Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Ağustos 2020

Öykü

Acı Hasat

Cansu Selçuk Çağlar

Paylaş

4

4


Koştum, koştum. Kotum bacaklarıma yapışmış, dilim damağım kurumuştu. Çekirge’ye inen yolun başındaki çeşme imdadıma yetişti. Ağzımda atan kalbime ellerimle su içirdim. Sakinleşir gibi oldu. Yanan yüzüme su çarptım. Yetmedi, kavrulan başımı çeşmenin altına verdim. Koşarak fırına vardığımda saçlarım neredeyse kurumuştu. Nefes nefese içeri daldım. Çıtır ekmek kokulu cehennem sıcağı yüzüme vurdu.  Hasan Amca oturduğu sandalyeden fırlayarak kalktı. “Fatih, sen? Bu ne hal?” diye telaşla sorarken gözlerini terden lacivert olmuş mavi tişörtümden alamadı. “Hasan Amca, babam iyi değil. Dershaneden geldim, baygın gibiydi. Doktora gidelim dedim, istemedi. Hemen git, Hasan’ı getir bana dedi, başka şey demedi.” Hasan Amca’nın bakışları gölgelendi. Önlüğünü çıkarıp duvardaki çiviye astı. Pişen ekmekleri hızla çekip boşaltırken kulağı bizde olan elemanına, “Ben çıkıyorum, çabucak gelirim,” dedi, bu emrivakiye ayıracak çok az vakti olduğunu baştan belirterek.

Kahvehanenin önündeki arabayı işaret etti. Çocukken, Ahmet’le içine kurulduğumuz, altına saklandığımız, üstünde biriken karlardan cephanelik hazırlayıp mahalledeki çocukların alayına meydan okuduğumuz kartopu savaşlarında siper olarak kullandığımız arabaya bindik. Kan ter içinde geldiğim yolu, adeta zamanda yolculuk yaparak dönüyordum. Sıcaktan yanmış arabada buz gibi bir sessizlik vardı;  acı ve keder yüklü hayatların vakitsiz hasadına ağlayan Muradiye sessizliği. İkimiz de Ahmet’i düşünüyorduk. Yüzyıllardır aynı kalmayı başarmış sokarlardan geçerken, yitip giden ne varsa hâlâ oradaymış gibi hissediyorduk. Eski, küçük dükkânlar ve kıraathanelerin uzayıp gittiği yolda, tanıklık ettiği zamana meydan okuyan evlerden birinde biz, hemen köşeyi dönünce de Ahmetler otururdu. Babamla Hasan Amca, yediği içtiği ayrı gitmeyen iki dost ve iş ortağıydılar. Tarihi bir fırını işletiyorlar ve tüm Bursa’da şube açmayı hayal ediyorlardı. Sonra bir gün araları bozuldu, ortaklık bitti. Her gün görüştüğümüz insanlarla yabancı olduk. Ahmet’le buluşmak için günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Onun, uzun süredir hasta olduğunu duyduğumda ziyaretine gitmiş, kimseyi bulamamıştım. İstanbul’da bir hastanede olduğunu öğrendim sonra,  zamanla yokluğuna alıştım. Öldü dediklerinde, sessizce ağladığım ve Hasan Amca istemediği için babamın cenazeye katılamadığı kalmış aklımda. Bir de babamın geceleri kan ter içinde uyanıp anneme anlattığı kâbuslarından üstüme sıçrayanlar; mezar kazan ekmek kürekleri, kömüre dönmüş ekmekler, tüm duyuları köreltecek kadar kesif bir yanık kokusu. Sonrası kopuk.

Şimdi yanı başımda huzursuz kırgınlığını, öfkesini ve acısını derinden hissettiğim Hasan Amca’yı en son ne zaman gördüğümü anımsamaya çalıştım. Çarşıda karşılaştığımızda birbirimizi görmezden geldiğimiz anlar dışında bir şey hatırlayamayınca, aklımda hep çocukluğumdaki gibi kalmış olmasına şaşırmadım. Oysa yaşlanmıştı, önce gülerek bakan gözlerindeki ışık vazgeçmiş olmalıydı Hasan Amca’dan, sonra kıvırcık kara saçları. Elleri de geri durmamıştı. Bir zamanlarımın baba yarısı büsbütün yarım göründü gözüme, ben büyümüştüm, Ahmet çocuk kalmıştı. Babam ölüm döşeğindeydi. Aynı mahallede birbirimize asırlar kadar uzak, servilerin gölgesinde sıra sıra dizili eski mezar taşları kadar soğuktuk.

Muradiye Külliyesi yanımızdan geçip giderken, son bir yıldır babamın hallerini düşündüm. Kahvede bulamadığım günlerden birinde burada olduğunu fark etmiş, daha sonra her aradığımda aynı yerde bulmuştum, Mezar Taşları Müzesi’nin hemen yan tarafında bir servinin altında. “Baba, burada ne arıyorsun Allah aşkına?” diye sorduğumda kısacık cevaplamıştı. “Huzur.” Daha bir şey sormayacaktım, ama o parmağıyla türbeleri işaret edip, “Günahsız sabiler yatar orada, sabırla sırasını bekleyen yiğit şehzadeler, rahmet üstüne huzur olup yağsın da, yaşadıklarından arınsın diye mezarının üstü kapatılmasın isteyen bir sultan yatar,” dedi.  Sandukanın üstünün toprak oluşu bu yüzdenmiş demek diye geçirdim içimden, babamın koluna girip eve getirdim.

Yine ortalarda olmadığı bir gün annem, “Arar tabii, yaşayanlarda kıymetini bilemediği huzuru ölülerde arar,” diye söylenerek dolaşıyordu evin içinde. “Kötüyüm deyip çalışmayı bıraktı, hepten kötüledi. Sabah akşam ruhlarla kala kala ruh gibi oldu,” diye ekledi. “Ya anne, haksızlık etme ama...” diye başladığım lafımı ağzıma tıkarak. “O düşünecekti haksızlık ederken, böyle sabah ezanıyla çıkıp vicdan azabını nereye gömeceğini düşünmezdi o vakit,” dedi.

Babam ve Hasan Amca’nın yolları ayrıldığında, Ahmet’in yokluğu benim canımı nasıl yaktıysa, annemi de benzer bir acı dağlamıştı. Meryem Teyze’den kalan ve nasıl başa çıkacağını bilmediği boşluğu aldı, babamla arasına koydu.  Hayal meyal, babamın, “Ortaklığı ayırmasaydım, dededen kalma işi çoktan batırmıştım. Sünger gibi para emiyordu hastaneler,” diye bağırdığı, annemin ağladığı kavgalar hatırlıyorum.

Öyle gerilere bakıyordum ki, bizim sokağa girip park edişimizi görmemişim. Arabadan inip hiç oralı olmadığımı gören Hasan Amca’nın içeri uzattığı başı ve üstüme kilitlenen bakışlarıyla irkilerek kapıyı açar açmaz dışarı attım kendimi. Apartmana girdik. Derin sessizliğin ağırlığını, basamakları çıkan adımlarıma verdim. Merdiven boşluğunda yakılandı durdu sessizlik. Üçüncü kattaki ilk kapıya gelince sustu. Annem, “Hoş geldin,” dedi sessizce gözlerini yere indirerek. Ayakkabılarını çıkaran Hasan Amca’yı babamın yattığı salona buyur etti. Babam yarı baygın uyuyor gibiydi. Annem, “Kalk, bak Hasan geldi,” diyerek uyandıramayınca omzundan sarstı babamı. Babamın zorlanarak açtığı gözleri ışıksızdı.  Son bir gayret uzanıp elini tuttu Hasan Amca’nın. “Ahmet’in tedavisinin ne kadar süreceği belli olmayınca korktum,” dedi. Sesi çok uzaklardan gelir gibi boğuk ve titrekti.  “Böyle olacağını bilemedim Hasan. Ahmet’in vefatıyla ben de dağıldım,” diyebildi hırıltılar arasında. Nefes alamaz gibi olunca, bir yudum su verdi annem. “Yorma kendini şimdi, konuşuruz sonra,” dedi Hasan Amca. “Sonrası yok! Affet ki, rahmet yağabilsin üzerime,” diye fısıldadı güçlükle. Hasan Amca yutkundu, “Affetmek Allah’a mahsus, Rıza.  O, affetsin hepimizi,” diyebildi güçlükle.

Hasan Amca gittikten üç saat sonra ruhunu teslim etti babam. Cenazesine gelen eski ortağı ve eşini meraklı gözlerle süzdü mahalleli. Üniversiteyi kazanamadığımı öğrendikten bir hafta sonra Hasan Amca’nın yanında çalışmaya başladığımda ise herkes alışmıştı doldurmaya çalıştığımız boşluğa. Elbette dolmuyordu. Eksilmiştik bir kere, ama başka türlü çoğalmayı beceremiyordu işte insan. ‘Sabrın acı meyvesi’, yaşarken huzura ermenin güzelliğini hiç unutturmayacak kadar buruk bir tat bırakıyordu ruhlarımızda.

YORUMLAR

Emine aysun Korkmaz

Okurken bir sürü pismanliklar bogazima geldi, oturdu. Kalemine sağlık sevgili Cansu👏

31 Ağustos 2023

Nuri Sönmez

Ellerine, gönlüne sağlık son günlerde okuduğum harika bir öykü.

22 Ağustos 2020

Ceren Gökkuş

İçimi burktu.. Tebrikler

22 Ağustos 2020

Emine aysun Korkmaz

Okurken bir sürü pismanliklar bogazima geldi, oturdu. Kalemine sağlık sevgili Cansu👏

31 Ağustos 2023

Öne Çıkanlar

Ahmet Ümit Yalnız DeğildirT. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024