Sadakat, inanç, dostluk, sevgi, aşk, umut, umutsuzluk, öfke, korku, şefkat ve hüzün… Bunlar dışında adını sayamadığım başka duyguların yumağından geçtim Ali Bektaş’ın ilk romanı Gün Yüzü’nü okurken.
İki bölüm ve otuz sekiz kısımdan oluşan romanda bölünmeye ve ayrılmaya inat kısımların numaralandırması tek bir bütünsel sistem üzerinden yapılmış. Numaralarla ayrılan her bir kısım başlığında şiirsel cümleler yer alıyor. Kim bilir, bu satırlar alt alta yazılıp okunduğunda belki de romanın özü olan bir şiir gün yüzüne çıkacak.
İlk on beş kısımdan oluşan birinci bölümde okur karakterlerle tanışarak nostaljik ve romantik anlara şahit oluyor. Ankara’daki sıradan ama huzurlu gündelik hayata karşılık İstanbul gezisinde yaşanan renkli anlar ile hikâye canlılık ve hareket kazanıyor. İki insan arasındaki farkı anlamlandırmak için somut birer örneğe dönüşüyor iki şehir. Yıldızlanmış bir hayatın düşünde ilerleyen Umut’un gözünden, ikinci bölümde daha sık karşılaşacağımız toplumsal olaylara da giriş yapılıyor bu bölümde.
Umut’un toplumsal bir facianın ardından sürüklendiği yolculuğu ile başlayan ikinci bölümde, okuru gün yüzüne çıkan olaylar ve itiraflar karşılıyor. Romanla birlikte tanımaya başladığımız karakterlerin derinlemesine ele alındığı bu bölümde bazı karakterler yıldızlaşırken bazıları ise umulmayan bir biçimde ışığını kaybedip yavaş yavaş siliniyor.
Günlük olaylar, iş ortamında geçen konuşmalar, yakın arkadaşlar arasında yapılan komik, candan ve samimi sohbetler romana içtenlik ve gerçeklik katıyor. Günlük hayatta zaman zaman aklımızdan geçen ama dile getiremediğimiz düşünceler romanda cesur cümleler olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın giriş sayfasında bizi karşılayan: “Yaşadıklarım sadece öznesi olduklarım değil; sokakta gördüklerim, sessizlikte duyduklarımdır” uyarısı yaşamış olmadan da anlayabileceğimiz duyguların varlığını hissettiriyor. Ne mutlu başka birinin acısına, sevincine, direncine ortak olabilene! Umut’un aşkını, Yıldız’ın geçmişle olan hesaplaşmasını, Handan’ın iyilik ve doğruluk için çırpınan kalbini içimizde duymak için illa ki Umut kadar temiz ve saf bir aşkla dolu kalbimizin, Yıldız gibi geçmişe dair bir acımızın veya Handan kadar cesur bir yüreğimizin olması gerekmiyor. Onların bir sözü veya davranışından etkilenerek birinin bir denizyıldızını kurtaramasa da kurtarmış olmayı dilemesi yeter de artar bile.
Umut karakterinin bu denli benimsenmesinin altında içimizden biri gibi görünmesinin payı büyük. 90’larda çocuk olmanın gereklerini doyasıya yaşamış bir çocuk Umut. Sokakta arkadaşlarıyla istop, yakartop oynayan ve mahalle maçları yapan, Sümerbank’tan alınan bir oduncu gömleğiyle bayramın gelişini kutlayan, annesine üç ekmeğin kaç para ettiğini söyleyebilince sevinen, komşu bahçeden meyve çalarken korkuyu yaşayan, sevdiği kızın adının bir duvarda yazdığını görünce yanakları kızaran bir çocuk… Marmara Depremi felaketinin acısını içinde hisseden, sorumlularını aklına kazıyan ve bu bilinçle çevresini gözlemleyerek büyüyen bir çocuk... Ekmeğini kazandığı konuma tırnaklarıyla gelen, toplumun içinde bulunduğu durum ve olaylara karşı elinden gelen tek şey olan ‘bilincinde olma’ görevini yapan bir yetişkin.
Umut’un duyarlı kişiliği kadar romanda dikkat çeken bir diğer özellik de güçlü kadın karakterlerin anlatımı. Anne olarak, sevgili olarak, dost ve arkadaş olarak kadın… Hepsi hem doğal ve gerçekçi hem de saygıya ve sevgiye değer bir biçimde betimlenmiş. Umut’un aşkı, sevgiyi anlatış ve yaşayış şekli her ne kadar bu devirde “böyle bir erkek gerçek olamaz” sözünü akla getirse de sevgiyi sevgiyle anlatan ve sevginin yanında saf tutan bir eser olması açısından sevindirici. Şiddetin yer almadığı, aksine aşkın, sevginin ve iyiliğin dozunun artırılarak sunulduğu bu eserde herkes günahıyla sevabıyla kendi yaptıklarıyla baş başa kalıyor. Onları mutsuzluğa sürükleyen ya da mutluluğa ulaştıran şeyler de yine kendi seçimleri oluyor. “Aşka gerçek sıfatını veren sihirli kelime imkânsızlık mı? Mutlulukla aşkı birlikte anmayı günah saymak, gizli bir dinin batıl inançlarından biri olabilir mi?”
Karakter yaratımında doğallıktan yana olmasına rağmen dil ve anlatımda tercihini sadelikten yana kullanmayan yazarımız uzun ve devrik cümle yapıları kullanmaktan çekinmiyor ve benzetmelerden bol bol yararlanıyor. Bu anlatım tarzını daha çok Umut ve Handan’ın konuşmalarında görmek mümkün. Romandaki şiirselliğe özellikle “Umut Güncesi”nde tanık oluyoruz. Bunun dışında gerek Umut’un kendi dizeleri gerekse ünlü şair ve ozanlardan alıntılarla şiirden kaleler inşa ediliyor âdeta. Olaylara eşlik eden şarkılar da unutulmamalı. Hatta bu şarkılardan bir Gün Yüzü kaseti oluşturabilirsiniz ancak çağımız gereği bunu malum uygulamalarla bir şarkı listesi hazırlayarak yapmak daha anlamlı olabilir. Yazarın şiirsel dili her ne kadar romana kendine has bir tat katmış olsa da bu üslubu tercih etmeyen okurlar tarafından anlatılan konunun önüne geçtiği düşünülebilir. Ancak romanı bu cümlelerden ayrı düşünmek anlatımın özgünlüğünden feragat etmek olacaktır.
Romanın, “Yüreğinin röntgenini çekmek, ekmek kavgası veren kuğular” gibi dilimize yeni deyişler kazandırması da ayrıca keyif verici. Bunun yanı sıra var olan sözcüklere, deyişlere yüklenen anlamları da okura sorgulatıyor. Toplumumuzdaki ikiyüzlülükler romanda olanca çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor ve yazar zaman zaman bunun reçetesini de veriyor: “Aldatmak fiilinin öznesi, belki de faili demek daha doğru olacak, bu oyunun kazananı, oyunun varlığından bile habersiz olan aldatılan ise genelde kaybedeni olarak görülür. Gerçekler er ya da geç gün yüzüne çıktığındaysa bu suni başarının bir yanılsamadan ibaret olduğu anlaşılır.” Vedalaşırken söylenen “Hakkını helal et” sözü, önce derin yaralar açıp daha sonra da o yaraları minik bir yara bandıyla kapatmaya çalışmak kadar anlamsız ve komik geliyor bu yüzden. Aynı zamanda insanın kendi kendini aldatması ve kendi aklıyla alay etmesinin de bir örneği oluyor.
Okuru bir sürpriz de eserin sonunda bekliyor. Umutla başlayan bir yolculuğun kahramanlarının çeşitli sınavlar vererek ulaştığı noktayı görmenin her okurda farklı bir etki bırakacağına eminim. Öyle ki yazar okura istese de istemese de aktif bir rol veriyor: Hikâyeyi tamamlama görevi. Her okur kendi inandığı, bildiği ve hayal ettiği şekilde, kendi deneyimlerine veya “sessizlikte duyduklarına” göre tamamlayacak bu hikâyeyi, tamamladım sandığı hikâyeyi her gün yeni ve farklı bir şekilde bitirerek...
Umut hep olsun! Yaşasın adil sevdalar!






