Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Nisan 2021

Öykü

Abdo Döver

Erhan Tığlı

Paylaş

1

0


Kentin gürültüsünden, kirliliğinden bıkmış usanmıştım. Doğaya açılmak, orada yeşilliklerin kucağında şiirler, öyküler yazmak, çiçeklerle çiçek olmak, bütünleşmek istiyordum. Bu düşüncemi amcama açınca yüzüme gülerek baktı.

“Benim de tam senin aradığın gibi bir yerim var. İstersen oraya gidebilirsin” dedi.

Kuşkuyla yüzüne baktım. “Doğru söylüyorum, dedi. Yalan sanma. Ama kimseye söylemeyeceksin burayı. Hele yengen asla duymasın.”

Niye, der gibi yüzüne baktım.

“Burayı ben ondan gizli aldım. Arada sırada kaçamak yapıp, oraya gidiyorum” diye konuştu. “Anlarsın ya” diyerek göz kırptı.

Sonra telefona sarıldı, birisine şifreli bir şeyler söyledi ve bana döndü:

“Tamam. Müsaitmiş. Yarından itibaren bağ evi emrine hazır olacak. Merak etme. Buzdolabında yeteri kadar yiyecek, içecek var. Sen de giderken bir şeyler götürürsün. Her taraf yeşildir. Temiz hava, bol gıda bakalım sana neler yazdıracak?” dedi, omzuma vurdu.

Ertesi günü zor ettim. Kahvaltımı çabucak yaptıktan sonra evin anahtarını amcamdan alıp hemen yola çıktım. Bağ evini elimle koymuş gibi şıp diye buldum. Eşyalarımı yerleştirip bahçede dolaşmaya başladım. Amcamın hakkı vardı. Doğa yeşil yeşil yüzüme bakıyor, arılar, kelebekler etrafımda “beni yaz” der gibi uçuşuyorlardı. Çiçekler, hoş geldin diye sallanıyorlar, kuşlar neşeyle ötüşüyorlardı. Hemen kaleme, kâğıda sarılıp bir şeyler yazmak istedim ama bu güzellik beni öyle büyülemişti ki, içimden birçok şey geçtiği halde, şiirsel duygularımı kaleme dökemiyor, kâğıda aktaramıyordum. Sonra yazarım diye düşünerek bahçede gezinmeyi sürdürdüm. Sağda solda birkaç bağ evi vardı ama çevrede kimse görülmüyordu. Doğanın sesini dinleyerek yürüdüm.

Bir süre sonra kulağıma bir insan sesi geldi. Bir genç kızın acıklı bir şarkı söylediği anlaşılıyordu. Dinledim ama ne dediğini anlayamadım. Şarkıyı söyleyen kız da meydanlarda yoktu. Şarkı sesi soldaki bağ evinden geliyordu. Sesin olduğu yere gittim. Karşıma bir duvar çıktı. Ses daha belirginleşti ama gene ne dediğini anlayamadım. Merakla duvara tırmanıp baktım. On üç-on dört yaşlarında gösteren bir genç kız bahçede şarkı söyleyerek mahzun mahzun dolaşıyordu. Şarkısını bitirince dayanamayıp alkışladım. Ürkek bir bakış fırlattı, korkuyla yana sıçradı. “Korkma. Seni ürküttümse özür dilerim. Şarkıyı öyle güzel söylüyorsun ki, çok beğendiğim için, dayanamayıp alkışladım” diye gülümsedim.

Şimdiye dek hiç kimseden böyle güzel bir söz duymamış olacak ki, dediklerime inanamadı, “Sen beğendin?” diye konuştu. İnandırıcı bir sesle, “Beğendim ya, dedim. Çok güzel söylüyorsun. Sesin de çok güzel doğrusu.” Dudak büktü, “Güzel?” dedi. “Güzel ya, dedim. Şarkın da güzel, sen de güzelsin.”

Sevinçle, “Ben güzel?” diye sordu.

“Gerçekten güzelsin. Kentli kızlar gibi yapmacık değilsin, doğalsın” dedim.

Utandı, mahcup bir gülüşle önüne baktı, “Sen doğru söylüyor?” dedi.

“Doğru söylüyorum, dedim. Yalan söylüyorsam böyle olayım” diyerek ağzımı yüzümü gülünç şekillere soktum, gözümü şaşılaştırdım. Bir kahkaha attı. Sonra ayıp bir şey yapmış gibi eliyle ağzını kapadı, bağ evine doğru korkuyla baktı.

“Ne dediğini anlayamadım ama içli bir sesin var. Yürekten söylüyorsun. Çok beğendim. Hadi bir şarkı daha söyle” diyerek yaralı ceylanları andıran yüzüne baktım.

Bağ evine bir daha baktı, gözleri korkuyla büyüdü, “Olmaz! Abdo döver” diye bağırarak oraya doğru koştu, gözden kayboldu.

Ertesi günü gözlerim bahçede onu aradı ama ortalıkta görünmüyordu nedense. Şiir yazmayı unutmuş, bu gizemli kıza odaklanmıştım. Kimdi, burada ne arıyordu, annesi babası neredeydi? Bağ evlerinde yaşlı bir adamdan başka kimse yoktu. O da ya uyukluyor ya da bahçedeki fidanları, çiçekleri suluyordu. Aradan saatler geçtiği halde kızı görememenin hüznüyle ağzımdan şu şarkı dökülüverdi:

“Söyleyin yıldızlar sevgilin nerde?

 Beklerim onu ben pencerelerde.”

Tam şarkımı bitirmiştim ki, bir alkış sesi geldi. Arkasından küçük sevgilimin, “Güzel! Güzel!” dediğini duydum. Duvardaki deliğe ağzını dayamış, orada sesleniyordu.

Ben de deliğe ağzımı dayadım, “Senin kadar güzel mi?” diye sordum.

“Yok, ben güzel değil, sen güzel” dedi.

“Dünden beri nasılsın?”

“Ben iyi. Sen de iyi?”

“İyiyim. Seni gördüm daha iyi oldum. Adını sormayı unuttum dün. Adın nedir?”

“Sen ne yapacak adımı?”

“Öğrenmek istiyorum.”

“Yok, öğrenme sen benim adım. Senin adın ne?”

“Madem sen adını öğrenmemi istemiyorsun, o zaman sen de benim adımı öğrenme. Yalnız şunu iyi bil ki, adın ne olursa olsun, ben sana ceylan diyeceğim.”

“Ben sana ne diyeceğim?”

“Sen de bana baylan de.”

“Baylan mı, o da ne?”

“Senin adınla uyaklı olsun diye uydurdum bu adı. Ceylan ve Baylan!”

“Uyak? Ha, uyaklı. Ceylan ve Baylan! Ceylan ve Baylan! Güzel.”

“Sen buralı değilsin galiba.”

“Yok, değilim buralı. Köydenim. Uzak, çok uzakta köyüm. Suriye’ye yakın.”

“Ne işin var buralarda öyleyse?”

“İş mi, yok benim işim.”

“Kim getirdi seni buralara?”

“Gözlerinden bir korku bulutu geçti:

“Abdo getirmiştir” diyerek gider gibi yaptı.

“Dur, nereye gidiyorsun?” diye bağırdım.

Eliyle sus işareti yaptı, içini çekti.

“Tanışma törenimiz bitmedi daha” diyerek elimi uzattım. “Ver elini” dedim.

“Ne olacak el?” diye sordu.

“Tanışan kişiler el sıkışırlar, dedim. Uzat elini.”

“Yok. Abdo döver” diye fısıldadı.

“Canım, el sıkışmaktan ne çıkar, Abdo bunun için seni niye dövsün?”

“Sen bilmezsin. Döver o, döver!” diye başını salladı.

“Abdo nereden görecek, bilecek? Hadi ver elini. Dostlar, arkadaşlar el sıkışır, tokalaşır. Kural budur” diye üsteledim, elimi salladım.

Elime şöyle bir dokundu:

“Biz seninle arkadaş, dost?” diye sordu.

“Tabi ya, dedim. Hiç arkadaşın, dostun yok mu senin?”

Elini uzattı, elime dokunup çekti. Bunu birkaç kez yineledi. Hüzünlü bir sesle:

“Arkadaş, dost, hepsi de köyde kaldı” diye içini çekti.

“Merak etme. Ben hepsinin yerini tutarım. Sana onları aratmam” diye konuşarak elini sımsıkı tuttum. Önce sesini çıkarmadı. Bu temastan memnun olmuşa benziyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Derken değişti, korkuyla gerildi. Aklına Abdo ve onun uyguladığı şiddet gelmiş olmalı ki, birden silkindi, elini elimden kurtardıktan sonra, “Abdo döver! Abdo döver!” diyerek bağ evlerine doğru koştu.

Ertesi güne kadar hiç ortaya çıkmadı.

Bu iletişimimiz birkaç gün ayni biçimde sürüp gitti. Dışarıda buluşma, konuşma teklifimi, “Abdo döver” diye şiddetle reddediyordu. Kendisini daha iyi görmek için duvarın üstüne çıktığımda görecekler diye ödü kopuyor, eliyle inmemi işaret ediyor, inmezsem gideceğini söylüyordu. Ben de çareyi duvardaki deliği daha da genişletmekte bulmuştum. Daha çok şarkılarla anlaşıyorduk. Sorularıma kısa yanıtlar veriyor, elini birkaç dakika tutmama ses çıkarmıyordu ama daha yukarılarda dolaşmama kızıyordu.

Doğanın kucağında yaşıyordum. Oysa yazdığım şiirler hep ceylanlı oluyordu. Bunları kendisine okudum. Anlayamadı. Belli ki Türkçesi, kültürü yetersizdi. Sadece şiirlerimde kendisine seslendiğimi, ilgimi, sevgimi dile getirdiğimi sezebiliyor, şiirim bitince, “Güzel” diyerek el çırpıyor, yüzüme sevgiyle bakıyordu.

 ***

Günlerden bir gün gizemli sevgilim ortalarda görünmedi. Duvardan bakınca bağ evinde olağanüstü bir durum olduğunu gördüm. İçerdeki adam sayısı çoğalmıştı. Telaşla oraya buraya gidip geliyorlar, hazırlık yapıyorlardı. Herhalde önemli birisi gelecekti. Derken iri yarı, iyi giyimli, elli yaşlarında bir adam kapıdan içeri girdi. Kendisi için kurulduğu belli olan sofranın başköşesine kuruldu. Adamları saygıyla eğilerek elini öptüler, sağında, solunda yer aldılar. Ceylanım da meydana çıktı. Süslenmiş, makyaj yapmış, güzel bir giysiye bürünmüştü. Adamın elini öpmek istedi ama o öptürmedi, kızı kendine doğru çekip iyice sardı, kucakladı, kokladı. Kolunu omzuna atıp okşamaya başladı. Arada bir elleriyle Ceylanıma yemek yediriyor, kahkahasıyla yeri göğü inletiyordu. Sevgilimin onun ikramını reddetmemesi, yanından uzaklaşmaması canımı sıkmıştı. Hele süslenip püslenmesi, makyaj yapması, bana elini vermeye bile nazlandığı halde bu iğrenç adamın yılışmalarına ses çıkarmaması midemi bulandırmıştı.

Bir yandan da, “Belki bir akrabası, çoktandır görmediği, özlediği dayısı, amcasıdır. Ne var bunda? Kıskançlık etme boşu boşuna” diye kendimi avutmaya çalışıyordum. “Bu adam çok çekindiği, korktuğu Abdo olmasın? Kendini onun yerine koy bakalım. Nasıl rol yapmazsın, yüzüne gülmezsin?” diye düşündüm ama olmadı, mide bulantım geçmedi. Küçük ceylanımı bu çam yarmasının yatağında hayal edince cinler tepeme çıkıyordu.

Böyle kara kara düşünerek, kızarak, sakinleşmeye, aklıma kötü şeyler getirmemeye çalışarak, kıskançlıktan kudurarak sabahı zor ettim. Ertesi günü, o kadar beklediğim halde bahçeye çıkmadı. Gece ise o kıllı herifle yeme içme muhabbetine devam etti. Üstelik bir de ona şarkılar söyledi, oynayıverdi. Bu olay beni büsbütün çileden çıkardı. Uykum kaçtı. Daha fazla dayanamadım. Sabahleyin amcamın yanına geri döndüm. Niye geldiğimi soranlara, biraz alışveriş yapıp birkaç gün sonra tekrar oraya döneceğimi söyledim. Yalan da değildi hani. Ceylanımla konuşmak, hesap sormak için can atıyordum. Temiz başlayan bir ilişkiyi böyle bıçak gibi kesivermek iyi olmazdı. Belki yanılıyordum. O adam çok sevdiği bir akrabasıydı. Kıskançlık gözümü kör etmiş, pireyi deve yapmıştım.

“Artık o herif gitmiştir. Ceylanımla eskiden olduğu gibi bahçede konuşur gülüşürüz” diye düşünerek, üç gün sonra bağ evinin yolunu tuttum. Belki yalnız görebilirim umuduyla bağ evlerinin önünden geçtim. Evde hiçbir hareket yoktu. Kapının önünde, ceylanıma bekçilik eden yaşlı adam ağlıyordu. Yanına sokuldum, niçin ağladığını sordum. Hiç sesini çıkarmadı, ağlamayı sürdürdü. Acıdım, teselli etmeye çalıştım. Omzunu okşayarak:

“Derdin nedir amca? Söyle de derdine derman olalım, çare arayalım” dedim.

Gözyaşları arasında, “Benim derdime kimse çare bulamaz. Çok büyük bir kabahat işledim” dedi, içini çekti.

“Çaresi bulunmayan dert azdır. Söyle, neymiş bu işlediğin kabahat?” diye sordum.

“Yoktur çaresi. Ağam beni affetmezse bu dünyada yaşamak bana haram” diye hıçkırdı.

“Belki ben onun seni affetmesini sağlayabilirim. Söyle suçun nedir?”

“Ağamın emanetini iyi koruyamamışımdır.”

“Emanet mi, hangi emanet?”

“Buradaki kıza iyi bekçilik edememişimdir. Abdo ağam da haklı olarak beni dövmüştür. Ayağının altına almış, çiğnemiştir.”

“Ne olursa olsun, senin yaşındaki adam dövülmez. Ayıptır. Kızı koruyamadın da ne oldu, başına kötü bir şey mi geldi?”

“O ağadır. Cezamı vermiştir. Abdo kabahat işleyeni döver, kim olursa olsun.”

“Yoksa o kızı da mı dövdü?”

“Dövdü ya, nasıl dövmez. Bir gençle aşna fişne yapmıştır.”

“Nasıl yani, o gençle yattı mı yoksa?”

“Hayır. Eğer öyle olsaydı ağam onu da, beni de öldürürdü. Bereket versin, sadece el ele tutuşmuştur.”

“Yahu bunun için insan dövülür mü, hangi devirdeyiz? Şimdi kentlerdeki kızlar, birkaç buluşmadan sonra erkeklerle öpüşüp koklaşıyorlar.”

“Burası başkadır. Biz namusumuza düşkünüzdür. Öyle şeylere iznimiz yoktur.”

“Sanki kent kızlarının hepsi de namussuz mu? Abdo o kızın nesi oluyor, babası, amcası falan mı?”

“O kız ağamın kapatmasıdır, malıdır.”

Duyduklarıma inanamadım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.

“O kızı kendi rızasıyla mı aldı, kapattı?” diye sordum.

“Kıza rıza sorulmaz. Ağam usulen kızın ana babasına sormuştur” diye başını salladı.

“Aralarında o kadar yaş farkı var. Kız onun çocuğu yaşında ve kapatma olmaya zorlanıyor. Şu namus anlayışına bak” diye homurdandım, bir küfür savurdum.

Bereket versin ki adam kendi derdiyle meşgul olduğu için duymadı, yoksa namusuna dokunurdu, ağasına laf söylemem, sövmem...

“O kız nerede şimdi?”

“Abdo ağam alıp götürmüştür. Beni de burada yalnız bırakmıştır. Ağam artık bana güvenmiyor. Emanetini iyi koruyamamışımdır. Kabahatim büyüktür.”

“Ağanın kızı nereye götürdüğünü biliyor musun?”

“Bilmem. Bilmek de istemem. Bana söylememiştir. Ağamın bin tane yeri vardır.”

“Bilmesen de bir tahminde bulunabilirsin.”

“Ağam boşboğazlık edeni, emrini yerine getirmeyeni döver. Söyleyeceğim budur.”

Şöyle bir düşündüm. Kızın yerini öğrensem ne olacaktı, koskoca ağayla nasıl başa çıkabilirdim ki? Hadi kızı elinden çekip aldım diyelim. Liseyi bitirmiş ama üniversite sınavını kazanamamış, işi gücü, arkası olmayan bir gencim. Kıza nasıl bakabilirim? Ağayı yetkili makamlara şikâyet etsem hani kanıt, hani tanık? Ağa kızı öyle korkutmuştur ki, bizimki ben kendi isteğimle onun yanındayım, halimden memnunum. Beni dövmedi bile diyebilir.

Bir of çekerek yürüdüm. Yaşlı adam kuşkuyla, “Yoksa o kızın elinden tutan genç sen misin?” diyerek elini beline götürdü. Ağaya kendini affettirmek, ona yaranabilmek için beni harcayabilirdi böylesi. Korkuyla, “Yok canım. Ben buralara ilk defa geliyorum. Yoldan geçerken senin ağladığını gördüm de haline acıdım, ondan durdum” dedim.

“İyi öyleyse. Bana sen değil, ağa acısın. Başka bir şey istemem” diye içini çekti.

Buralarda daha fazla durmanın tehlikeli olacağını düşünerek geri döndüm.

Yaşlı adam arkamdan, “Nereye gidiyorsun, hani ağamın beni affetmesine yardım edecektin?” diye bağırdı.

Yolda kendi kendime, “Asıl ağa senden, bizlerden özür dilemeli. Küçücük kızları köle gibi kullanamamalı. Ama bu devran böyle sürdükçe, Abdo Ağa seni de, beni de daha çook döver” diye mırıldandım.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024