Dün de az çok bu kadar yiyip içtim, böylesine tıkanmadım. Yuttuklarım boğazımda, neredeyse ağzıma gelecek. Öğüreceğim galiba. Tabaktaki o son lokmaları hiç kaşıklamayacaktım. Göğsüm, bildiğin alev topu oldu. Yukarı aşağı inip inip kalkıyor. Dilim içeride kopasıya kıvranıyor. Üst dişlerimle bastırıyorum, tutmasam geriye kaçacak meret. Nasıl tüttürdüysem artık her soluğumla sanki duman üflüyorum burun direğime. Damağımdaki bulanık tat da geçmek bilmedi. Dilimle yolunu kesiyorum ama içtiklerim ağız kenarımdan gerisin geri, ılık ılık akmaya meyilli. Veresiye ya, bedduayla içirir tabii. Bir de demez mi, “Yarın sana yer yok, geleceksen hiç gelme, bilesin,” diye. Bilecekmişim. Parasını verdin mi adamı evine çiçek gibi paketler. Pis kâfir. Esas yarın geleceğim, bak gör sen!
Kollarım yana sarkık, kalkmıyor. Alnım kapıya yaslı, dizlerim kırıldı kırılacak. Dayanamadım; büsbütün yere bıraktım kendimi. Nasıl olduysa omuzlarım –herhalde bedenimi sabitlemeye çalışmaktan yorulmuş olacak– önce düştü, ağzım da göbeğime kavuşunca ister istemez çıkarmaya başladım. Güzel yemişim. Zorlanmadan iki-üç öğürtüyle atıverdim içimdekileri. Boğazımda takılı son birkaç taneyi de tükürdüm. Damlalar çenemde duruyor. Omzumu kaldırıp yakama sürttürdüm. Soluğumun kokusunu duyuyorum, acı… Genzim yanıyor. Hiç değilse şimdi midem kavrulmuyor.
Mahallenin çetesi hepten kudurmuş, her biri ardı ardına uluyor. Seslerine irkildim. Üç, hadi bilemedin beş dakika gözüm kapanmış, içim geçmiş alt tarafı. Boynum olmuş kireç, sağa sola kırdırıp anca yerini bellettim. Yine eve kadar iyi dayanmışım, bir de içeri attım mı kendimi, zıbarır yatarım. Bir hışımla, tekte doğruldum. Çıkardıklarım üzerimde kurumuş, ağır… Dikilmemle löp diye yere yapıştı. Domuz meyhaneci. Ne yedirir içirirse adamı yamultmayı becerir. Her yanım yapış yapış. Gözümün önündeki bu tokmak hep burada mıydı? Karanlık, seçemiyorum. Anahtar bir tarafımdadır da şimdi neme gerek, evdeki açsın.
Kapıyı yumrukluyorum. Çok geçmedi, aralandı. Bekliyor tabii. Bekleyecek… Ne diye bekliyorsa? Bakışları? Bakışlarıyla bekliyor. Kenarları kırış kırış… Nasıl da bakıyor; matkap gibi oyuyor. Gözünün birini bende birini yerde belertiyor. Uysal bir hayvan gibi yamacıma ilişmeye yeltendi. Güya dirseğimden tutacak. “Dur, dayan bana,” diyor. Sesini şöyle inceltip konuşmaz mı, hem ona mı kaldı? Yerdekilerin üstüne basmadan eşikten atlayıverdim. Elimin tersiyle sırtından iteleyip ta karşı duvara, yere yapıştırdım. Sanmasın ki gücüm yok. Sapasağlam ayaktayım evelallah.
“Ne diye yatmadın? Böyle mi görmek istedin beni?”
Cevap da veremez…
“Konuşsana kız!”
Doğrulacak oldu…
“Kolu kalkmaz mı sandın, ha?”
“Merak ettim, bir hâl mi geldi başına diye, ondan.”
Göz kapakları yarı örtük ama üsten üsten bakmayı da beceriyor.
“Ne gelir benim başıma, ne gelebilir?”
“Yok, tabii ne gelecek. Merak ettim alt tarafı.”
“Alt tarafı da neymiş, ben mi abartıyorum?”
“Yok, yok da, açsan yemeği ısıtayım hemen, miden kötüyse bir şeyler yapayım ya da.”
“Ne midesi kız, alay mı ediyorsun? Kinaye mi yapıyorsun?”
Daha da vardım üzerine. Şu duruşu, hâli tavrı yok mu, adamı deli eder. Dirseğini büktü, koluyla başını kolluyor, akıllı ya.
“Bir sıkımlık canın var kız senin, kimi kimden koruyorsun, cevap ver bana, neyin imasını yapıyorsun sen?”
Sert bir ifade takınıp, çenesinin ucuyla eğile büküle, “Vallahi yaptığım bir şey yok,” diyor.
“Yemekmiş, mideymiş. Laf mı çarpıyorsun?”
İnce ensesini avuçladım. Yüzünü yere gömüp dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim. Onun anladığı dil bu, belli canı sıkılmış, çatacak adam arıyor. Aranıyor.
“İş yok güç yok, evde yemeklik yok demeye mi getiriyorsun? De, de hadi, hele bir desene.”
Boynu cayır cayır yanıyor. Eli böğründe. Kurbanlık gibi ha bire çırpınarak, “Yapma,” diyor, “etme…” Yapmaymış. Böyle böyle uslanacak.
Yüzünü avuçladım. “Sus, mızıldanma.” İnlemesi kulağımı kabartıyor. Bet bakışlı, gözlerini kırpmıyor bile. Karı olacak bir de. “Ne dikiyorsun kız hâlâ?” Cılız derisi iki parmağımın arasından fışkırıyor, sıkıştırıyorum, etinin rengi iyice değişiyor. Kanlı gözlerini patlatmış, sanırsın üstüme abanacak. Parmaklarımı saçlarının arasına soktum. Kellesi avuçlarımda, diplerinden buz gibi terliyor, derisini eziyorum. Bu kadın kim? Kara sarı tenli, kim? Başka başka âlemlerden bakıyormuş gibi. Çöktüğü yerde tostoparlak… Şunun gözlerine bir vakit içim gitmez miydi? Şimdi varlığıyla hesap sorar oldu. Buyurgan değil de ne bakışları? Ben hesap verecek adam mıyım? Ona buna boyun eğmemiş, hesap vermemişim, bir sen kaldın fatura kesecek. Bilecek uslu oturmayı, verdiğimle yetinmeyi…
Konuşacak oluyor, bir heves ağzını açıp tek kelime etmeden dudağını oynatıp ısırıyor. Duyuyorum. Mızıldanmaları her bir şeyi anlatıyor. Şu ağlaması yok mu? Hepten kafamı bozuyor.
“Ağlama, ağlama,” diyorum, “tek bir mızıldamanı duymayayım.”
Tümden yere kapaklandı. Ne yapacak, çaresi mi var? Baba evi de kalmadı kaçıp gideceği. Şuracıkta gebertsem kimselere hesap vermem. Bilir ya sevmem ağlayan insanı, susmaz. İnlemelerine inat başını yukarı çekip tekrar yere savurdum.
“Konuşur musun bir daha öyle bilmiş bilmiş bakalım.” Ters bakmaya devam etsin, daha neler edeceğim. “Kocaya diklenmek he, ağzına tükürdüğüm, kaçtı bütün keyfim.”
Kan ter içindeyim. Yetti. İyice gevşedim. Ayaklarım uyuşmuş, zor dikildim. Etim ağarmış. Ağzıma gelen tükürükleri gerisin geri yuttum. Sokaktan kulağıma çalınan it uluması kesildi. Ortalık iyice sessiz… Topuğumla kıçını tekmeleyip “Kalk kusmuğu temizle,” dedim, “Sabaha görmeyeyim.” Dişlerim kamaştı. Bir sigara yaktım; çektim. Ciğerlerim ağzıma gelene kadar, çektim…
Fotoğraf: Adnan Onur Acar






