Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Temmuz 2024

Söyleşi

İsmail Güzelsoy: “Yazmak keşfe açık bir mimari yaratmaktır.”

Aynur Kulak

Paylaş

1

0


Rölanti Çıkmazı, dört kısmı büyülü gerçeklik olarak ilerleyen ama son kısımda bir anda hiper-realistik denilebilecek türe dönüşen bir kurgu şemasına sahip. Bunu yapmayı çok uzun zamandır istiyordum.

Aynur Kulak: 2000 yılı itibariyle kitaplarınız yayınlanmaya başlıyor. Fakat siz kitaplarınız yayınlanmaya başlamadan önce hikâye dinleyicisi ve anlatıcısınız. Anadolu şehirlerini gezdiğiniz, rehberlik yaptığınız, notlar aldığınız dönemlere istinaden söylüyorum bunu. Tabii roman başka türlü bir tasarım işi. Bunları nasıl bir süreçte işliyorsunuz?

İsmail Güzelsoy: Yazma sürece çok disiplinli olduğu gibi, psikolojik, kültürel vs. farklı dinamiklerin devreye girdiği çok karmaşık bir yolculuk. Bunun da ötesinde, işin bir yaratım bir de zanaat boyutu var. Sonuçta yazıyı yaratıcı bir amaçla kullananlar bile tam olarak tezgahı topladıkları zaman ne yaptıklarını anlayabiliyor galiba. Yani kan gibi, yazı da sıcaktır ve bir sersemliğe yol açar bir zaman. Yıllar geçer ve siz dönüp yazdıklarınıza baktığınızda ya umduğunuzdan daha iyi işler çıkardığınızı görürsünüz ya da okumaya bile tahammül edemeyeceğiniz metinlerle karşılaşırsınız. Bunun ortası yok gibidir. Haritanız belirsiz olmaya mahkumdur. Hem de böylesi kaotik bir dönemde. Bir düşünsenize, on bin yıllık insanlık tarihindeki dönüşümlerin toplamından daha büyük dönüşümler son elli yılda yaşanmış. Sanayi devrimini şaka seviyesine indirgeyecek bir dijital devrim geçirmişiz. Bütün bunların yaratıcı yazıda karşılık bulması ne kadar zor! Ayrıca sürecin etkilerinden kaçınmak da bir o kadar zor. Yani siz bu dönüşümle birlikte hareket etmezseniz, dönüşüm sizi ezer geçer. Bu da onun karşısına dikilirken bile onun içinde yer almak demek…

Özetlemek gerekirse, yazmak masa başında olan bir iş değil. Belki yüz yıl önce bu mümkündü ama bu kadar karmaşık ilişkilerin yaşandığı bir çağda yazmak aynı nesneye hem mikroskopla hem teleskopla hatta hem de çıplak gözle bakabilmeyi gerektirir. Ben bunu yapmaya gayret ediyorum ama geçen sürede bir şeyden emin oldum ki, yazıyı yaratıcı bir ortam olarak kullanan birinin ustalaşabilmesi neredeyse imkansız artık. Ancak iyi bir kalfa olabilirsiniz. Bu nedenle yavaşlamak gerek. Öncelikle yavaş olmanın kıymetini anlamak gerek. Hiçbir yere hiçbir şey yetiştirmek gibi bir derdim olmadığını telkin ettim kendime yıllarca. Şu uğursuz, “oyunda kalmak” deyimini düşünün. Oyunda kalmak için yazmak, bir yazarın düşebileceği en sefil durumlardan biri olsa gerek. Paniklemeden, çağın ritmine teslim olmadan, ısrarlı, sebatlı olmak gerek. Zaman zaman herkes gibi ben de yılgınlığa kapılıyorum ama sonra şunu düşünüyorum: Evet, daha hikâyem bitmedi. Hikâyemiz bitmediği sürece umut vardır.

Aynı soruyu teknik bakımdan cevaplayacak olursak, çok uzun bir tasarlama sürecine yayıyorum hikâyemi. İki yılda biten bir romanının en az bir yılı yalnızca muhayyel bir yolculukta geçiyor. Hayal, not, araştırma, hayal, not, vazgeçiş, yeniden başlayış, hayal, not, geriye dönüş, yeniden kurgulama vs. Bir doyum noktası aramak, olarak tanımlayabilirim bu uzun yolculuğu. Sonrası zanaat zaten.

ismail güzelsoy rölanti çıkmazı

AK: Çağdaş edebiyatımız içerisinde okuru tarafından çok sevilen bir yazarsınız. Bu gerçekten önemli bir ayrıntı, çünkü çok okunmakla, çok sevilmek ayrı iki durum ve çağdaş edebiyatımızda külliyatınızı düşünürsek eğer sizin için okurlarınızla kurduğunuz bağ adına dönüm noktası olarak adlandırdığınız bir kitabınız var mı?

İG: Teşekkür ederim, ne kadar incesiniz ama gerçekten çok sevilen biriysem kendimden kuşku duyarım doğrusu. Yani sevilmek şahane bir duygu ama tehlikeli bir yanı da var bunun. Acaba hiç hasım edinmeyişimin nedeni benim yeterince omurgalı duramayışımdan mı kaynaklı, kuşkusuna kapılır insan. Evet, bizi sevenler kadar bizden nefret edenler de bulunmalı hayatımızda. Gayet ciddi söylüyorum bunu. Eğer ikisinden biri yoksa yanlış bir rotada ilerlediğimiz anlamına da gelebilir bu durum.

Dönüm noktası olan kitabımın hangisi olduğunu söylemek zor ama sanırım Fennî Sihirler serisiyle daha duyarlı okur gruplarıyla yakın bağ kurabildim. Bunun sebebinin ne de olduğunu tahmin edebiliyorum. Fennî Sihirler yeni bir dönemin başlangıcıydı benim için. O seride ve sonrasında iki şeye dikkat ettim: 1. Yazmak keşfetmektir; 2. Yazmak keşfe açık bir mimari yaratmaktır. Bunları okur kulüpleriyle çok konuştuk sonradan, o nedenle de net bir şeyler söyleyebiliyorum artık. Türkiye’de iki tür okur olduğunu fark ettim zaman içinde. Bir kesim zorlanmadan, su gibi akıp giden bir okuma macerasını tercih ediyor. Daha küçük bir grup var ki, bunlar edebiyatı bir keşfediş alanı olarak görüyor. Sarsıcı, sorgulatıcı, şaşırtıcı işler peşinde onlar. Edebiyatın dönüştürücü gücünü bilen ve her eserde bunu arayan okurlar… Sanırım bu okurlarla birbirimizi seviyoruz. Böyle okurlar bana heyecan ve şevk aşılıyor. Yeni keşif alanları yaratmak, yeni heyecanlar, hazlar üretmek vs.

Kafa oyalayan bir yazar olmak istemedim hiçbir zaman. Bunu iyi yapabilen yazarlara da saygım var. Sakın yanlış anlamayın, iki tür anlatının da yeri ve işlevi farklı. Birini küçümseyerek böyle üstten bir laf ediyor görüntüsü vermek istemem. Her sanatın olduğu gibi edebiyatın da “pop” diyebileceğimiz bir türevi var ve olmalı elbette. Sorun şu ki, Türkiye’de bunlar çok fazla birbirine karışmış gibi. Herkes zaman zaman kafa boşaltmak ister ve daha hafifmeşrep bir şeyleri arzular. Nasıl ki sürekli klasik müzik dinlemeyip arada pop dinleyemeye ihtiyaç duyuyorsak, sabah kalkıp Dostoyevski okuyup akşam da Dickens’la devam etmek bir süre sonra yorucu olabilir.  Zaman zaman okuma alışkanlıklarımızın dışına çıkmak isteriz. Zaten şu “okuma alışkanlığı” kutsiyetine hiç ısınamadım. Okumanın bir alışkanlıktan ziyade bir sevgi, bağ olarak tanımlanmasında yarar var. Herkesin zaman zaman okuma rotasından sapmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Biliyor musunuz ben eve gelip giderken sürekli güzergahımı değiştiriyorum. Hiçbir şeyin insiyaki seviyede gerçekleşmesine tahammül edemiyorum galiba. Ve yine galiba bu hayatımdaki pek çok alana da yansımış durumda. Birkaç kurgu eseri okuduktan sonra en az bir bilimsel makale, bir felsefe metni, bir antropoloji araştırması vs. okumayı arzuluyorum. Her ikisini de keyifle okuyabilmek için. İşte bütün bunların dışında, her gün hayatımın ucuzladığını (hayatın pahalılandığı) günlerde (bugünlerde) daha hafif bir şeyler okumayı tercih ediyorum ve bu gayet anlaşılabilir bir şey. Ancak temelde keşif için, kendini sorgulamak için okunan bir metinle, kafa dağıtmak için okunan metni ayırmak ve kendi sıkletiyle tartmak gerek. Bence bu konuda bir karmaşa var Türkiye’de.

AK: Metinlerinizle ilgili büyülü gerçeklik yorumları yapılması konusunda ne dersiniz?

İG: Büyülü gerçeklik metinleri ortaya çıktığı zaman hemen her toplumda bir şaşkınlığa neden oldu, ki bu doğaldı. Çünkü büyülü gerçeklik, büyülü olanın gerçeklik düzleminde yeniden tanımlanması olduğu kadar, gerçeğin içindeki büyülü damarları sergiler aynı zamanda. Ben bir karakterin dünyasına dışarıdan bakmak yerine onun algı dünyasından bakmayı tercih ediyorum. Büyülü gerçeklik hiçbir dolambaçlı yola girmeden bize böyle bir şans verdiği için çok cazip.

Bence bir yazarın bunları entelektüel açıdan düşünmesi, bu teorilerle ilgilenmesi hobi olarak çok güzel ama iş tezgah başı üretime dönüştüğü zaman bu faslı kapatmakta yarar var. Tam olarak bunun makul bir açıklamasını yapamam ama şu kadarını söyleyebilirim ki, üretim aşamasında ele ayağa dolanan meseleler bunlar. Bir yazar, “Ben şimdi oturup bir büyülü gerçekçi roman yazacağım” demez… Diyemez gibime geliyor. Hikâyesi, birikimi, edebiyattaki yaşadığı deneyimler vs. onu yönlendirir. Ya da ben öyleyim, diyeyim. Bir sonraki romanımın hangi türde, hangi akımda olacağını bilmiyorum ve bunun üzerine kafa yormanın da deli gömleği giymek olacağını düşünüyorum. Roman estetiği üzerine bu kadar kafa yoran, okuyan, ders veren biri olarak yazma aşamasında bu kadar “seküler” hareket etmemi yadırgayabilirsiniz ama öyle ve öyle de olmalı sanki.

AK: Rölanti Çıkmazı adına sizi masanıza oturtan mesele neydi diye sormak istiyorum. Üç farklı zaman, farklı hikâyeler ama tek bir şehir anlatma isteği miydi mesela? Ya da belki de, çağa dair değişimlerin acayipliği, üstelik her şeyin normal olarak algılanmasının istenmesi meselesinin size verdiği rahatsızlık hissi olabilir mi?

İG: Bize “normal” gibi gözüken şeylerde gizil bir tehlike vardır. Normalin olduğu hiçbir düzlemde sorgulama hevesi fazla uzun ömürlü olmayacaktır. Başka türlü söylersek, normal olan, dönüştürücü olanın jandarmasıdır. Normal dediğiniz şey her on yılda bir yeniden tanımlanıyor. Bunun sebebi, her on yılda bir sistemin karşısına yeni bir kuşağın çıkması… Her kuşak, eğitim kargaşasından başını kaldırıp, çıplak gözle hayata baktığı anda güvensizleşir, inancını sorgulamaya başlar. Sistem de normallerini güncellemek zorunda kalır. Her zaman söylerim, bizim coğrafyamızda bu sorgulama süreci, her kuşağın önüne bir kurban atmakla “çözüldü” bence. Babam, bir başbakanın asılmasıyla kastre edildi; abim, Deniz’lerin asılmasıyla; ben, Erdal Eren’in idamıyla, Z kuşağı da Berkin Elvan’la… Formül hiç değişmiyor, daha geriye gidin, yüzyıllarca aynı şablonun yeniden tezgahlandığını göreceksiniz.

Babam şöyle düşünüyordu: “Yahu koca bir başbakanı ipe götüren bu kudret bana ne yapmaz!” Abimin şu cümleyi söylediğini hatırlarım: “Ne günahı vardı o kardeşlerimizin, şimdiki hukukla yargılansalar en fazla üç ay hapis cezası alır çıkarlardı.” Eh, Erdal Eren’in dosyasına bakan biri ortada balistik raporlarda nasıl bir manipülasyon olduğunu görür. Berkin Elvan’ın konuşmak bile anlamsız, masum olduğu ortada. Peki neden böylesine hedefler seçildi? Bizim direncimizi kırmak, kastre etmekti amaçları. Bu iğdişlik halinden hiçbir şey bekleyemezsiniz. Ne bilim, ne sanat, ne felsefe; geçmiş olsun! Tek tek bireyler, her şeyi göze alarak, yoksul bir hayat sürdürmeyi en baştan kabul ederek bir şeyler yapabildiyse yaptı.

Bu sürecin ikinci aşaması, insanların belleksizleştirilmesiydi. Böylece iğdişleştirme siyasetinin ikinci ve kalıcı adımı da atılmış oluyordu. Bir insanın zaman ve mekan koordinatını çizen en güçlü güdüsü bellek referansıyla gerçekleşir. Uzay boşluğunda yol alan bir gezegenin üzerinde yol alırken insanlığın en güçlü referansıdır bellek. Ve ondan mahrum bırakılmış insanlar rahatlıkla beton bloklara gömülüp değersizleştirilebilir. Bu değersizlik duygusu insanların diğeri karşısında değil, kendi, öz algısı açısından da cari. Yani insanın kendi varlığını yetmiş, seksen kiloluk et yığınına indirgemesi, ruhsuzlaşması için belleğinin ve onun bağlı olduğu mekânsal referansları ortadan kaldırılması gerekir. Bunu yaptılar. Şu anda hiçbir şeye, yere ve zamana ait olmayan yığınlardan ibaretiz. Belleğimiz anlık, sorunlu ve kırılgan. Böyle bir bellek ve iğdişlik hali neoliberal yağmanın başlamasıyla birlikte ilk aşamasını tamamlamış görünüyor. Şimdi ikinci evreye geçiyoruz sanıyorum. Bundan sonrası çok daha korkutucu görünüyor. İnsanın asgari işlevine indirgenip, farkına bile varmadan bir var kalma hedefine kıstırılması. Farkına bile varmadan, evet! Sorun tam da burada. Birileri için büyük bir kazanım gibi görülen o Toki evini almak niye öylesine büyük bir hedef ki? Zaten barınma hakkınız yok mu arkadaş? Bu hayat yalnızca bir bedenin temel ihtiyaçlarını karşılamak için mi yani? Ruhumuz, estetik arzularımız, kendimizi gerçekleştirme arzularımız ne olacak? Hayat bu kadar mı yani? Bunları düşünmek bile “entel dantel” işler olarak yaftalanacak. Sigortalı bir işin var mı, var; haydi fazla tatava etme, bunu bulamayanlar da var! Bu bir kastrasyon siyasetidir. Edebiyatın, felsefenin, bilimin buna karşı topyekün mücadele etmesi şart.

AK: Rölanti Çıkmazı’nın diğer metinlerimden belirgin farkı şudur diyebileceğiniz bir özelliği var mı?

İG: Rölanti Çıkmazı, dört kısmı büyülü gerçeklik olarak ilerleyen ama son kısımda bir anda hiper-realistik denilebilecek türe dönüşen bir kurgu şemasına sahip. Bunu yapmayı çok uzun zamandır istiyordum. Rölanti Çıkmazı’nın hikâye akışı böyle bir oyuna çok uygundu. Romanın son faslına kadarki masalsı yapı birdenbire gündelik gerçekliğe tercüme ediliyor ve bu iki durumun yarattığı kontrasla da hikâye yeni bir boyut kazanıyor.

AK: Romana başlar başlamaz bir tam sayfa boyunca tekrarlanan cümleler ile karşı karşıya kalıyoruz. Sonra bu tekrar cümleler farklı yerlerde benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor. Hikayenin kurgusu ve akıcılığı adına anlatımı destekleyici bir ritim arayışı mı bu?

İG: Bellek, tekrarlarla güçlenir. Tekrarlayan cümleler bunu anlatır. İkincisi, daha ilk sayfadan itibaren Perizad’ın algı dünyasını okurun deneyimlemesini hedefledim. Tekrarlayan cümle, orada betimlenen katman katman Amerikan sarmaşıklarını resmetmiş oluyor aynı zamanda.  Tekrarın yarattığı dinginlikle başlamak önemliydi.

Başka nedenleri de var tabii bu yavaşlama talebinin. Evet böyle de düşünülebilir. O tekrarlayan sayfa okurdan bir yavaşlama talebidir.

AK: Bu ritimden yola çıkarak kendi zamanını yaşayan bir atmosfer girişiyle başlıyoruz romana. Perizad karakterinin çıkıp gelmesiyle açılıyor hikâye. Gerçek ile gerçekdışı çizgisinin eşiğinde akan hikâyede gen aktarımından tutalım da, tuhaf karakterlerin, hayvanların olduğu İstanbul şehrinde her an bir dizi tuhaflığın yaşanacağı hissiyle sanki bir zaman kapsülünün içindeymişçesine zihnimiz ele geçiriliyor. Tam olarak çağı anlatan ve çağı anlattığı için tüm nüveleri ile anlamlandırılamayan, normale dönülemeyen bu tuhaflıkta bir metin mi yazmak istediniz baştan itibaren, yoksa yazarken olayların geliştiği ve kaleminizi serbest bıraktığınız bir yazım süreci miydi yazdığınız olaylar silsilesi?

İG: Hiçbir zaman önceden tasarlamadığım bir romanı yazmaya kalkışmadım. Her zaman bir akış şeması üzerinden ilerledim. Dediğiniz o yabancılık ve tedirginlik mesafesini artırabilmek için bir kaplan imgesi ürettim zaten. Okurun orada farklı bir İstanbul ile tanışmasını istedim. Evet, İstanbul ama bizim bildiğimiz kent değil burası. Bu yabanıl duygu, tam olarak bizde gerçekleşen o belleksizlik duygusuna gönderme yapsın istedim.

AK: Perizad’ı konuşabilir miyiz? Nereden çıktı Perizad? Sizi gelip bulma süreci nasıl oldu? Sanki yazma esnasında da gelişmiş ve olayların akışıyla kendini bulup olgunlaşmış bir karakter gibi de geldi bana?

İG: Yalnızca Perizad değil, diğer karakterler için de genel olarak, etkileşimden yararlandığımı söyleyebilirim. Size öyle bir duygu vermesinin nedeni bu olabilir. Ben romandaki aktörlerin fiziki görünümünü olabildiğince az sergilemeye özen gösteriyorum. Onlara boyut kazandırması gereken asli şey etkileşim olmalı. Birbirleriyle, mekanla, nesnelerle kurdukları ilişki içinde canlanabilmeli karakterler. Uzun ve ayrıntılı tasvirler yerine böyle ekonomik ve etkili yöntemi tercih ediyorum.

AK: Aynı zamanda çok karakterli bir metin Rölanti Çıkmazı. Hayvanları da unutmamak gerekiyor, hatta mekanlar ve İstanbul’un kendisi ve sokakları, mekânları derken çıkmazdan ziyade bir alan genişlemesi halinden söz edilebilir. Ne dersiniz?

İG: Elbette, bu genişleme bir “maket” ya da “temsil” olarak da tanımlanabilir. Rölanti Çıkmazı aslında dünden gelen değerlerin de temsili bir anlamda. Biz geçmişin değerlerini bugünün akıl yürütmesiyle tartımlarken vahim hatalar yapıyoruz. Onları bugünleştiriyoruz bir bakıma. Bir genç bana “Solun artık marka değeri yok abi” demişti. Bunu hiç unutamıyorum mesela. Evet solun marka değeri yok ama sol olmasaydı şu anda düşünebildiğin bir milyar şeyi de düşünemeyecektin. Her düşünce akımı, her felsefe bize düşünmenin başka bir boyutunu bahşeder. Doğruluğundan-yanlışlığından azade, inançlar, ideolojiler, felsefi sistemler bize aynı sürece ya da nesneye yeni bir bakışla bakma şansı verir. Rölanti Çıkmazı, dünün yarattığı inceliklerin yok oluşunun hikâyesi bir bakıma. Sadece ideolojiler, felsefe vs. değil, bin yıllarda ortaya çıkan nice inceliklerin anlık haz iştiyakıyla yok edildiğine tanık olmuyor muyuz? Klasik Doğu müziğini dününün, Kantemiroğlu’nun, İsmail Dede Efendi’nin, Mesut Cemil’in olağanüstü eserlerini dinleyen kaç kişi var şimdilerde? Rölanti Çıkmazı bunları kodluyor.

AK: Ritüelleriniz var mı? Okuma ritüelleriniz özellikle ve yazma ritüelleriniz? Her gün okur musunuz mesela, her gün yazar mısınız ve tekrar tekrar okurum dediğiniz başucu kitaplarınız, yazarlarınız var mı?

İG: Sanırım ısrarla sürdürdüğüm tek ritüel, hiçbir ritüelimin olmayışı. Kentin merkezinde yaşadığım zamanlar geceleri yazıyorum. Kaleme alma aşamasından önce çok uzun ama çok çok uzun bir süre romanı zihnimde biçimlendiriyorum, akış şeması çıkarıyorum filan ama bunlar öyle aman aman ritüeller sayılmaz herhalde. Her romanın en az bir en fazla üç müzik eseri oluyor. Onlardan faydalanıyorum. Daha ziyade romanın geçtiği duygusal arka planı şifreleyen şeyler bunlar.

Başucu yazarım çok tabii. Sâdî, Abdülhak Şinasi Hisar, Oğuz Atay, Dostoyevski, Poe… Çok fazla, hangi birini sayayım? Hepsi de bilinen büyük ustalar. Klasikleri her zaman okuyorum. Yani klasik romanlar okunup bitirilen şeyler değil, biliyorsunuz. Aynı klasik müzik gibi… Dönem dönem tekrar okunup yeni keşifler yapabileceğiniz eserlerdir bunlar. Bir ara istemsizce Büyük Umutlar'dan pasajlar ezberlemişliğim vardı ya da Suç ve Ceza'yı en az otuz kez okuduğuma yemin edebilirim… Her okuduğumda yeni hazlar ve ışıltılar keşfettiğim çok eser var. Kendimi çok şanslı hissettiğim nadir konulardandır bu da.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024