Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ocak 2021

Gezi

Adriyatik Denizi'nin Kucağında Küçük bir Ortaçağ Ülkesi: Karadağ

Begüm Yavaş

Paylaş

0

0


Ortaçağ ruhunu yaşatan tarihi şehirlerin, tertemiz sahillerin, yemyeşil ormanların, virajlı yolların ama en çok da gökyüzüne uzanan heybetli dağların hakimiyetindeki Karadağ. Adriyatik Denizi’nin adeta vahşi güzeli.

Eski Yugoslavya’nın dağılmasının ardından Sırbistan’ın bir parçası olan ve 2006 referandumuyla Sırbistan’dan da ayrılarak bağımsızlık kararı alan Karadağ, hem dünyanın en genç ülkelerinden biri, hem de tarihi asırlar öncesine uzanan birçok medeniyetin ev sahibi.

Karadağ’ın başkenti ve en büyük şehrinden başlıyorum yolculuğuma. Gorica Tepesi’nin yamacında kurulduğu için “Gorica’nın eteğindeki kent” anlamına gelen Podgorica adı verilmiş buraya. Yaklaşık 400 yıl Osmanlı idaresinde kalan, fakat II. Dünya Savaşı nedeniyle büyük tahribata uğrayan bu şehirde tarihi yapı ne yazık ki yok denecek kadar az. Egemenliğinde kaldığı her medeniyetten bir işaret saklayan sürprizlerle dolu Balkan şehirlerinden değil belki, ama içinden geçen ve zümrüt yeşili Neretva’ya çok benzeyen Moraca Nehri’nin güzelliğiyle benim için görülmeyi hak ediyor Podgorica.


Kotor

Bu şehirde yaptığım kısa turun ardından Karadağ’ın UNESCO korumasındaki turistik şehri Kotor’a doğru yola koyuluyorum. Ülkeye damgasını vuran ihtişamlı dağların kucağında, pırıl pırıl maviliği sergileyen Adriyatik’in ve yeşilin binbir tonunu giyinen ormanların renkli manzaraları eşliğinde, aşağı yukarı bir buçuk saat süren yolculuk nasıl geçiyor fark etmiyorum bile. Kotor, dört koyun boğazlarla birbirine bağlandığı bir liman şehri. “Stari Grad” dedikleri eski şehir, ortaçağdan kalma diğer emsalleri gibi tarihi surlarla çevrilmiş. “Deniz”, “Kuzey” ve “Güney” adlı üç ayrı kapısı bulunan şehrin “Deniz” kapısının üzerinde “Tude nejemo svoje nedamo” yazılı. Eski Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito’ya ait olan bu not “Başkalarına ait olanı istemeyiz ama bizim olanı da teslim etmeyiz” anlamına geliyormuş. Kendi topraklarına sahip çıkmakla birlikte barışa dair bir vurgu, bir işaret olan bu sözlerin etkisiyle asırlar öncesine uzanan tarihi boyunca ihtiraslı iktidar mücadelelerine ve kanlı savaşlara sahne olan Balkan coğrafyasının acı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyorum yeniden.


Kotor Meydan

Sur içine adım atar atmaz ise tarihi atmosfer kucaklayıveriyor beni. Çünkü burası dolambaçlı daracık sokakları, tarihi kiliseleri, tahta panjurlu taş evleri ve stratejik bir noktada yükselen görkemli kalesiyle tam bir ortaçağ şehri. Deniz kapısı, Silah Meydanı dedikleri ana meydana açılıyor. 17. asırdan kalma Saat Kulesi ve kulenin önündeki piramit görünümlü taş dikkatimi çeken ilk mimari unsur oluyor burada. Geçmişte suç işleyenler yakalandıktan sonra “utanç anıtı” denilen bu taşın önünde halkın huzuruna çıkarılır ve cezalandırılırmış. Açık hava kafeteryalarının ve taş evlerin çevrelediği St. Tryphone Meydanı ise 12. asırdan kalan ve şehrin en önemli dini yapılarından St. Tryphone Katedrali’nden almış adını. Kısa bir mola vermeye karar verince, şehirde Venedik ruhunun tüm canlılığıyla yaşatıldığından olsa gerek, katedralin hemen yanı başındaki Pizzaria Sara Restoran’da pizza yemeği tercih ediyorum.

Lovcen Dağları’nın yalçın kayalıklarına yaslanan tarihi Kotor Kalesi ise haşmetli olduğu kadar gizemli görüntüsüyle de keşfedilmek arzusunda olduğunu hissettiriyor bana. Yaklaşık 1400 basamakla çıkılan kaleye tırmanmaya başlıyorum heyecanla. Bir yandan taş evlerin kırmızı kiremitli çatıları her adımımda küçülüyor; diğer yandan Adriyatik’e dimdik uzanan dağların ihtişamı, gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliği ve körfezin kuşbakışı güzelliği sarıp sarmalıyor beni. Kotor’un en güzel fotoğrafını zirvede göreceğime şüphe duymuyorum. Fakat gelin görün ki zamanlamayı doğru yapamadığım için ilkbahar mevsimine rağmen kavurucu bir yaz sıcağına denk geliyorum. Vaktimin yeterli olmayacağını da hesaba katınca Church of Our Lady of Remedy Kilisesi’ni gezip biraz da soluklandıktan sonra istemeyerek de olsa geri dönmeye karar veriyorum. Aklım gizemini koruyan kalede ve o noktadan seyretmek istediğim Kotor manzarasında kalıyor elbette. Teselliyi ise bir başka baharda, daha geniş bir zamanda ama mutlaka sabahın erken saatlerinde zirveden Kotor’un büyük resmine bakacağımı düşünerek buluyorum. Karadağ’ın sahil kasabası Perast’a hareket etmeden önce Cruise yolcu gemileriyle lüks yatların gözde uğrak yeri olan Kotor Limanı’nı ve surların yanı başından akıp geçerek şehre bambaşka bir ruh katan Skudra Nehri’ni görmeyi de unutmuyorum.


Skudra Nehri


Perast

Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra Perast’dayım. Burası da tıpkı Kotor gibi UNESCO korumasında. Eşsiz güzellikte dağ ve deniz manzarası, biri doğal diğeri yapay olmak üzere iki adanın süslediği körfezi, meyve ağaçlarının sıralandığı sahiliyle bu küçücük kasaba çok büyüleyici. St. George adındaki doğal adası ziyarete kapalı. Fakat Perast Limanı’ndan kalkan teknelerle Our Lady Of The Rock yani Kayaların Leydisi adlı yapay adaya geçilebiliyor. Kilise ve müzesini gezmek bir yana, güzeller güzeli Perast’a bir de bu noktadan bakmak için bile görülmeye değer bu ada. Sonraki durağım Karadağ’ın simgesi Sveti Stefan Adası.


Sveti Stefan Adası

Geçmişte küçük bir balıkçı köyü iken zamanla çehresi değişen ada, bugün dünyaca ünlü lüks bir otel olarak hizmet veriyor. Otelde konaklamadan adayı gezmek mümkün değil maalesef. Ben de adayı görebileceğim stratejik bir noktada duraklıyor, uzaktan fotoğraf çekiyorum yalnızca. Dağlık ve kıvrımlı yolum biraz sonra Budva’ya ulaşıyor. Uzun plajları ve tertemiz koylarıyla Adriyatik’e açılan en güzel şehirlerinden biri olan Budva, sadece sahilleri değil, aynı zamanda “açık hava diskosu” dedikleri hareketli eğlence hayatıyla da tam bir tatil şehri. Tıpkı Kotor gibi burada da eski şehir surlarla çevrilmiş. Kale duvarlarının arkasında eskiyle yeniyi buluşturan daracık sokaklara kendimi bırakıyor; tarihi kiliseler, otantik dükkanlar, sanat galerileri, müzeler ve butik otellerin arasında kayboluyorum. Sokakların tadını çıkardıktan sonra restoranlardan birinde geleneksel Balkan ezgileri eşliğinde eğlenmeyi ve lezzetli yemeklerin, özellikle de balık çorbasının tadına bakmayı ihmal etmiyorum tabii.


Budva

Ertesi gün ev sahibim, Karadağ’ın en önemi liman şehri Bar. İtalya’nın Bari şehrinin tam karşısında yer alan ve adını buradan aldığı söylenen Bar, ülkenin deniz yoluyla dünyaya açılan kapısıymış aynı zamanda. Yaklaşık 300 sene Osmanlı hakimiyetinde kalan şehir, tarihin izlerini tüm canlılığıyla yaşatıyor. Türbesi, tekkesi, tarihi kalesi, saat kulesi, camileri, arnavut kaldırımlı sokakları, hediyelik eşya satan dükkanları ve çevresindeki asırlık zeytin ağaçlarıyla öylesine sıcak, öylesine tanıdık geliyor ki adeta zamanda yolculuğa çıkarıyor beni. Balkan coğrafyasında gezip gördüğüm diğer şehirler gibi benim için özel bir dünyaya dahil olan Karadağ’da geçmişle bugün arasında geçirdiğim zamanı düşününce Behçet Necatigil’in meşhur Zaman Kayması şiirini hatırlıyorum: "Kaynaşır birbirine gün olur zamanlar/Geçmiş, gelecek birleşir tek kesitte."


Bar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024