Minae Mizimura içinde bulunduğumuz İngilizce Devri’nde Japon edebiyatının durumu üzerine sert bir yargıda bulunuyor ve “Günümüz Japon edebiyatı temsilcilerinin çalışmaları az çok Amerikan edebiyatının bir tekrarını okumak gibi,” diyerek çağdaş Japon edebiyatının, “sadece geleneksel edebiyat mirasını değil aynı zamanda Japon toplumuyla Amerikan toplumunun bariz bir biçimde birbirinden farklı olduğu gerçeğini görmezden geldiğini,” belirtiyor. Mizimura’ya göre “Günümüzden yaklaşık yüz yıl sonra okurların 1989 yılında başlayan Heisei Dönemi’nde Japonya’da nasıl bir yaşam sürüldüğüne dair dair herhangi bir fikri olmayacak.” Tıpkı diğer pek çok Japon eleştirmen gibi Mizimura da Amerikanlaşmayı kökenlerinden uzaklaşmayla, metalaşma ve basitleşmeyle eş görüyor. “Çağdaş kurmaca eserlerinin çoğu – Hollywood’un gişe rekorları kıran ve kendine özgü bir dili olmayan filmleri gibi – küresel kültür metalarına benzeme eğiliminde.”
Mizumura bütün bunları dile getirirken Haruki Murakami’nin ismini bir kez olsun zikretmiyor ama “Japonya’nın en parlak ve başarılı yazarları edebiyata sırt döndüler,” diyerek kaçınılmaz ve net bir biçimde Murakami’yi, bugün Japonca yazan en tanınmış yazarı kastediyor. Nitekim 2009 yılında yayımlanan ve sadece bir ay içerisinde bir milyon gibi inanılmaz bir satış rakamına ulaşan 1Q84, Japon tarihinin en çok satan kitaplarından biri oldu. Murakami’nin yurt dışındaki popülerliğiyse hani neredeyse kendi ülkesindeki ününe eş. Kitapları elli dile çevrildi, adı sık sık Nobel adayları arasında anıldı. Fakat 2014 yılında verdiği bir röportajda Murakami kendini, “Japon edebiyat dünyası tarafından aforoz edilen, yazarlar ve eleştirmenler tarafından aslan benimsenmeyen bir çirkin ördek,” gibi hissettiğini söyledi. Gerçekten de Japon edebiyat müessesesinin Murakami’ye yönelttiği eleştiriler son derece tutarlı. New York Times’ın da özetlediği gibi, “Japonya’daki geleneksel edebiyat eleştirmenleri Murakami’nin romanlarındaki Batı etkisini hoş görmüyor ve çalışmalarını Japon edebiyatının bir parçası olarak kabul etmiyorlar.” Murakami’nin Amerikan kültürüne olan ilgisiyse su götürmez bir gerçek. Birkaç yıl boyunca Amerika’da yaşamanın yanı sıra Raymond Carver’dan F. Scott Fizgerald’a kadar onlarca eserin Japoncaya çevirisinde imzası var.

Fakat Murakami’nin İngilizcedeki ve İngilizceyle olan başarısı, İngiliz dilinin hâkimiyetinin pek çok sorunun kaynağı olarak görüldüğü bir dünya edebiyat ekosisteminde ister istemez eleştiri konusu oldu. 1994 yılında Nobel ödülünü kazanan Japon romancı Kenzaburo Oe, Paris Review ile yapmış olduğu söyleşide biraz diplomatik bir dille de olsa önemli bir noktaya temas ediyor: “Murakami açık ve sade bir tarzda yazıyor. Çok sayıda yabancı dile çevriliyor ve çok fazla okuru var, özellikle Amerika, İngiltere ve Çin’de. Yukio Mishima ve benim yapamadığımızı yapıp kendisine uluslararası edebiyat sahnesinde bir alan açtı.” Oe’nin iltifatı, Murakami’nin yurt dışındaki başarısını kullandığı basit dile (ya da basitleştirilmiş dile) borçlu olduğu imasının üstünü zar zor örtüyor. Murakami’ye yöneltilen eleştirilerin temelinde genellikle aynı imalar var: Oe ve Mishima’nın yaptığı gibi Japon dili ve tarihi üzerine ustalık kazanmaktansa sırf yurt dışına ihraç edebilmek için basitleştirilmiş -kalitesi düşürülmüş- bir dille yazdığı. Aynı argümanı (farklı kelimelerle olsa da) dile getirenlerden biri de Japan Today gazetesi: “Murakami başarısını, İngilizce dilinde okuyan okurların yabancı olandan hoşlanmadığını anlayan Amerikan yayıncılık dünyasının hegemonyasına ve süregelen menfaatlerine borçlu.”
O halde Murakami bir bakıma küresel edebiyatın estetik ve hatta ahlaki geçerliliğini ölçen bir test vakası işlevi görüyor. Bir yazarın aynı anda hem Tokyo hem Los Angeles hem de Atina’da popüler hale gelen kitaplar yazması, bütün bu farklı coğrafyalardaki yaşamın temelde birbirinin tıpkısı olduğunu mu gösterir? Karşılıklı olarak birbirlerini anlayabildiklerini ve hatta birbirlerinin yerine geçebileceklerini? Yahut bu evrensellik – muhtemelen küresel kültür endüstrisi tarafından zorla kafamıza sokulmuş bir dizi uzlaşı ve referanstan ibaret – en küçük ortak payda mı?
Murakami’nin en hacimli kitabı olan 1Q84 bu sorularla uğraşmak için ideal bir metin gibi görünüyor çünkü hem bütünüyle yerel hem de kozmik bir bakış açısı var. Olayların neredeyse tamamı Tokyo’da geçerken kitap aynı zamanda içinde saklı duran Air Chrysalis isimli başka bir kurmacayla gerçekliğin asli doğasının kalıcı ve kararlı olup olmadığı meselesini ele alıyor.

1Q84’ün yaşamdan izole karakterlerini illa modern dünyaya yönelik sosyal bir yorum olarak görmeye lüzum yok. Karakterin bu denli yalnız olmasının elbette biyografik nedenleri var ancak bu durum bir yandan birbirlerine kavuşmalarını daha etkili kılmak isteyen Murakami’nin arzusuna hizmet ederken öte yandan kendine özgü dokusundan sıyrılan sosyal yaşam çeviri açısından başlı başına bir kolaylık sunuyor. Murakami mekânı yadsımaz. 1Q84 Tokyo’daki mahalleler, otoyollar, tren istasyonları hakkında türlü türlü ayrıntılarla dolu ama Murakami burada farklı bir şey yapar ve mekânın özgünlüğünü dolaylı olarak yadsır. Örneğin Orhan Pamuk’un Kar isimli romanındaki karakterleri tarihin akışına ve gizemin belirsizliğine öylesine uyumludurlar ki, Türkiye dışında başka bir yerde var olamazlar. 1Q84’ün kentli yalnızlarıysa New York’ta ya da Londra’da yaşıyor olabilirler. Çünkü Murakami’ye göre modern kültür, teknoloji ve psikoloji bir araya gelerek köksüz bir yaşam tarzı inşa ederler. Nitekim kitaplarının dünya çapındaki başarısına bakacak olursak Murakami’nin mevcut yaşam tarzımız ve okuma biçimlerimiz hakkındaki bu içgörüsü hiç de yanlış sayılmaz.
Murakami’nin bu milyonlarca kopya satan kitabından beş yıl kadar önce en az 1Q84 kadar hacimli ve en az 1Q84 kadar okuru olan başka bir kitap İspanyolca olarak yayımlandı. Roberto Bolaño’nun 2666 isimli romanı, tıpkı 1Q84 gibi bölümler halindeydi ancak Bolaño’nun 2003 yılındaki vefatından sonra mirasçılar kitabın, tasarlandığı gibi beş cilt halinde değil, tek ve uzun bir cilt olarak yayımlanmasına karar verdi. İki kitap arasındaki en karakteristik farklardan biriyse (taşıdıkların isimlerin benzerliğine rağmen) Murakami’nin 1Q84’ün ne anlama geldiğini kitap içinde izah etmesi, Bolaño’nun ise bir kez olsun 2666 tarihini zikretmemesi. Kitaptaki pek çok şey gibi bu da bir gizem – muhtemelen çılgınca çoğalan hikâyeleri bir araya getirmeye hizmet eden gömülü bir mantık ya da saklı bir bakış açısı. Ve bu bakış açısı, tıpkı Murakami’de olduğu gibi, kozmik bir düzeyde işliyor; Bolaño gerek başvurduğu metafor ve imgeler gerekse kurguladığı olay örgüsü ve oluşturduğu karakterler aracılığıyla mevcut gerçekliğin temelden bozulmuş olduğunu vurgular. Onun tasavvurunda dünya geçmişte olduğu kadar şimdi de kötülüğün kol gezdiği bir yerdir ve yarın da öyle olmaya devam edecektir. Dolayısıyla 2666’nın olay örgüsü 1940’lardaki Holokost’tan 1990’ların Meksika’sındaki kadın cinayetlerine kadar geniş bir zaman aralığına çekilir ve gerçek dünya kendisini, kötülüğün olabildiğince gün yüzüne çıktığı tehditkâr bir alternatif gerçekliğe dönüştürür. Bu bakımdan Murakami ile Bolaño arasındaki temel fark, 1Q84’ün kötülüğü paralel bir boyutta karantinaya alması 2666’nın ise mevcut gerçekliğin yaşanabilecek en berbat gerçeklik olduğunda ısrar etmesidir. Bu da 2666’yı 1Q84’e nazaran basitçe okunup geçilemeyecek, külfetli bir kitap haline getirir.
Uluslararası okur kitlesine sahip bu iki yazar arasındaki bir diğer farksa dünyayla kurdukları ilişkinin biçimi. Murakami, 1Q84’ün karakterlerinden Aomame’nin gerçeklik yanılsaması üzerinde çokça durur ve televizyonda gördüğü haberlerle kendi yaşamı arasında doğrudan bağlantı kuramayan bir karakter oluşturur. Aslında bu bir anlamda Murakami’nin kurguladığı maceraların fantastik doğasını da açıklar çünkü mevcut tarihin yerini alternatif gerçeklikler alır. Tarihle olan bu irtibatsızlıksa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası bağımsızlığını deklare eden Japonya’daki toplumsal deneyimin birebir yansıması olarak görülebilir. Öte yandan Bolaño tarihi ve tarih sonrası uçurumu olanca gerçekliğiyle yaşayan ve hayatının ilk yarısını Şili’de öteki yarısını ise Meksika ve İspanya’da geçiren politik bir sürgün olarak gerçekliğin hiçbir biçiminden kaçınmaz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Adam Kirsch’in The Global Novel: Writing the World in the 21st Century isimli romanında yer alan “What Should International Fiction Accomplish” bölümünden kısaltılarak çevrilmiştir.






