İnsanları izliyorum diye beni tutup psikoloğa götürdüler askerde, onlarca defa. Toplum dışlamış beni, öyle demişti kadın psikolog bir defasında. İnsanların birbirini izlemesini düşlüyorum, demiştim. Bir an için herkesin durup birbirini izlemesini işte canım, diye de izahım vardı. O da çağımızın lafını söylemişti bana: Süremiz doldu! Süremiz dolmasa çağımızla düzüşmek istediğimi de söylerdim galiba. Ayıp olmazdı canım, niye ayıp olsun, çağımız anlardı beni. “Süremiz doldu” sözü başka bir süreyi başlattığı için çıkmam gerekti, çünkü bu süreler birbirine eklemli mekanik şeyler gibiydi, biri bir diğerini, bir diğeri de bir diğerini tetikliyordu, şaşmazdı. Bir süre ne yapacağımı bilemedim, gri bir koridordaydım ve ilkokuldayken yaptığım şeyi yapıyordum: duvarlara sürtünerek ilerliyordum, duvar da bana sürtünerek ilerliyor gibiydi, evrenin harikası: hareket. Silahımı gördüm sonra, çağımızın uzvunu. Adı Güven olan bir ere teslim etmiştim, ranza arkadaşım Güven, geceleri gizlice otuz bir çekip sonra sessizce çiçek dürbününe bakan Güven. Çözebildin mi hoca istirahatı, dedi, silahımı da uzattı. İlkin silahımı aldım, ama galiba ben silahımı değil de silahım beni aldı. Yok dedim, süre yetmedi. O zaman bir dahaki salıya kaldı, dedi, kaldığın yerden devam etmelisin ama, yoksa başa dönersin. Pantolonunu çekiştiriyordu bir yandan da. Kaç ayımız kaldı Güven, dedim, Ooo daha çok var, her şey karanlık, dedi. Sıranın tam ortasındaydık, Hadi görüşürüz, dedim. Kantine mi, dedi. Yok, dedim, belki yatakhaneye. Gülümsedi, Uyuma ama, dedi, laflarız biraz, cigaram da var. Tamam, dedim, ben de gülümsedim. Sıranın arkasına kadar yürüdüm, girişte bitiyordu sıra, silahımı sırtıma taktım, inmiş pantolonumu göbeğime kadar çektim ve tekrar sıraya geçtim. Bu hızla süre yine çabucak gelecekti bana.