Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Kasım 2024

Hayat

Zeynep Duygu Ağbayır: Neden Feministim?

Haden Öz

Paylaş

1

0


İslami feminizmle tanıştığımda, bu kavramın kafamda nasıl bir yere oturduğunu düşünmeye başladım.

Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor. 

Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor. 

Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar. 

Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk. 

Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir. 

Zeynep Duygu Ağbayır: Feminizm, yalnızca toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ve toplumsal cinsiyet rollerine karşı bir duruş değil, aynı zamanda kapitalizm ve patriyarkaya karşı bir mücadele ve dayanışma biçimidir. Eşit bir yaşamı savunurken, ataerkil sistemi eleştiren bir yaklaşım geliştirir; bu da feminizmin yalnızca bireysel bir çaba değil, çok daha geniş bir toplumsal hareket olduğunu gösterir. 

HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?

ZDA: Bir cemaatin Kuran kursu hocalarından biriydim. Hadis, fıkıh, kelam derken kafamda çok fazla soru işareti oluşmaya başladı. Neyse, bu sorulara cevap bulamayınca kovuldum. Sonra politik hareketlerle, örgütlerle tanıştım. Bir dönem sonra Antikapitalist Müslümanların kurucularından biri oldum. Ardından politik kadınlarla karşılaşmalarım başladı derken feminizm ve din tartışmaları gündemime oturdu. O dönem hükümet dini argümanları çok kuvvetli kullanarak toplumu şekillendirmeye çalışırken, başka bir kesimin de Müslümanları dışlamaya başlaması beni arada bırakmıştı. Başörtülü ve pardösülü bir kadın olarak muhalif ve politik hareketlerin içinde yer aldığım için sürekli inancımla tartışma konusu haline geliyordum. Başlarda “hem muhalif hem dindar” bir figür olarak göklere çıkarılırken, bir başka kesimden de başörtümü çıkarmam için tehditler almaya başladım. “Müslümansan nasıl muhalif oluyorsun?” “Müslümansan feminist, feministsen Müslüman olamazsın.” 

Aklımda her şeyin yerine oturmaya başladığı bir dönemde, çevremde sürekli kafamın karışık olduğunu ima eden “akil(!) insanlarla karşılaşıyordum. Görünür biri olmanın başa bela olduğunu da o süreçte öğrendim. İslami feminizmle tanıştığımda, bu kavramın kafamda nasıl bir yere oturduğunu düşünmeye başladım. İslam'ın feminizme ihtiyaç duymadığını düşünüyordum; fakat yine de feminizm üzerine okumalar yaparak bu serüvene adım attım. O dönemde hem İslam’ın farklı din yorumlarını araştırıyor, hem de feminizmin Orta Doğu’da yaşayan kadınların dertlerini anlamayacağına dair bir önyargıyla ilerliyordum.

İslami feminizmin bu kadar çok tartışılmadığı, ancak Müslüman kadınların kadın mücadelesinde yer aldığı uzun bir dönemi öğrenmiş oldum. bell hooks’un Feminizm Herkes İçindir kitabı o zamanlar çok popülerdi ve okuduğum ilk feminist kitaptı. hooks’un siyah bir kadın olması, bu kitabı okumamda etkili oldu.

Zamanla feminist teorinin genişlemesini izlemekten keyif almaya başladım. Durağan değil, aktif tartışmaların havada uçuştuğu bu politik hareket, karma yapılardan çok daha güven verici hissettirmeye başlamıştı. İslam’ın feminizmle tartışan veya kesişen yerlerini araştırmak başlangıçta çok işime gelmese de, bu yola bir kere çıkmıştım. Artık geleneksel İslam'ın Rabb'inin benim Rabb'im olamayacağını hissediyordum; bu kadar eşitsiz bir geleneksel din yorumuna karşı söylem üreten başka dindarları, teologları araştırmaya başladım. (Bu süreçte ara ara ateizme gidip geldiğim de olmuştur. :))

Benim gibi düşünen Müslüman kadınların başka ülkelerde de ne kadar çok olduğunu fark ettim. Bizim bu kadar yok sayılmamızın sebebi, düzen kurucuların ataerkiyi temel alarak sistemi şekillendirmesiydi; ancak bu düzene itiraz eden bir kesim tarafından da yine yok sayılan kimliklerden biriydik. Görünmez gibiydik. Müslüman kadınların mücadelesinin çok silikleştirildiğini düşündüğüm bir süreçti. Türkiye’de ise şüphesiz tarafların en nefret edilen kesimi başörtülü müslüman kadınlardı. İktidara olan öfke, özellikle başörtülü kadınlar için yine zor bir dönemi başlatmıştı. Müslüman kadınların dine karşı din mücadelesinin hep olduğu bir tarihimiz var ve feminizm de tam burada devreye giriyordu. 

İçinde bulunduğum Sünni muhafazakâr çevrede sürekli olarak kendimi ve diğer kadınları savunma ihtiyacı hissettim.

En belirgin kırılmalardan biri, babamın ölümünden sonra annemin yaşadığı süreçte oldu. Annem, dar ve muhafazakâr bir çevrede "dul" etiketiyle yaşamaya zorlandı. En basitinden kırmızı bir elbise giymek istediğinde bile, çevresinden gelen "Sen dulsun, artık böyle renkli giyinme," gibi kınamalarla karşılaştı. Annem ise babamın ölümünden sonra ilkokul diplomasını aldı, çocuklarından ona okuma yazma öğretmesini istedi sonra gidip ehliyet aldı şimdi lise diploması da var :) Sonra iş hayatına girdi, o zamana kadar en iyi bildiği şey yemek yapmaktı,  aşçı olarak çalışmaya başladı ve sürekli pratik çözümler üreten bir kadın vardı hayatımda. Bu durum, bana toplumsal normların kadınları nasıl kalıplara hapsettiğini çok net gösterdi. O zaman 15 yaşındaydım. Aynı zamanda, çocukluğumdan itibaren çevremdeki kadınların sürekli olarak baskı gördüğüne, sınırlandırıldığına ve ötekileştirildiğine tanık oldum.

Bu deneyimlerle büyürken, çevremdeki eril düzenin her bir parçasına itiraz eden, o ses çıkaran kız çocuğundan genç kadına ve yetişkine dönüştüm. İçinde bulunduğum Sünni muhafazakâr çevrede sürekli olarak kendimi ve diğer kadınları savunma ihtiyacı hissettim. Bu mücadele, neşe içinde yapılan bir seçimden ziyade zorunluluğa dayanan bir duruştu. Susmak benim için bir seçenek olmadı, karakterim suskun kalmayı kaldıramıyor ondan da olabilir. Bu yüzden, kırılma noktalarımın hepsi bana mücadele etmenin bir zorunluluk olduğunu öğretti.

HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cins olduğunun bilincine varması ne derece mümkün?

ZDA: Aslında çevremdeki kadınların mücadelesine duyduğum hayranlıkla çok ilgisi var bu farkındalığımın. Çocuk yaşımdan beri sorguluyordum. Çocukken oje hiç sürmedim, kıyafetlerim hep kapalıydı; yüksek sesle kahkaha atmamın ayıp sayıldığı, oturuş biçimimden bile eleştirildiğim bir ortamda büyüdüm. Neredeyse ayak bileklerime kadar uzanan okul eteğimi kıvırmam bile sorun oluyordu. Evde, son sözü bir erkeğin söylemesi, bütün tartışmalarda günün sonunda kaybedenin hep kadın olması bir tesadüf olamaz. Ama feminizmin bizim gibi ailelere ulaşmamış olması da ayrı bir tartışma konusu; o yüzden o kısmına girmeyeceğim. Arkadaşlarımla konuşurken annemin, el yordamıyla zaman zaman benden çok daha iyi bir feminist olduğunu anlatıyorum. 

Nasıl bir kız çocuğu, nasıl bir kadın olmanız gerektiğini aile, devlet ve elbette kültürleşen din şekillendiriyor.

İş yerinde, aynı iş gücünü üretsen de bir erkekten daha az maaş aldığını annemin pastanede kete,börek yaparken çıkardığı kavgadan biliyorum. “Nasıl daha az para alırım? Ben de evin reisiyim, ben de beş çocuğa bakıyorum,” dediğinde ne demek istediğini anlamıştım. Gençliğimde ne kadar savaşçı olduğumla övünürdüm sanırım savaşçı olmanın yüceltilmesi ile alakalı :)  Zamanla evde, işte ve birçok alanda kendim olabilmek ve varlığımın yargılanmadığı bir hayat için mücadele ettiğimi fark ettim. Bu bir mecburiyetti. Feminizmle güçlenirken, bir yandan da davranışlarıma, dilime, alışkanlıklarıma yapışmış ataerkil izleri kazıyıp atmak için çabaladığım bir süreç yaşadım – ve bu süreç hâlâ devam ediyor.

HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer?

ZDA: İçine doğduğumuz aile, hiçbirimizin tercihi değil, kaderidir ve “Allah’ın bildiği vardır” öğretileriyle büyütüldüm. Bu yüzden aile konusu bizim evde sorgulanamazdı; tıpkı devlet gibi. Birbirlerine nasıl da benziyorlar yapısal olarak, değil mi? Nasıl bir kız çocuğu, nasıl bir kadın olmanız gerektiğini aile, devlet ve elbette kültürleşen din şekillendiriyor. Bir dini sohbette, “Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler ona lanet eder” (Ebu Dâvud, Nikâh 41, 2141) uydurulmuş rivayetler anlatan bir kadın hocayla nasıl tartıştığımı hatırlıyorum. Allah nasıl bu kadar adaletsiz olabilir, diye sordum. Kadının sırtını dönerek uyumasının haram olduğunu söylediklerinde, kadının kendi isteğinin Allah’ın rızasına karşı hiçbir şansı olmadığını anladım. Bu tür uydurulmuş rivayetler, toplumda nasıl kadın olunur, sorusuna cevap olarak sürekli önümüze konuluyordu.

İslami feminizm, Müslüman kadın mücadelesi işte burada devreye giriyor... Amina Wadud, Asma Barlas, Ziba Mir-Hosseini, Fatima Mernissi, Asma Lamrabet, Leila Ahmed, Sherin Khankan, Kecia Ali ve dünyanın başka yerlerinden Müslüman kadınların, hem akademide hem de sokakta yükselen itirazlarını okumak, görmek o kadar da zor değil. Bu, meseleye nasıl baktığınızla alakalı. Tabii ki feminist mücadeleye inanmam birden olmadı. Bazen okuduğumda, dalga geçilmek için kullanılan o “Gerçek İslam bu değil” cümlesi aklıma geliyordu. Gerçek İslam’a inanmak isteyen kadınları küçümseyenler sadece geleneksel dindar erkekler de değil.

 Bu çatışma hattında, biri ikna etmeye çalışırken dışlayıcı bir dil kullanıyorsa, kendinizi o tartışmaların muhatabı gibi hissetmiyorsunuz. Çünkü, hakikat böyle savunulamaz. Geleneksel dini yorumlar, kadının ailedeki rolünü pasif ve itaatkâr bir konumda tanımlıyor ve kadınların bu konuma karşı dinin içinden itiraz eden söylemler üretmesi çok önemli. Daha az olmanız, sesinizin daha az duyuluyor olması, savunduğunuz hakikatinizin değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bizim toplumumuzda aile kültürü sır, iş birliği ile örülüyor. Sır, aile içindedir. “Kol kırılsın yen içinde kalsın” öğretileriyle aile tanımlanır. İşte feminizm o sırların özel değil politik olduğunu savunuyor. 

Peki, bu aile yapısının şeffaf, kucaklayıcı, sevgi dolu olduğunu iddia edebilir miyiz? Size suçlu hissettiren, fikrinizi söylediğinizde sesinizi kesmeye çalışan bir ortamda, varlığınızın eşit görüldüğünü iddia edebilir misiniz? İdare etme sanatını en iyi başaranlar, aile içindeki kadınlardır. Sırf kadın olduğunuz için fikirlerinizin tiye alındığı bir aile ne vaat edebilir?

Benim doğduğum dünyada aile, muhafazakâr ve erkek egemen bir kurumu temsil ediyor. Böyle bir yapının kadınlar ve çocuklar için güvenli olduğunu iddia edebilir miyiz? Nitekim kadın ve çocuk cinayetlerinde en yüksek oranın ev içinde olduğunu görüyoruz. 

Seçilmiş ailelerimiz olabilir; kimliğimizin yargılanmadığı, varlığımızın tartışılmadığı... Feminist dayanışma, bunu da örgütler. Feminist mücadele, tabii ki aileyi yıkmayı savunanlardan, yapısal olarak başka bir aile mümkün mü diyenlere kadar çeşitleniyor. Bu tartışmalar hep devam etsin bence…

Yoksul bir kadının yaşam koşulları, kaynaklara erişimi ve hayatta kalma mücadelesi, varlıklı bir kadının yaşadıklarından çok daha farklı.

HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir? 

ZDA: Kadın hareketinin tamamen sınıflar üstü bir hareket olduğuna inanmıyorum. Elbette dünyanın dört bir yanında kadınları bir araya getiren ortak bir payda var; cinsiyetlerinden dolayı ayrımcılığa, şiddete ve eşitsizliğe maruz kalmaları. Bu, dünyanın en yoksul bölgesindeki bir kadınla en zengin yerindeki bir kadını buluşturan, onları aynı safta bir araya getiren acı bir gerçek. Fakat bu ortak zeminde bile sınıf farkı derin uçurumlar yaratıyor. Yoksul bir kadının yaşam koşulları, kaynaklara erişimi ve hayatta kalma mücadelesi, varlıklı bir kadının yaşadıklarından çok daha farklı. Bu yüzden, kadın hareketi tüm kadınları kapsayacak şekilde genişlemeli ve sınıfsal farklılıkları görmezden gelmemeli. 2020'den itibaren daha da yükselen işçi direnişlerini, yeni örgütlenme biçimlerini ve kadınların bu örgütlenmelerdeki pozisyonunu tartışmalıyız.

Heidi Hartmann’a göre, sınıf mücadelesinde erkekler kadınlarla eşit bir mücadele yürütmekten kaçınıyor. Erkekler çoğu zaman kendi patriyarkal avantajlarını koruma derdinde. Bu yüzden karar alma mekanizmalarında kadınları göremiyoruz; iş hayatında, sendikalarda ya da sol hareketlerde bile hep erkekler ön planda. Kadınlar, cinsiyetlerinden kaynaklanan özgül deneyimleriyle bu yapılarda çoğu zaman “arka planda” bırakılıyor; destekleyici, görünmeyen pozisyonlarda tutuluyor. bell hooks, Feminizm Herkes İçindir kitabında, feminizmin sadece beyaz, orta-üst sınıf kadınların mücadelesi olmaması gerektiğini savunuyor. Ona göre, kadınların dayanışmasını sağlamak için feminizm yalnızca cinsiyet ayrımcılığına değil, aynı zamanda sınıf ve ırk ayrımcılığına da odaklanmalı. Ain’t I a Woman? kitabında siyah kadınların yaşadığı çoklu baskılardan söz eden hooks, “Feminizm, cinsiyetçiliği ve cinsiyetçi sömürüyü sona erdirme mücadelesidir, ama kadınların farklı sınıf ve ırk pozisyonlarını dikkate almazsak, dayanışmanın gücünü zayıflatırız,” diyerek feminizmin kapsayıcı olması gerektiğini belirtiyor. Yani hooks’a göre, feminizm tüm kadınları kucaklamalı, sınıf ve ırk farklılıklarını dikkate alarak hareket etmeli.

Gülnur Acar Savran, Kadının Görünmeyen Emeği kitabında, kapitalist sistemin kadın emeğini nasıl görünmez hale getirdiğini, kadınları ev içinde konumlandırarak emeğini değersizleştirdiğini anlatıyor. Savran, kapitalizmin kadın emeğini toplumsal alandan dışlayarak ev içine hapsettiğini ve bu nedenle kadınların sınıfsal olarak daha dezavantajlı konumda bırakıldığını savunuyor. Ona göre, “Kapitalizmde kadınların emeği, toplumsal olarak görünmez kılınarak ev içi alanda sömürülür. Bu yüzden kadın mücadelesi, sınıf mücadelesinden bağımsız düşünülemez.”

Silvia Federici de bu tartışmaya katkı sunan bir başka önemli isim. Kapitalizmin yalnızca ekonomik bir yapı olmadığını, aynı zamanda patriyarkayı güçlendirdiğini söylüyor. Ona göre, kadınların emeği kapitalizmde görünmez kılınarak değersizleştiriliyor ve kadınlar sınıfsal olarak daha da baskı altında bırakılıyor. Federici, kapitalizmin kadınları üretimden dışlayıp ev içine hapsettiğini vurgulayarak, kadın hareketinin bu sınıfsal eşitsizlikleri gözeten bir dayanışma kurması gerektiğini belirtiyor.

Kadın hareketi tüm kadınları kapsayıcı olabilmek için sınıf, ırk ve cinsiyet gibi kesişen ayrımcılıkları dikkate almalı. Zengin ya da yoksul fark etmeksizin, kadınlar olarak yaşadığımız ortak bir deneyim var; ama bu, aramızdaki sınıfsal eşitsizlikleri görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Gerçek dayanışma, tüm bu ayrımları konuşarak, birbirimizi anlamaya çalışarak ve eşit bir zeminde buluşmak için birlikte mücadele ederek mümkün olabilir.

HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı? 

ZDA:  Müslüman feminist olarak bu soruya yaklaşmak, feminizmin farklı kesimlerden gelen kadınların kendi özgün deneyimlerini kattığı çok sesli bir hareket olduğunu vurgulamak açısından önemli bence. Dünyanın birçok yerinde Müslüman feminist kadınlar, feminizmi inançlarıyla çelişmeden, tam tersine inançlarının içinden bir bakışla yeniden yorumluyor. Bu durum, kadınların dine ve kimliklerine dair sorgulamalarını yalnızca teorik çalışmalarda değil, sokakta, eylemlerde, dayanışma pratiklerinde de görmemizi sağlıyor.  Akademik dünyada ve sokak hareketlerinde Müslüman feminist kadınlar, İslam’ın çarpıtılmış patriyarkal yorumlarına karşı dururken, dinin adalet ve eşitlik öğretilerine vurgu yaparak bir direnç gösteriyorlar. Amina Wadud, Asma Barlas gibi isimler, kadınların dini metinleri yeniden yorumlama hakkını savunarak İslam’ın okunması gerektiğini öne sürüyor. Müslüman feminist kadınlar olarak, bu tarz çalışmalar ve hareketler, bizlere inançla feminizmi bir arada yaşamanın mümkün olduğunu ve patriyarkaya karşı çıkarken dinin özgürleştirici yönünü vurgulamanın önemini gösteriyor.

Müslüman feminist kadınlar olarak, bu çok sesliliğin bir parçası olmanın gerekliliğini ve önemini görüyoruz. Feministlerin, kadın hareketinin , LGBTİ+ ların verdikleri mücadelede ortak bir payda bulabiliyoruz; onların yaşadığı ayrımcılık, eşitsizlik bizim de karşılaştığımız toplumsal baskılarla aynı köklerden besleniyor. Bu açıdan bakıldığında, feminizmin bu kesişimlerini görmezden gelmeden ilerlemesi önemli. Müslüman feminist kadınlar olarak, hem kendi özgün mücadelemizi ortaya koymalıyız hem de feminizmin bütünü içinde farklı kimliklerle dayanışmayı önemsemeliyiz. Ortak bir paydada buluşabilmek için bu çok sesliliğe ihtiyacımız var. Feminizmin yalnızca seküler değil, inançla iç içe olabileceğini, aynı zamanda LGBTİ+’ları kucaklayan bir hareket olarak daha geniş bir dayanışma zemini yaratabileceğini düşünüyorum.

Sol karma yapıların, kadın meselesinde cinsiyetçi tutumlarını daha sık tartışması gerektiğine inanıyorum. Ancak bu şekilde ittifak alanlarımızın güçleneceğine inanıyorum.

HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü? 

ZDA: Hartmann, sınıf mücadelesinde kadınların taleplerinin öncelikli görülmediğini ve kadınların cinsiyetlerinden dolayı daha az “önemli” olarak değerlendirildiğini vurguluyor. Bu yüzden Marksizm ve feminizmin "mutsuz bir evlilik" içinde olduğunu savunuyor; çünkü sınıf mücadelesi adına kadınların patriyarkal yapılara karşı verdikleri mücadelenin çoğu zaman görmezden gelindiğini belirtiyor. Rowbotham ise kadınların sol ideolojilerde kendilerini “görünmez” hissettiklerini, çünkü bu hareketlerin çoğu zaman erkek bakış açısıyla yönetildiğini ifade ediyor. Angela Davis, siyah kadınların ve işçi sınıfı kadınlarının sol hareketlerde karşılaştıkları çoklu ayrımcılıkları ele alıyor. Davis, siyah kadınların ve işçi sınıfı kadınlarının sınıfsal ve ırksal ayrımcılıkla mücadele ederken aynı zamanda cinsiyetçi yaklaşımlara da maruz kaldıklarını ortaya koyuyor; siyah kadınlar ve işçi sınıfından gelen kadınlar, özgürlük mücadelesinde sıklıkla dışlanıyor ve hareketlerde bile ikinci planda tutuluyor. Davis, ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyetin birbirine geçmiş ayrımcılık mekanizmalarını tartışarak sol hareketlerde bile bu sorunların nasıl yeniden üretildiğini eleştiriyor.

Tüm bu tartışmalara baktığımızda, Türkiye de bu durumdan azade değil. Çok sık duyduğumuz bir cümle vardır: “Sosyalizm, anarşizm ya da komünizm geldiğinde devrim, kadınların eşit bir dünyaya sahip olmasını sağlayacak.” Önceliklendirdikleri, bu ideolojilerden birinin iktidara gelmesi. Ancak ben buna kişisel olarak inanmıyorum. Karma yapıların içinde kadınların görünmez emeği olduğunu ve ayrımcılığa uğradıklarını biliyorum. Sol karma yapıların, kadın meselesinde cinsiyetçi tutumlarını daha sık tartışması gerektiğine inanıyorum. Ancak bu şekilde ittifak alanlarımızın güçleneceğine inanıyorum.

HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar, hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu?

ZDA: Dünyanın dört bir yanında kadınlar, kendi hakları ve toplumsal adalet adına sokakları birer direniş alanına çevirmeyi başardı. Sadece pandemi dönemi değil, Türkiye’de OHAL sürecinde güvenlik açığının en belirsiz olduğu dönemlerde de toplumsal itirazlarımızı etmekten kaçınmadık. Kadınların seslerini kısmaya yönelik tüm çabalara rağmen, haklarını savunmak için sokaklardan daha da güçlü bir şekilde seslendik. Özellikle son yıllarda, hiçbir toplumsal hareket, kadınların cesareti ve kararlılığına yaklaşamıyor. 

Yıllardır aktivizmin içindeyim ve mücadelem, karma yapılardan feminist örgütlenmelere doğru ilerlerken, bana daha sağlam bir güven duygusu sundu. Feminist hareketin sabit durmayan, sürekli genişleyen yapısı, kendimi her zaman güçlü ve yalnız hissetmediğim bir alan yarattı. Türkiye’nin en zor dönemlerinde bile kadınlar olarak sokaktan geri durmadık, sesimizi duyurmayı başardık. Aramızda tartışmalar ve farklı yaklaşımlar elbette var; ancak yine de bir arada durmamız ve birbirimizden kopmamamız, galiba bu hareketin en güzel yanlarından biri. Bu nedenle, toplumsal hareketlerin, karma örgütlerin biz kadınlardan örgütlenme adına öğrenecekleri çok şey olduğunu düşünüyorum.

Feminizmin bu topraklarda daha derin bir kök salması için sokaklarda var olmaya devam etmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu mücadelenin nasıl ilerleyeceğini, daha güçlü bir hale geleceğini hep birlikte düşünmeli, konuşmalı ve adımlarımızı bu doğrultuda atmalıyız. Yan yana durduğumuz alanları genişlettikçe, hem kendi gücümüzü pekiştiriyoruz hem de toplumsal muhalefete daha cesur ve dirençli bir yol gösteriyoruz.

"Meyvelerini veriyor mu?" sorusunu düşününce, bambaşka ideolojik ve kültürel yapılarından gelen birçok benzemez kadının yan yana durma ve karşılaşma fırsatının arttığını söyleyebilirim. Bir arada olmayı seçtiğimiz bu durum, erkek egemen düzenin ayrıştırmak için kullandığı ayraçları, ayrıcalıkları ve ayrımcılıkları tartışabiliyor olmamız açısından çok değerli. Bu durum, kadın hareketini ve feministleri birçok karma yapıdan olumlu anlamda ayırıyor. Kolektif bir dayanışma içerisinde, bu tartışmalar ve deneyimler, kadınların daha güçlü bir şekilde bir araya gelmesini sağlıyor. Kesişimsel bir yaklaşım benimseyerek, her kadının deneyimini ve mücadele biçimini dikkate alarak, daha kapsayıcı bir feminist hareket oluşturabiliriz.

HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel, duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir? 

ZDA: "Me Too" hareketi, dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de kadınların yaşadıkları cinsel, duygusal ve ekonomik şiddeti ifşa etmeleri için güçlü bir zemin yarattı. Ancak, bu ifşa süreci sadece güçlenme anlamına gelmiyor; beraberinde kadınlar için yeni yükler ve zorluklar da getiriyor. Sosyal medya gibi hızlı ve denetimsiz bir platformda yapılan ifşalar, kadınların kimliklerinin açığa çıkmasına, mağdur suçlamalarına ve yeniden travmatize olmalarına yol açabiliyor. Bir yandan bireysel hikayelerimizin duyulması çok kıymetli; ama yapısal değişikliklere katkı sunmadıkça, bu hikayeler sadece tüketilen birer malzemeye dönüşme riski taşıyor. Aynı zamanda bu süreçte, kadınların dayanışma içinde güçlü bir ses çıkarabilmesi çok değerli. Ancak toplumsal baskılar, kadınları ifşa ettiklerinde bile susturmak için başka yollar arıyor. Bu nedenle, ifşanın sadece bireysel değil, toplumsal bir dönüşüm yaratması ve kadınların kendi içinde daha sağlam bir zeminde buluşması, ifşayı asıl güçlü kılan şey olacak.

HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın? 

ZDA: Bu konuda mesafeliyim. Feminist mücadelenin öncelikli olarak kadınların hakları ve deneyimleri üzerinden şekillenmesi gerektiğini önemsiyorum. Erkeklerin bu sürece katkı sunmalarının daha çok kendi alanlarında, imtiyazlarını ve toplumsal rolleri sorgulayarak mümkün olabileceğini düşünüyorum. Profeminizm, erkeklerin patriyarkayla hesaplaşmaları için bir yol olabilir. Erkek egemenliğini, erkeklerin kendi aralarında tartışarak, toplumsal rollerin baskıcı yönleriyle yüzleşmeleri daha anlamlı ve yapıcı bir katkı sağlar. Açıkçası, bunu da yıllardır feministlerin inşa ettiği ve uğruna mücadele ettiği bir zeminde yapmalarını istemem. Erkeklerin kadınların omzuna yaslanarak değil, kendi alanlarında patriyarkaya karşı örgütlenip sorumluluk almaları gerekiyor.  Kendi alanlarında gerçek bir sorgulama ve yüzleşme içine girmesi çok daha anlamlı.

HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı? 

ZDA: Türkiye’de patriyarkanın tamamen sona erip eremeyeceğine dair kesin bir öngörüde bulunmak zor. Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ve mevcut yönetim tarzı, özellikle kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı bir siyaseti dayatıyor. Kadınların yıllar boyunca büyük emekle kazandığı haklar sürekli olarak elinden alınıyor, toplumsal muhalefetin sesi çoğunlukla duyulmuyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, 6284 sayılı yasaya yönelik sürekli tehditler, nafaka hakkının daraltılması, kadınların soyadı hakkı ve sokak hayvanları yasasına dair tartışmalar, gelecek adına pek de umut verici durmuyor.

Ama şunu da söylemeliyim ki, kadın hareketinin ve feministlerin bu noktada durduğu yerin kıymeti bambaşka. Vazgeçmemeleri, her şeye rağmen direnç göstermeleri,  çok kıymetli. Evet, başka bir dünya olmayabilir ama başka bir yaşam mümkün. Toplumsal kırılmalar bazen yeniden inşa için önemli fırsatlar sunar, bize de bunun için mücadele etmek düşüyor sanırım. Kadınların birbirine yaslanarak büyüttüğü bu direniş, patriyarkaya karşı yeni alanlar açmak ve bu ülkede başka bir yaşamı mümkün kılmak için çok kıymetli.

HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir)  önerir misiniz? 

ZDA: Bu liste biraz tuhaf gelecek tahminimce ama şunu diyebilirim benim zihnimin temel eserleri ve dönüşümümde yetişmemde ufkumu açan bir kitap listesi bırakıyorum muhakkak aklıma gelmeyenler vardır.

  1. Sarah Ahmed: Mutluluk Vaadi, Feminist Bir Yaşam Sürmek

  2. Colette Dowling: Sindirella Kompleksi: Kadınların Gizli Bağımsızlık Korkusu

  3. Asma Barlas: Müslüman Kadınlar ve İslam: Kutsal Kitapta Eşitlik Arayışı (Believing Women in Islam)

  4. Amina Wadud: Kur’an ve Kadın

  5. bell Hooks: Feminizm Herkes İçindir

  6. Ursula K. Le Guin: Karanlığın Sol Eli, Mülksüzler, Yerdeniz Büyücüsü serisi

  7. Frank Herbert: Dune Serisi

  8. Silvia Federici: Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlkel Birikim

  9. Kate Millett: Etin Cinsel Politikası

  10. Simone de Beauvoir: İkinci Cins

  11. Zahra Ali: İslâmî Feminizmler (Derleme)

  12. Sonia Cihangir: Kadın Hurafeler ve Gerçekler: Kur’an Ne Diyor? İnsan Ne Anlıyor?, Özgür Dinin Esiri: Kadın, Din Kadın Adalet

  13. Serpil Çakır: Osmanlı Kadın Hareketi

***

Zeynep Duygu Ağbayır Hak savunucusu ve aktivist. Atatürk Üniversitesi El Sanatları ve Sosyoloji bölümlerinden mezun oldu. 15 yılı aşkın süredir, özellikle çocuklar, kadınlar ve insan hakları alanında sahada aktif olarak çalışmalarını sürdürüyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İskenderiye KütüphanesiFirat Cewerî
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dilek Karaaslan

6 Ekim 2025

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

İrem Üreten, yazma sürecinde uzun dönem, benimle birlikte çoğu arkadaşıma yol gösteren ve eşlik eden Notos Atölye sayesinde tanıdığım bir isim. Uzun yıllar emek verdiği ilk dosyası, Saat Yönünün Tersine, Bilgi ..

Devamı..

En İyi Jane Austen Romanı Hangisiydi?

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024