak artık daha zor. Kutuplaşmanın aşırı yoğun olduğu bir atmosferde insan hakları, politik spektrum tarafından ya piyasaları koruyan bir çatı ya da örtülü bir sosyalizm biçimi olduğu gerekçesiyle ayaklar altına alınıyor. Benim nazarımda asıl önemli olansa insan haklarını olabilecek en sert biçimde eleştiren isimlerin milliyetçilik gibi bir paydada buluşuyor olması. Milliyetçilere göre evrensel insan hakları, mensubu oldukları devletlerin propaganda kabiliyetini kendi dar menfaatleri aleyhine zayıflatıyor.
İnsan haklarına yönelik uluslararası standartlardan vazgeçmeye en hevesli hükümetlerin – Macaristan’da Victor Orbán ya da Brezilya’da eski devlet başkanı Bolsonaro gibi – kendi topraklarında yaşayan azınlıkları koruma ve yüksek standartlara tabii tutma konusunda en çekimser davrananlar olması şaşırtıcı değil. Güvensizliğin hüküm sürdüğü bir dönemde bu liderler kendi iktidarlarını korumak için korkudan faydalanıyorlar. Üstelik Donald Trump yönetiminin bir kez daha iktidara gelme olasılığı bu eğilimin hâlâ devam ettiğini gösteriyor.
İklim değişikliği, küresel kargaşa ve yapay zekâ çağında toplumların sorunlarını çözebilmek için uluslararası yaklaşımlara ihtiyacımız var ve sırf bu bakımdan bile insan haklarını savunmamız gerek çünkü elimizde sağlam ve istikrarlı bir haklar çerçevesi olmadığı müddetçe halklar nezdinde eşit muamele prensibini geçerli kılamayız. Nitekim dönüp geçmişe şöyle bir bakarsak insan haklarının en güçlü ifadesini tam da savaş sonrası dönemde, soykırımların ve çatışmaların hemen ertesinde bulduğunu görürüz. Çünkü o zaman da görüldüğü gibi insanlığı desteklemenin en sağlam yolu, işbirliğinden ve küresel standartlardan geçer.

Haklar söz konusu olduğunda elbette herkes bazı haklara inanır. Ama bu haklar çoğunlukla kendi haklarıdır – ya da ailelerinin, arkadaşlarının ve özdeşlik kurabildiklerinin hakları. Problem “öteki” söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Ötekinin hak ve özgürlüğü her zaman tartışma yaratır ve bu tartışma, aramızdaki bölünmelerin artmasıyla daha da büyür. İşte temel hak ve özgürlükler tam olarak bu noktada önem arz eder çünkü asıl mesele hükümetler tarafından bazı kesimlere tanınan geçici ayrıcalıklar değil, bilhassa sağlık, zenginlik, güç ve fikir alanında karşılaştığımız bu aşırı eşitsizlik halleridir. Evrensel insan hakları prensibiyse kendi toplumlarımızda ortaya çıkan bu anlaşmazlıkların müzakeresi ve ihlallerin telafisi için bir çerçeve sağlar.
Hele ki, yeni teknolojilerin – özellikle de yapay zekânın – uluslararası seviyede pek çok düzenleme gerektirdiği günümüzde. İnsanların çevrimiçi ortamda geçirdiği süre günden güne artıyor ve bu süre arttıkça aşağılayıcı muamelelere, adaletsizliğe, ayrımcılığa, mahremiyet ihlallerine ve sansüre maruz kalma olasılıkları da artıyor. Çevrimiçi kullanıcılar olarak hepimiz bu ihlallere karşı savunmasızız. Kullandığımız teknolojilerin arka planındaki sözde “kara kutular” ise bankacılıktan eğitim ve istihdama, kolluk güçlerinin nasıl idare edileceğinden sınır kontrolüne kadar hayatımızın hemen hemen her alanında, hiç farkında olmadığımız kararlar alıyor. O yüzden insan haklarını görmezden gelerek bilgisayarların mutlak yanılmazlığı fikrine yakın olanlar asla bu tarz suiistimalleri aklından çıkarmamalı.
Hâlihazırda insan hakları davalarının şu an bize olan en önemli katkısıysa muhtemelen iklim felaketi konusunda yaşanıyor. Nasıl ki kadın hakları alanında çalışma yapan avukatlar, bir zamanlar kölelik karşıtları tarafından dile getirilen argümanları kendilerine zemin olarak kullandılar, şimdilerde de çevre savunucusu bir avuç avukat argüman üretirken daha önceki insan hakları mücadelelerinden faydalanıyor. Üstelik bu, lobicilik yoluyla gücünü sağlamlaştıran, yargı ve bürokrasi alanındaki geciktirme taktiklerinde uzmanlaşmış fosil yakıt şirketlerinin engellemelerine rağmen gerçekleşiyor.
Milliyetçilik asla insanlığın çıkarına hizmet etmez. Bunun en belirgin kanıtı da gözlerimizin önünde yanan ve küçülen gezegenimiz. Bayraklar yerine logolar altında yelken açan küresel imparatorluklar insan hakları konusunda daha hesap verebilir olmalı. Evet, hükümetlerimiz kadar ulusal ve uluslararası yargı organlarımız ya da Birleşmiş Milletler gibi bazı kuruluşlarımız şu an olması gerektiği gibi işlemekten çok uzakta. Kusurlular ve reforma ihtiyaçları var. Ama maalesef uygarlığın birer emaresi olan bu yapıları karalamak, reform için gerekli yatırımları yapmaktan daha kolay.
Bu satırları yazdığım esnada Lordlar Kamarası’nda Ruanda tasarısı olarak bilinen ve sözde sığınmacıların güvenliğini konu alan tasarı görüşülüyor. İnsan hakları konusunda son zamanlarda atılan en büyük geri adımlardan biri bu. İncelikle tasarlanan şey, zulümden kaçan insanların teknelerini durdurmak değil ama mahkemelerin insan haklarını teminen alacağı kararların önünü kesmek. Şayet bu tasarı yasalaşırsa İngiliz yargıçlar, yüksek yargımızın “güvenlikleri” konusunda tatmin olmadığı bu insanların – insani birer emtia haline getirilerek gemilerle başka bir yere taşınmadan önce – adil muamele görmelerini teminen çeşitli kararlar alamayacaklar. Ve Rishi Sunak da yasalar nezdinde tutarsızlık yaratan bu durumu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni reddetme yönündeki seçim vaadini gerçekleştirmek için bir bahane olarak kullanabilecek.
Eğer istediğini gerçekleştirebilirse sadece teknelerle gelenlerin değil, Birleşik Krallık’taki her erkek, kadın ve çocuğun hakları ellerinden alınmış olacak. Oysa insan hakları dediğimiz nosyonu bir arada tutan şey eşit muameledir: aynı koşullar karşısında kalsaydık kendimiz için nasıl bir korunma talep ederdik? İşte, bir başkası için de aynısını talep etmekten asla vazgeçmemeliyiz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






