Halil Yörükoğlu öykülerinin alametifarikası hiçbir şeyi uzun uzun anlatmadan araya bazı küçük ipuçları serperek ilerlemesi.
Sanırım otuzlarımın başındaydım. Ne içinse artık evde kocama seslendim, duymadı, ben de sesimi yükselterek “alooo” diye bağırdım. O sıralarda altı-yedi yaşlarında olan oğlum bana baktı şaşkın şaşkın. Sonra dedi ki “Anneannem de dedeme alooo diye sesleniyor.” Kalakaldım. Kulağımda annemin sesi çınladı. Alooo alooo alooo….
Otuz itibariyle başlayan bu süreç ilk başlarda beni çok rahatsız etti. Muhtemelen o yaşlarda başlıyor zaten benzerlik emareleri, giderek artıyor, artıyor. Şu an ablamlarla, kadın arkadaşlarımla bir şekilde hep bu konuya geliyoruz. Her kadın annesi oluyor. Bir yerden sonra rahatsız olmayı bırakıyorsunuz zaten, yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Her yıl anneme daha çok benziyor, her yıl yeni huylar çıkarıyor, her an hayatta yapmam dediğim şeyler yapıyorum.
Üniversite yıllarımda her gece sokak kapısından mutfağa doğru şöyle bir süpürten anneme söylenir dururdum. Tabii çoğu içimdendi, yürek yemiş değildim elbet. Geçen sene fış fış diye su püskürten bir yer temizleme aleti aldım, çok sevdim, bir baktım geceleri sokak kapısından mutfağa yerleri fış fışlıyorum. Öyle bir zamanda kırılma ânı yaşadım ki sanki, elimden atıverdim aleti. Kendi kendime konuştum, “Hayır” dedim, “yapmayacaksın.” Fış fışlı aleti alıp bir odaya koydum ve geceleri gelen yerleri bi’ siliverme isteğimi özellikle bastırdım. Ama bu benzerlik nasıl bir şeyse, güçlü olan o, sizin ona karşı koymak için kendinizle savaş vermeniz gerekiyor.
Bu benzerlikle ilgili yaşadığım en trajik an, bir sağlık sorunu yaşayan kocamın kendine bakmamasıyla ilgili ettiğimiz kavgaydı. Kendine bakması gerektiğini tekrarlayıp durdum çünkü o sırada aklımdan sadece babam, yıllardır süren hastalığının kendine bakmaması sebebiyle son on yıldır olabilecek en kötü noktaya gelmesi ve annemin bir hastabakıcı gibi onun bakımını üstlenmesi, kim olduğunu unutması geçiyordu. Kavgaya dair son anımsadığım, uzatmamak için kocamın sokak kapısını vurup çıkışı, benimse arkasından “Ben annem değilim! Ben annem değilim!” diye bağırıp durmam. Aslında ona değil kendime tekrarlıyordum bu sözleri, bir mantra gibi.
Şu an daha sakinim, hayatın bir biçimde akıp gittiğini ve bazı şeylere müdahale edemediğimizi düşünüyorum. Anneye benzemek de bu konulardan biri.
Şimdi bu uzun girizgâhı kadın yazarla taçlandırmam gerekirdi gibi geliyor ama bana tüm bunları düşündürten Halil Yörükoğlu’nun bir öyküsü oldu. İletişim Yayınları’ndan çıkan ikinci kitabı Keşke Yüzüme Baksanız’daki “Sevgilimin Youtube Premium üyeliği var” adlı öykü.
Halil Yörükoğlu’nun ilk kitabı Kaçış Rampası’ndaki iki öyküye dair yazmıştım önceden.* Kadınları ne kadar iyi tanıdığını imleyen öykülerdi. Bu kitabında çok sevdiğim taşra öyküleri oldu, “Erkek çocuk cabbar olur” ya da “Kan kokuyor” gibi, baba-oğul ve taşranın kötülüğü meselesini bambaşka yerlerden gözlemleyen öyküler. Sonra kitabı okuyup demlenmeye bırakınca bir baktım aklımda dönüp duran yine kadınlara dair bu öykü oldu. Benim yazılarımı takip edenler anlamışlardır artık sanırım, ben şu kitabı, öyküyü yazacağım diye önden karar vermiyorum, kitaplar kendilerini yazdırtıyor. Ve böylece döndüm dolaştım “Sevgilimin Youtube Premium üyeliği var”a ulaştım.
Öykünün adı bile aslında içindeki humour’u belli ediyor. Halil Yörükoğlu ne kadar ağır konuları yazarsa yazsın -ki bu kitapta ivmeyi biraz daha toplumsal olana çevirdiğini söyleyebiliriz bence-, saatlerce çalışan tezgâhtarlardan, intihar eden beyaz yakalılardan, terk edilen kocalardan, mutsuz kadınlardan bahsederken bile bir biçimde okuru gülümsetmeyi başarıyor, bu da anlattığı konunun ağırlığını alıyor. Bunun istisnası taşra öyküleri diyebilirim, onlar acı ve sert.
Öyküde anlatıcımız bir kadın, Özgür adındaki sevgilisiyle iki yıldır birlikteler, bir yıldır da beraber yaşıyorlar. Anlatıcımız bir beyaz yakalı, hiç durmadan mail atıp soru soran patronu var. İşinden yılmış. “Ben de bunalıyorum. Maillerden, toplantılardan, müdürlerden, soğuk savaşlardan, gidememekten, aşkımın bitmesinden. Ama işten ayrılamıyorum.” Oysa işten ayrılabilmiş biri var, Özgür. Nefessiz kaldığı, işyerindeki insanlardan tiksindiği, istediği terfiyi senelerdir alamadığı için basmış istifayı, oturuyor evde.
Böyle bir durumda ne düşünürsünüz? Evde oturan evin işlerini halleder, olduğu kadar en azından, çalışansa işe gider. Maalesef evde oturan birey erkek olunca işler genellikle böyle yürümüyor, aynen bu öyküde olduğu gibi. Özgür youtube premium üyesi, bütün gün reklamsız video izliyor, kâğıttan kuşlar yapmayı öğrenip sevgilisinin araba sileceğine bırakarak sürpriz yapıyor, kafe açmayı, barista olmayı, yaşam koçluğuna başlamayı düşünüyor.
Sorun olan şeyler o kadar çok ki, kısacık öyküde önümüze yığıyor anlatıcı. Evde oturan, boş boş romantik hayallere dalan, bütün gün youtube’dan bir şeyler izleyen, yumurta dahi kırmayı bilmeyen, durmaksızın mesaj atıp, gece bilgisayar karşısında uyuyakalan bir adam.
Aşk bitmemiş olsa, hani anlatıcının dediği gibi, insan daha ne ister, diye düşünebileceğimiz bir durum aslında. Evde oturan, başkalarına bakmayan, çapkınlık yapmayan, bütün gün sevgilisiyle iletişim halinde olan, romantik sürprizler yapan bir adam. Daha ne isteriz hakikaten? Oysa işte alıntıladığım cümlede yatıyor sorunun büyüğü. Aşk bittiğinde ve ortada belli başlı bir sorun da olmadığında her şey ne kadar zorlaşıyor. Aşk bitti diye ayrılmak, hele iyi bir insandan ayrılmak herkesin harcı değil, bunu becerebileni pek görmedim. O zaman ne kalıyor geriye? İşte öyküdeki anlatıcının istekleri. “Mesela şu an sevgilim kaybolsun istiyorum. Biraz ortadan kaybolsun. Biraz onu görmeyeyim. Özleyeyim ya, baya özlesem onu, eskisi gibi nerede diye merak etsem hatta.”
Aşk doruklardayken hayatta en büyük arzunuz birlikte yaşamakken işte bitiverince elde kalan şey bu oluyor. Bir saat görmediğinizde özlemden burulan yüreğiniz bir süre sonra istiyor ki gerçekten özlesin. Aynı evde yaşamak maalesef işlerin bu hâle gelmesinde hızlandırıcı rol oynuyor. Ama bunlar başka bir yazının konusu. Şu an meselemiz anlatıcının “asıl” derdinin ne olduğunu öğrenmek.
Ne istediğini bilen ama istediği şeyden kendi de korkan anlatıcı, ayaklarının eve gitmeyişi sonucu sokaklarda arabayla turluyor, sevgilisinden gelen mesajlar bitene dek. Mesajlar son bulunca uyuduğunu tahmin edip gidiyor eve. Biliyorsunuz, kadınlar her şeyi bilir. Salonda laptop karşısında uyumuş sevgili. Sevdiğimiz birinin uyumasını izlerken sanırım dünyadaki tüm dopamini basıyoruz vücuda, işte anlatıcımıza da aynı şey oluyor. “Onu izlerken ondan neden vazgeçemediğimi düşünüyorum. Sık sık oluyor bu. Bütün şapşallığını, yapmaya çalıştığı kötü sürprizleri, masumluğunu, beceriksizliğini seviyorum.” Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bu cümleler öyküdeki açmaza daha çok yaklaştırıyor bizi.
Ve sonraki cümleyle işte yazının başındaki uzun girizgâh konusuna geliyoruz. “Korkuyorum anne, benzemekten çok korkuyorum. Onu düzeltme, belki de değiştirme hırsımdan çekiniyorum.” Burada artık kim kime benzemekten korkuyor diye bir soru sormuyoruz. Her kadının başına gelen anneye benzeme durumu anlatıcının da başına geliyor. Bunun artık geri dönüşü yok.
Öyküde ikili ilişkideki sorunlara daha çok odaklanılmış ama ben şu vurucu cümleden sonra öykünün temel meselesinin anneye benzemek olduğunu düşündüm. Birkaç paragraf sonra yine bir cümleyle annenin babadan ayrıldığını öğreniyoruz. Halil Yörükoğlu öykülerinin alametifarikası hiçbir şeyi uzun uzun anlatmadan araya bazı küçük ipuçları serperek ilerlemesi. Tabii bunun da istisnası var, bu istisnalar bir yandan kendini bir çerçeveye hapsetmemeye çalıştığını gösteriyor bence. Kitapta “On dört yaşındaydım” adlı öykü dediğimin tam tersi, uzun uzun anlatan bir öykü örneğin. Daha yakın bulduğum ve sevdiğim tarza dönersem, öyküde tabiri caizse okura atılan bu yemlerle ilerlemeyi seviyorum. Burada da anlıyoruz ki anlatıcının bunca dertlenmesinin, belki yakınlarına anlatsa “aman bu mu büyük sorun” diyeceği şeylerin temeli annesine benzemekten korkması.
Oysa çabalıyor anlatıcı. Öykü boyunca bunu görüyoruz. Kırıcı söz etmemeye çalışıyor, sinir olsa da arabasının sileceklerindeki kâğıdı çıkarıp atmıyor. En fazla “Acıktım, dünden kalan pizza kenarlarını yedim.” diye mesaj atan sevgilisine yumurtayı tava yerine parkeye kıran ya da makarnayı süzgeç yerine lavaboya döken adamların videolarını yolluyor. En fazla. Zaten bunlara da cevap alamıyor. Sevgili sadece kendine odaklanmış, eleştirilerle ilgilenmiyor.
Sona yaklaşırken anlatıcı küçük bir cümle daha söylüyor. Bu da aslında biz kadınların hayatının özeti sayılabilir. “Sevgilim babama çok benziyor.” Kendi irademizle seçtiğimizi sandığımız şeylerde aslında bilinç dışımızın oynadığı rol, belki de kuşaklar boyu getirdiğimiz travmalar, toplumsal olanın bireysel olana etkisi, düşündükçe bizi delirtebilecek düzeyde. Evet bir anda âşık olduğumuz, olduğumuzu sandığımız, bir anda âşık olmayıp da yavaş yavaş sevdiğimiz, güvene güvene sokulduğumuz, hayatı paylaşmaya karar verdiğimiz, belki sonra sonra soyumuzun devamına ortak etmeye karar vereceğimiz erkek arkadaşlarımız, sevgilililerimiz, kocalarımız babamıza çok benziyor.
Cümle şöyle devam ediyor: “Ben anneme benzemiyorum.”
Öykü biterken “Evet” dedim içimden, “hı hı, kesin benzemiyorsundur.” Aynı öykünün beş sene sonrasını yazsa Halil Yörükoğlu, adım gibi biliyorum ki anlatıcı aynı annesi gibi karşısındaki erkeği değiştirmeye, düzeltmeye çalışmış olacak. E madem sevgilisi babasına çok benziyor, değişmeye inatla karşı koyacak, değişmeyecek. Anlatıcı dayanamayacak, madem değiştirip dönüştüremediği ve memnun olmadığı biri var karşısında, bırakıp gidecek.
Böyle olacak. İstesek de istemesek de. Aslında isteyen yok zaten, hiçbirimiz annelerimize benzemek istemiyoruz. En iyi tanıdığın insanın kusurlarını da iyi bilmek diyebiliriz belki buna. O kusurları taşımak istemiyoruz doğal olarak ama kırkı devirmiş bir kadın olarak maalesef diyerek bitiriyorum yazıyı, maalesef.
Kocam babama çok benziyor. Ben de anneme benziyorum.
Yakında dayanamayıp fış fışlı aletimle yine her gece yerleri temizlemeye başlarım.
* https://oggito.com/icerikler/kacabilenler-ve-kacabilme-umudu-tasiyanlar/66101






