Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Eylül 2023

Hayat

İşyerinde Özgürlük

Tyler Re

Paylaş

1

0


Kapitalizm, çalışanların çoğunun işyerinde sadece işverenin, yani patronun amacını icra etmesine izin verir.

Yaptığımız işler artık bizim için işlevlerini yitirdi. Son yirmi yılda düşük ücret ve terfi gibi sıkıntılar yüzünden işten ayrılan insan sayısı geçmişte hiç olmadığı kadar yüksek. Yönetim kademesinde olmayanların aldığı reel ücretin (enflasyona göre ayarlanan ortalama saatlik ücretin) 1970’li yıllardakiyle hemen hemen aynı olduğunu düşünürsek bu şaşırtıcı bir durum değil. Her geçen gün daha da önem kazanan kısa süreli çalışmalarsa iş kavramını istikrarlı bir tırmanış olmaktan çıkarıp güvencesiz bir itip kakmaya dönüştürüyor. Mesela Uber ya da Taskrabbit gibi uygulamalar vasıtasıyla çalışanların yaklaşık yüzde yetmişi, bu işi ek gelir için yaptıklarını çünkü asıl kazançlarının en temel gereksinimleri bile karşılamaya yetmediğini belirtiyor. Genç ve yükselen statüdeki profesyoneller bile kariyerlerinde ilerlemek için sürekli iş değiştirmek zorundalar. İşin tuhaf yanı, istikrarlı bir kariyerden yoksun olmanın günümüzde hani neredeyse fayda olarak kabul edilmesi. Kariyer danışmanlığı yapan ve bu değişken kariyerleri savunan isimler arasında yer alan Sarah Ellis ve Helen Tupper’a göre esnekliğin artık yeni bir norm olarak benimsenmesi gerekiyor.

Politikacılarsa işin farklı bir tarafındalar. Onlar sürekli iş olanaklarının ve istihdamın artırılmasından bahsediyor. Oysa çalışma hayatına dair sorunlardan kurtulmak için niteliksiz işlerin sayısını artırmak makul ve yeterli bir çözüm değil. Görünen o ki, ihtiyacımız olan şey iş olanaklarının değil, nitelikli işlerin artması. Peki nitelikli iş nedir?

ABD Çalışma Bakanlığı’na göre işe alım prosedürlerinde adillik, çalışanlar arasında fırsat eşitliği, iş ve çalışma güvenliği ve bütün bunlara ek olarak çalışana değer veren bir işyeri kültürü “nitelikli iş” kavramının içinde yer alan bileşenler. Modern çalışma hayatına dair 2017 yılında İngiltere’de hazırlanan bir raporda nitelikli iş tanımını yapılırken eşit ve adil çalışma koşulları, makul ücret ve terfi olanakları vurgulanıyor. Nihayetinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de çalışma hayatını düzenlemeye yönelik iki hüküm mevcut. Bunlardan ilki (Md.23) çalışma özgürlüğü, eşit iş için eşit ücret gibi hususları, ikincisiyse (Md.24) dinlenme ve boş zaman hakkını düzenliyor.

Fakat nitelikli bir işin ne olduğuna dair farklı mercilerce yapılan bu açıklamaların ve düzenlemelerin tamamı emeğin kendisine değil sadece işe, yani işverenle yaptığınız anlaşmanın niteliklerine odaklanıyor. İşverenin eşit işlem borcu, adil davranma yükümlülüğü, sözleşme süresi ya da kariyer olanakları – bunların hiçbiri vermiş olduğunuz emekle ilgili değil. Oysa bütün gün harcadığımız şey emeğimizden başka bir şey değil. Çok iyi gelir getiren bir işimiz olabilir ama bu iş o kadar nahoş ve can sıkıcıdır ki, gelir tek başına onu “nitelikli” hale getirmeye yetmez. Ama bu, ücret ve sosyal haklar gibi harici niteliklerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, nitelikli bir iş, her şeyden önce iyi gelir getiren bir iştir. Peki ya dahili nitelikler? Çalışma prosedürleri bakımından eklememiz gereken başka kriterler var mı, yoksa hayatımıza hâkim olan bu yüksek maaşlı angaryalar bize yeter mi?

Filozoflar bu soruyu, “iş” dediğimiz olgunun tanımını yaparak yanıtlamaya çalışır. Nasıl ki bütün tanımlar bize tanımladığı şeyin özünü ve o şeye özgü olanı verir, “işi” tanımladığımızda da yapmakta olduğumuz işin özünde desteklediği ya da teşvik ettiği herhangi bir şey olup olmadığını anlarız. Batı düşüncesine hâkim olan görüşe göre iş, hangi dönemde kayıt alınırsa alınsın tabiatı gereği nahoş, değeri bakımından araçsaldır.  Nahoş olmasının sebebi (boş vakitlerin aksine) enerji harcamasıdır. Araçsal olarak değer taşımasının sebebiyse iş söz konusu olduğunda emeğin kendisinin değil, emeğin ürünlerinin dikkate alınmasıdır. Bu açıdan düşünüldüğünde çalışma, pek de tasviye edilebilir bir şey değildir ve çalışmaya harcanan zamanın en aza indirgenmesi en makulüdür. Fakat böyle bir tanımdan yola çıkan bir iş teorisi bize en iyi işin, (nahoşluğun bir bedeli olarak) en çok kazandıran ve aynı zamanda mümkün mertebe az vakit alan iş olduğunu söyleyecektir.

Ne var ki emrimize amade olan tek tanım bu değil. Immanuel Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi’nde (1790) işi, “Genel Olarak Sanat Üzerine” isimli bölümde ise – bizler için çok daha genel olan “beceri” ve “zanaat” kapasitesinin bir alt kümesi olarak – sanatı tanımlar.  Ancak dikkat edilmesi gereken husus,  Kant’ın bu bölümdeki tanımının şiir ya da resim gibi güzel sanatlarla sınırlı olmadığıdır. Dolayısıyla aslında sanat, belirli bir tür vasıflı emek olarak tanımlanmıştır ve bu tanım bize, “nitelikli iş” dediğimizde prosedüre dahil etmemiz gereken kriterleri verir.

Kant sanatı kendi analitik yöntemiyle – yani bir şeyin ne olduğunu ne olmadığından yola çıkarak – tanımlar. Bu bakımdan yapmış olduğu ilk ayrım, doğal kuvvetlerce meydana getirilen ürünlerle insan çabasının meydana getirdiği ürünler arasındadır. Sanat, vasıflı emek olması dolayısıyla ikincisinin örneğidir. Bunu, şu şekilde dile getirir:

“Haklı olarak ancak özgürlük yoluyla üretime, usu eylemlerinin temeline alan bir özenç yoluyla üretime sanat denmelidir. Çünkü arıların ürünlerine (kurallı olarak yapılmış balmumu petekler) bir sanat yapıtı demek istemekte bu yine de bir andırım yoluyla böyledir; işlerinin ussal bir düşünüp taşınma üzerine dayanmadığını anlar anlamaz, bunun doğalarının (içgüdülerinin) bir ürünü olduğunu söyleriz ve sanat olarak onu yalnızca yaratıcılarına yükleriz.” (Immanuel Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 2016, s. 116.)

İnsanın sanat yaratma yeterliği özgürlüğünden, seçim yapma gücünden gelir. İnsan emeğini, Kant’ın daha sonraları “kısıtlı” ya da “mekanik” olarak adlandırdığı arıların emeğinden ayıran şey budur. İnsan üretmekte özgürdür çünkü bir nesneyi dış dünyada meydana getirmeden evvel onu bir amaç ya da bir kavram olarak idealar dünyasında, bilinçte oluşturur. Kant, eylemlerimizin ve emeğimizin “usu temeline aldığını” söylerken bunu kast eder. Arılar bu tarz bir “amaca yönelik eylemde bulunma” yeterliğine sahip değildir. Dolayısıyla bal peteklerini birer sanat eseri olarak değil, doğal koşulların neticesi olarak görürüz. Arı için bal peteği sadece bir içgüdü ürünüdür. Doğa tarafından belirlenmiş standartlar haricinde hareket etme, yani seçme şansı yoktur. İnsansa seçim yapma gücüne sahip olduğundan arzu ettiği herhangi bir kavram ya da standarda göre üretim yapmakta özgürdür. Bu da, istediğimiz takdirde arının standartlarına göre de üretim yapabileceğimiz anlamına gelir.

Kant’ın doğa ve (vasıflı emek olarak) sanat arasında yaptığı bu ayrım bize çalışma felsefesinin başlangıç noktasını verir. Vasıflı emek amaçsaldır. Emek neticesi ortaya konan ürün bir amaca dayanır ve bu amaç doğanın muktedir olmadığı bir ürünü mümkün kılar. İnsan emeğindeki amaçlılığı teşhis etmek, aynı zamanda düşüncenin emek sürecindeki önemini vurgular. Salt doğanın etkisiyle ortaya konan hayvan emeğinin aksine insan emeği, birbiriyle eşgüdümlü bir düşünme ve eyleme geçme faaliyetidir. Sahip olduğumuz bize özgü düşünce ve tasarımlar emeğimiz neticesinde ortaya konan ürüne ne denli yansıra emeğimiz o denli “insani” nitelik taşır.

Böylesi bir içgörü, özellikle de emeğin planlanması ve icrası arasında kapitalizm tarafından ortaya konan ayrım dikkate alındığında, bir işi neyin nitelikli kıldığı meselesine üstü kapalı da olsa açıklık getirir. Kapitalizm, çalışanların çoğunun işyerinde sadece işverenin, yani patronun amacını icra etmesine izin verir. Hangi amacın icra edileceğine kendileri karar veremezler. Kant’ın sözleriyle ifade edersek, çalışanların işyerinde “seçme gücü” yoktur. Aksine bu güç sadece patronların elindedir. Bu da çoğu çalışanı işyerinde salt bir hayvan haline getirir çünkü üretilen şey “onların rasyonel tasarımına, düşüncesine” dayanmaz. Dolayısıyla kapitalizmin emek tanımı amaç faktörünü içerse bile bu amaç işçinin ya da çalışanın değil, patronun amacıdır.

Nitelikli işlere dair önde gelen teorilere baktığınızda amaçlılıkla ilgili herhangi bir referans bulmakta güçlük çekersiniz. Bunun böyle olmasının sebebi, planlama ve uygulama arasında yapılan ayrımdır. Amaçsal planlama yönetim kademesinde gerçekleşirken düşünce katkısı gerektirmeyen kaba uygulama işçi kademesinde gerçekleşir. Kategoriler arası esneklik işyerinden işyerine değişse de, bu ayrım artık öylesine doğal bir hal almıştır ki, planlama ve uygulama fazlarının ayrılığı yönetim kademesi nezdinde kendiliğinden varsayılır. Böylesi bir iş organizasyonu bizi, belirgin bir biçimde amaçsal eylem yeterliğimizi icra etmekten alıkoyar ve yaptığımız iş bakımından kendimizi “özgür” değil, “kısıtlı” ve “mekanik” hissederiz.

İnsan çabasıyla üretilen şeyler konusunda Kant daha ileri bir ayrım yapar ve önceden verili kurallara dayalı olarak üretilen şeylerle üretiminde muhakeme ve yaratıcılık gerektiren şeyleri birbirinden ayırır. İlkini “bilimsel üretim” olarak ikincisini ise “teknik üretim” olarak kategorize eder. Bu bakımdan (vasıflı emek olarak) sanat, teknik bir üretimdir. Sanat ile bilim birbirinden ayrılır çünkü sanatsal üretimle uğraşıyorsak üretmeye çalıştığımız şeyin ne olduğuna dair teorik bir anlayıştan fazlasına ihtiyaç duyarız. “Yapılacak olanı bilmek” ile onu fiilen yapabilmek arasında bir boşluk bulunur. Başka bir deyişle sanat, üretken bir belirsizlik içerir.

Sanat ile bilim arasındaki ayrım ilk bakışta işe ilişkin ele aldığımız meseleyle ilgisiz görünüyor. Örneğin şiir yazmayı öğreten belli kurallar yoktur ama elektrik tesisatı döşeme işi belli kurallar vasıtasıyla öğrenilebilir. Çalışmanın sanatsal yönüne dair algımız belki de tam bu noktada kırılmaya uğrar. Fakat Kant aynı fikirde değildir. Ayakkabıcılığın, sanat ile bilim arasındaki ayrımın sanat kısmına denk düştüğünü belirtir çünkü ona göre bahse konu nesnenin nasıl üretileceği konusunda bir belirsizlik mevcutsa üretim süreci sanatsal bir içerik taşır.

Kant’ın sanat ve bilim arasında yapmış olduğu bu ayrım bize, “sanat” kısmına denk düşen işlerin bizim lehimize belirsizlik içerdiğini çünkü çalışma sürecinin belirli talimatlarla tüketilemeyeceğini gösterir. Başka bir deyişle bir yanda bize işimizi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen kural ve talimatlarla diğer yanda arzu edilen ürünü ya da hizmeti fiilen üretmek için gerekenler arasında her zaman bir boşluk bulunur. Kant’ın sanatçısıyla olan benzerlik burada açığa çıkar. Güzel bir şey üretmek için yola koyulan sanatçı, süreç sonunda elde edeceği ürünü bilir ancak takip edeceği herhangi verili bir kural bulunmadığından her zaman kendi lehine bir belirsizlikle karşı karşıya kalır. Dolayısıyla belli kuralları takip etmek yerine muhakeme kabiliyetini devreye sokar ve arzuladığı sonuca erişmek için hangi usul ve tekniklerin uygun olduğunu seçer – Kant’ın deyimiyle dehasını kullanır.

İşçiler için de aynısı geçerlidir. Örneğin bir motosiklet tamircisi, çıraklık döneminde bir dizi kural ve teknik öğrenir. Gerçek bir motosiklet tamiriyle karşılaştığındaysa bu kural ve tekniklerden duruma en uygun olanı seçer. Aslında başlangıçta hangisinin doğru olduğunu o da bilmez. Değişen koşullara göre muhakeme kabiliyetini kullanması gerekir. Ve bu durum, sadece el emeği gerektiren işlerle sınırlı değildir. Neredeyse bütün işler muhakeme ve yaratıcılık gerektiren belirsizlikler içerir. Salt kurallara uymak, bu belirsizlikleri çözmeye yetmez. Peki Kant’ın üretici belirsizlik fikri bize “nitelikli iş” hakkında ne söyler? Kant’a göre, karşılaşılan belirsizliğin kurallara uymak vasıtasıyla değil de, muhakeme yoluyla üstesinden gelinmesi çalışmanın niteliğini belirlemede önemli bir kıstastır. İşyerinde muhakeme yetimizi kullanmak bize kendimizi özgür, yaratıcı ve uzlaşmacı hissettirir. Öte yandan bir işyerinde muhakeme yetimizi kullanmamız ne kadar engellenirse yaptığımız iş bize o kadar sıkıcı gelir. Sanatsallığını yitiren bir iş ise kâr odaklı olduğunu hissettirir.

Ancak öyle işler vardır ki, belli kurallar dahilinde yürütülmeleri gerekir ve bu işlerin varlığı bizim “nitelikli iş” anlayışımız açısından herhangi bir sorun teşkil etmez. Örneğin çöp toplama gibi sosyal anlamda gerekli ancak muhakeme gerektirmeyen, aksine standartlaştığı takdirde yarar getiren işler. Bu tarz işlere ilişkin karar mekanizmasının bireylerde değil, merkezi kurumlarda olması sosyal açıdan daha fazla fayda sağlar. Kant’a tamamen hak vermemiz durumunda çöp toplama işinin standartlaştığı ölçüde sıkıcı olduğunu söylememiz gerekir. Ama bu demek değildir ki, çöp toplama işi niteliksiz bir iş. Nihayetinde nitelikli bir işin tek şartı muhakeme gücünün kullanılması değildir. Sosyal anlamda yapılması zaruri ancak belli bir rutine bağlı olan işlerde bu noksanlık, ek ücret, yan haklar, istikrarlı bir iş düzeni, çalışma güvenliği gibi artı değerlerle desteklenmelidir.

Kurallar söz konusu olduğundan en temel sorun iş organizasyonundan kaynaklanır. Modern iş örgütlenmesi, çalışanların muhakeme düzeyini minimuma indirger. Yöneticiler verimlilik ya da standartlaşma adına emek sürecini düzenlerken çalışanlarca verilmesi gereken kararların çoğunu kendilerine mal ederler. Başka bir deyişle yönetim, çalışanları karar alabilen bireylerden salt kurallara uyan bireylere dönüştürür.

İşyerinde muhakemede bulunmaksızın salt kurallara riayet etmekle yükümlü olmanın en uç örneği bilimsel iş yönetimidir. Frederick Taylor’a göre emek süreci mümkün mertebe çalışanlar tarafından değil, yöneticiler tarafından kontrol edilmelidir. “İşlerin tamamı yönetim tarafından planlanır ve çalışanlara, başarmaları gereken görevlerin listesiyle bu esnada hangi araçları kullanacaklarına ilişkin bir dizi talimat verilir.” Taylor’ın tasarladığı bu “bilimsel iş yönetimi” vizyonunda hangi işin nasıl yapılacağına yönetim karar verir. Emek süreci üzerindeki bu mutlak kontrolde çalışanların tek yapması gereken verili talimatlara uymaktır. Daha da önemlisi bilimsel iş yönetimi, işin görülmesi esnasında ortaya çıkabilecek her tür belirsizliği önceden öngörmeye çalışır ve hepsini tek tek talimatlara dahil eder. Dolayısıyla işyerinde muhakeme kullanma yetisi sadece yöneticiye özgülenir ve çalışanlar denklemden çıkarılır. Sonuç itibariyle Kant’ın “nitelikli iş” için vurgulamış olduğu “üretici belirsizlik” tamamen ortadan kalkar ve çalışanlar, bir zamanlar işin onlara sağlamış olduğu karar alma, muhakemede bulunma ve yaratıcılıklarını kullanma fırsatından yoksun kalırlar.

Her ne kadar “Taylorizm” olarak adlandırılan bu anlayış artık iş çevreleri tarafından modası geçmiş olarak görülse de, Harry Braverman’ın Labor and Monopoly Capital (1974) isimli kitabında belirttiği gibi, bütün iş tasarımının temelinde hâlâ bu tarz, emeğin bilimsel yönetimi anlayışı geçerlidir. Bu durumu gözlemlemek için Amazon depolarına ya da McDonalds mutfaklarına gitmenize gerek yok. Yöneticiler tarafında kurgulanmış belli senaryolara dayanan ve kota usulü çalışılan satış işleri gibi pek çok işte bilimsel yönetim unsurları ön plandadır. Yöneticiler karar verir, çalışanlarsa o kararlara uyum sağlar.

Bir işyerinde özgürlük ve takdir yetkisi her zaman yönetimle çalışanlar arasındaki en temel ihtilaf olmuştur. İşçi hareketinin tarihçesine bakıldığında emek sürecini kimin, nasıl şekillendireceğine dair sayısız çatışma örneği karşımıza çıkar. Fakat bu çatışmalar, nitelikli bir işin nasıl olması gerektiğine dair pek bilgi vermezler. Kant’ın öne sürmüş olduğu “üretken belirsizlik” ve belirsizliğin kurallara uymak suretiyle değil de muhakeme yetisine başvurmak suretiyle giderilmesi fikri, bu duruma bir netlik getirir.  Ama elbette nitelikli bir iş, sadece muhakeme yetisini kullanmak demek değildir. Karşılığında tatmin edici bir ücret ödenmiyorsa orada nitelikli bir işten bahsedilemez. Dolayısıyla Kant’ın teorisi bizi “daha fazla iş” çağrısını yinelemeden evvel düşünmeye sevk eder: tamam, daha fazla iş ama nasıl bir iş?

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

Tyler Re’nin Aeon Magazine’de yayınlanan “Freedom at Work” isimli yazısından kısaltılarak çevrilmiştir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024