Özel günleri ezber edemeyecek yaşlarımdaydım. Mayıs olmasına rağmen hava Adana sarısına, termometre ayarı ağustos sıcağına çevrilmiş gibiydi. Oysaki henüz hazirana yarım vardı.
İnci taneleri gibi sıra sıra dizilmiş üç-dört katlı binaların olduğu mütevazı mahallemizde mutluca hatırlarım oldu. Birinci kattaki evimizin penceresinden belime kadar sarkmayı, iki apartman parselini ayıran, yarım metre yükseklikteki incecik duvarın üstünde yürümeyi, deponun çatısından Seyfi Amcanın kürediği karın üstüne atlamayı en baba ekstremden saydığım cesur anılarım var, o döneme dair heybemde. Bakmayın zamane çocuklarına, onların cesaret tarlalarına adrenalin tohumunu biz serpmiştik.
Amacımdan sapmadan konuma döneyim. O göğü delemeyen ama azmeden üç katlı apartmanların altında çeşitli esnaf dükkânları vardı. Bakkallar, terziler, kahveciler, kunduracılar, kırtasiyeciler... Bir de tuhaf şeylerin satıldığı tuhafiyeciler. İllaki bir yerlerinde tuhaf şeyler satıyorlardır. Yoksa onların adı, neden tuhafiyeci olsun ki?
O vakitler esnaf ve sanatkârların sokakta olduğu dönemlerdi anlayacağınız. En popüler müşteri çekme yöntemleri tavla turnuvalarıydı. Nasıl buluştuklarını anlayamadığım cuma namazları hariç, diğer vakitlerde ezeli iki rakibin karşı karşıya geçtiği, özlü sözlerle lafların sokuşturulduğu, haddi hesabı olmayan çayların içildiği, zarların tutulduğu, bilek gücüne değil zekâya bağlanan şansların havada uçuştuğu, eril gücün hâkimiyetini kokladığımız yıllar. Elbette bütün bunları taşıyan seyyar tabureleri belirtmeden geçemeyeceğim. O cefakâr taburelerin ortasında tavlacıların ağırlığından yer çekimine yenik düşmüş, hasır üstünde öz rengini yitirmiş bez minderli sokaklar. O yıllarda henüz “Sigara sağlığa zararlıdır” sloganlarının yazılmıyor, Bafra ya da Maltepe paketleriyse aleni. Amcaların dişleri ve işaret parmaklarının sararmak için kendi aralarında maratona koştuğu izmarit dolu günler. İşte o amcaların yanlarından geçip daldım tuhafiyeciye.
“Oradan üç numara örgü şişi, bir örtmen çorabı, bir de kırmızı dikiş ipi,” dedim. Öğretmenin rengini bile sormadan ten renkli ince çorabı ‘tak’ diye önüme koydu tuhafçı! Şimdikiler gibi renk ve den yoktu. Gözünü sevdiğim sade hayatın, düz insanlarıyız hepimiz. Çorabın detayını sormayan amca, dikiş ipinin numarasını sordu. Büyümüş de küçülmeyi unutmuş gibi davranıp, “Dişimle kolay kopacak numaradan olsun,” dedim. “Tam dişime göre” lafının karşılığı bende öyle anlam kazanmış. Neyse tuhafiyeci titrek elleriyle siparişlerimi eksiksiz tezgâha koydu ve kısık sesle, “Annen mi öder evladım?” dedi. Ben de tezgâha en büyük banknotu atmış bir edayla, “Yok! Annem ödemeyecek, deftere yaz amca,” dedim. Hesaba yazılan borcun anlamı neydi acaba bende? Çocuk aklı işte! Benim ödeme önerim karşısında şişe dipli gözlüklerin ardında küçülmelerine rağmen, adamın gülen gözlerini gördüm. “Amca hediye olacak bu, gasten varsa sarar mısın?” dedim, o da, “Dur bak şunlar yeni geldi, onlarla şaapalım,” dedi. Defter yüzünü andıran kırmızı desenli bir naylon çıkardı, titreyen elleriyle şişi, çorabı ve kırmızı dikiş ipini bir araya getirip paketlemeye çalıştı. Titrek ellerden sebep değil, asiliklerinden üç numara örgü şişleri paketi delip sivri başlarını dışarı çıkardı. Paketleme işi bittikten sonra bir miktar kırmızı rafya kesti, iki ucunu makas ucuyla kıvrıştırıp buruşuk paketin üstüne fiyonk yaptı. Benim gözlerim sevinçten fal taşı gibi açılıverdi. Ayaklarım ardıma değecekti ki tavlacılardan biri seslendi. “Giderken sakın koşma, kendini şişlersin sonra.”
“Tamam koşmam, yürürüm.”
“Kime aldın bakalım?”
“Anneme!”
“Eve aldıydın madem, neden paketlettin?”
“Eve değil, anneme. Bugün annemin günüymüş.”
“Anneler günü sadece bugün mü olur kızım? Bizde her gün anaların günü!” dedi.
Deliye her gün bayram lafını işitmiştim lakin, “Annelerin günü bir gün değil, her gün” lafını hiç.
“Öyle dedi televizyon. Bugün annemin günüymüş, senin annenin günü ne zaman?” dediğimde amcaların hepsi gülüşmeye başladı, daha sonra içlerinden biri, “Benim annemin günü her gün kızım, hele rahmetli olduktan sonra gecelerim de onun gecesi,” dedi.
“Yaşayanlarımızın günü, ölmüşlerimizin de gecesi oluyor demek,” diye düşündüm ama itiraf etmeliyim ki anneler günü kutlamalarının bu denli yaygın olmadığı, benim o sene öğrendiğim günde, tavla oynayan marslı amcanın ne demek istediğini anlamamıştım.
Ama şimdi anlıyorum, aldığım iple ve şişle annemi birey olarak göremediğimi. Onu parçaları birleştiren, söküğümüzü diken, yemeğimizi pişiren, hastalandığımızda iyileştiren, çamaşırları yıkayan biri olarak gördüğümü. Özetle annem bir robottu, o kendini düşünemezdi, haliyle o insanüstü bir şeydi.
Büyüdüğümde anladım, o amcanın marslı değil de Kayserili olduğunu, annelere alınacak hediyeleri seçerken zaruri ev gereçleri listesinden seçilmemesi gerektiğini, annelerin ev işçisi değil, evlerin sultanı olduğunu, robot değil insan olduğunu, kişiye özel hediyelerin bizzat biriktirilen harçlıklarla ya da kazanılan paralarla alınması gerektiğini, onlar için paha biçilmez hediyenin içten kopan bir öpücüğün olduğunu ve annelerimizin günlük değil, ömürlük kıymetinin bilinmesini annemden sebep, anne olmadan öğrenmiştim.
Öğrenince bugün nazarımda daha da kıymetlendi. Buradan bütün koruyucu annelerin, aramızdan ayrılıp gidenlerin, bir anne titizliğinde evladını tek başına büyütmeye çalışan babaların, anne yarısı teyzelerin, yavrusunu canı pahasına büyüten nice hayvanların, çocuğunu dünya için iyi bir fert olarak yetiştirmeye çalışanların, ablacımın ve en önemlisi anneciğimin gününü ve gecesini kutlarım!






