Arada Kalanlar
10 Nisan 2019 Öykü

Arada Kalanlar


Twitter'da Paylaş
0

Hüzün mevsimi göz kırptı yine.Ağaçlardan yere düşen sararmış yapraklar süsledi sokakları. Sokakları adımlarken ruhunda yalnızlıklar biriktiren kekolar, kabuklarına çekilmiş halde öylece dururlar köşe başlarında. Bıkkınlıklar dolaşıp durur suretlerinde ahenkle.Yüreğini hafakanlar basınca kara kafalı Zaza Mıstefa babasının cebinden gizlice aldığı sigarayı yeleğinin iç kısmından çıkarır. Lakin ufak bir sorunvardır: Ççakmak yok! Hemen kahvehaneye doğru yürür. Yolda yürürken düşlerine sevda düşer her biradımda. Dalgın dalgın yürüyüşleri kahvehanenin önüne geldiğinde son bulur. Kahvehanenin önünde iskemlesine oturmuş Bozo’yu görür. Bozo, sigarasından çıkan dumanlarla akrobatik hareketler yapar. Mıstefa‘nın geldiğini hissetmez bile. Mıstefa, “Bozo Bozo!” diye seslenir ama nafile. Yanına sokulur, ensesine yapıştırır şaplağı. Bozo’ yu yeryüzü cehennemine geri getirir. Bozo ne olduğunu anlamadan sırtını döner. “Ne vurisen oğlim, insan gibi yaklaşmayı bilmisen,” diye çıkışır. Zaza Mıstefa, cevap verir: “Seslendım, ses etmedın ben de seni kendine getıreyım dedım.” Bozo’nun bağırıp çağırmasından bunalan Mıstefa, “Of Of , sus Bozo! Hele çakmaği ver.” Bozo çakmağı uzatır, “Al sana, de git rehet bırak beni.” Onun söylediklerini aldırmayan Mıstefa dışarıdan kahvehanenin içine bakarak, “Bozo, desene içerde şenlik var. Rızgar yine darmadağın eden şarkılari açmiş. Bahozla Mame’yi efkâra boğmuş valla. Dur ben de gideyim bu efkâr beni de sarsın,” der. Zaza Mıstefa, demir telle teyellenen kapıdan içeri girer. İçerisi sis bulutlarının arasında kaybolmuştur. Göz gözü görmüyor. Yaklaştıkça sis bulutları dağılır. İçeridekilere selam verir. Kasetçalardan yayılan Kürtçe ezginin verdiği efkârdan o da nasibini alır. O kadar efkârlanır ki şarkıya bağıra bağıra eşlik eder. Rızgar, Bahoz ve Mame sözleşmişçesine hep bir ağızdan Zaza Mıstefa’ ya dönerek, “Senin bori sesini mi dinliyahğ, içine ettin şarkinin,” tepkisiyle ne yapacağını bilemeyen Mıstefa’nın yanaklarına konan tebessüm uçar gider, yerini asık surata bırakır. Sessizliğe gömülür. Duvarda asılı duran Yılmaz Güney’in fotoğrafına bakar. Sigarasından ciğerden yanmalı bir yudum çeker içine. Der ki; ‘Sen söyle Keko Yılmaz! Parmağıyla onları işaret ederek “siz ya kırıksinız ya da çatlak. Anlamadım gitti.” Hep bir ağızdan basarlar kahkahayı Mıstefa’nın muzip haline. İçeriye doluşan huzursuzluk dağılır böylece. Rızgar, kollarını iki yana doğru açar, içten bir gülümsemeyle, “Gel ulan Zaza Mıstefa!" der. "Sarılayım sana. Sende hemen kızisen olır mi böyle. Sen bizim Zaza Mıstefamızsen, ayıp ettin lo.” Mıstefa, incinip kırılan yanlarını o heybetli dağ olmazsa nasıl toplardı kim bilir? O dağ kâh Rızgar olur, kâh Bahoz olur. Bahoz kasetçalardan süzülen efkârlı havayı dağıtmak için basar düğmeye değiştirir kaseti.Boynuna doladığı kefiyeyi yavaşça eline alır, geçer halayın başına. Rızgar, Bozo, Mame, Mıstefa… Her biri ele ele tutuşarak boncuk boncuk dizilir sıraya. Neşeli direnişe hep beraber katılırlar. Halay, kederi de taşır içinde sevinci de. Bahoz halayın başında kasetçalardan yükselen zurna ve davullun sesiyle esrime ritüeline girer, tuhaf tuhaf hareketler yapar. Meraklı gözlere horoz dövüşünü hatırlatır âdeta.

Halay deyince; Bahoz ile Rızgar ilk gelir akla, mahalle düğünlerinin vazgeçilmez oyunbazlarıdır onlar. Karşı cinsi büyülemek uğruna bedenleri her şekle girer, gizli arzuları saçılıverir dört bir yana. Kendilerini halaya kaptıran kekolar, zamanın akışını hesaba katmazlar. Zaman su gibi akmıştır. Zifiri karanlıkta labirent sokaklardan dalga dalga süzülen bağrışmalar arasından sokaklara vururlar kendini. Mame, her zamanki gibi sokakta yürürken eliyle sol cebindeki tespihi çıkarır. Yüzünü Rızgara dönerek, “Gecenin birindeyim, dört duvar dibindeyim, beni soracak olursan. Arami mahallesindeyim,” tiradıyla sokakların dili olur. Rızgar yarı şaşkınlıkla tebessüm eder Mame’nin tiradına.

Sokaklar, mezarsızların  teneşir tahtası...Ömür, umuttan önce biter orda. Kediler, köpekler, solucanlar,böcekler yurdu bilir, bir de kekoların gölgesini taşır sokaklar her ayak izinde. Sokaklarda kendi olurlar, sıradanlık sokaktadır. Bu yüzden severler sokakları. Bahoz hemen ilerideki kahverengi çatılı evin köşesinde dostlarına, “Haydi! Kekolar görüşürüz, Şevbaş,” diyerek ara sokaktan sızar karanlığın kucağına. Yol boyunca her dönemeçte bir keko ayrılır arada kalanlardan. Gece kapkaranlık örtüsüyle örtüyordur yoksulluğun üstünü. İliklerine kadar hissedilen yoksulluğun içinden akıp giderler kekolar. Bellerini büken sefaleti daha ne kadar taşıyacaklar sırtlarında kimbilir. Sokakta ahkâm keser gibi yürümeleri yoksulluktan mıdır? Bedenlerinin kuytularına varıncaya dek her yanından yoksulluk dökülüyordur sanki. Sefaletin ötesinde bir yaşamın düşünü kahramanlık efsaneleriyle kurmanın peşindeydiler oysa. Herkes evinin yolunu tuttuktan sonra Rızgar öylece kalakalır sokağın ortasında. Usulca ellerini montunun cebine koyar, yitipgidenlerin hatıralarıyla bin bir duygunun içine kulaç atar. Daha 17’sinde kör kurşunla kaybettiği abisinin kayıp giden ömrüne mi yansın yoksa kalbinden uçan kuşu tutamayışına mı? Nereye baksa dilemma kuyusuna düşecekmiş gibidir. Rızgar düşünceler arasında bocalayıp dururken evin önüne geldiğinin farkına bile varmamıştır. Dış kapıyı elinde Amed21 maskotlu anahtarla kapıyı açar, siyah fileli ayakkabısını annesinin tahtadan yaptığı ayakkabılığın üstüne koyar Topuklarının üzerine basmadan kardeşi Rezan’ın yanında serili olan yer yatağına uzanır, derin uykuya dalar.

Ertesi gün sarı sıcak güneşin ışınları, kanadı kırık pencereden içeriye dolar, Güneş Rızgar’ın gözbebeğine değince Rızgar yatağından kıvrıla kıvrıla uyanır. Ev ahalisi çoktan uyanmıştır. Annesinin kardeşi Rezan’ı sevgi yağmuruna tuttuğu coşkulu sesini duyar. Annesi, ölen abisinin boşluğunu kardeşi Rezanla doldurur. Mutfaktan gelen bardak sesleriyle kendini ayakta bulan Rızgar mutfağa geçer, annesinin hazırladığı kahvaltıdan birkaç lokma yedikten sonra yarıladığı çayını kaptığı gibi damın yolunu tutar. Annesi, “Ne acelen var Rızgar,” deyince, Rızgar başını yana doğru çevirerek, “Güvercinler ana!” der, basamakları hızlı adımlarla geçerek dama çıkar.Rızgar, üç dişi posta, üç erkek posta güvercinlerin suyunu, yemini hiç eksik etmez. Her sabah dama çıkar kafesi açar önlerine su ve yem koyar elleriyle gökyüzünü işaret ederek, ustalıkla göğe salar güvercinleri. Sonra iskemlesine oturur güvercinleri müthiş bir tutkuyla seyre dalar. Güvercinler içinde Gülçırnak ve Mor kafanın yeri apayrıdır kalbinde. Onları tahtadan ördüğü çitlerle ayrı bir kısımda besler. Kendince onların çiftleştirerek sayılarını arttırmak ister. Günü gelir karşı komşunun oğluyla bir çift taklacı Arap takas eder, günü gelir bir damızlık ankut almak için inşaatta günlük yevmiyeyle çalışır.

Rızgar, kendinden önce sesi yanına ulaşan kardeşi Rezan’ ın sesiyle irkilir dalıp gittiği uzaklardan. Rezan,“Abe, Bahoz seni çağiri, kapıda seni bekli,” der Rızgar yanıt verir: “Tamam. Söyle güvercinleri yerine koyi geli.” Rezan abisinin sözüyle kanatlı bir at gibi koşarak abisinin sözünü sahibine ulaştırır. Rızgar, hızlıcagüvercinleri kafese koyar. Merdivenlerden aşağıya iner mutfağın bitişiğindeki odadan haki montunu sırtınaatar, soluğu Bahoz’un yanında alır. Kapının önünde bekleyen Bahoz’la tokalaşır, yola koyulurlar. Bahoz, yokuşa yaklaşırken aniden duraksar. Kartopu gibi yokuş aşağı yuvarlar kelimeleri. Rızgara dönerek, “Bilisen ne olmiş. Aşağı mahledekiler Mame’ nin önini kesmiş, kaşını gözünü yarmışlar.İmanıma Mameyi görsen diyisen belki yüzü mor menekşe olmış” der. Rızgar; “Oğlum Baho, Sen ne diyisen, bu onların yanına kalmiyacahğ. Mameyi sahipsiz saniler. Onlar daha bizi tanimi. Kafasına 9mm çapında mermi yiyecek çok puşt var buni bilisen.” Bahoz, Rızgar’ın söylediklerinden güç alır. “Haydi çabuk gidehğ. Bizimkiler kahvede bizi bekli.” Bahoz’la Rızgar hızlı adımlarla kahvehaneye doğru giderler. Nefes nefese kalan Bahoz ve Rızgar sokağın köşesindeki direğin önünden sola döndükten sonra kahvehaneye varırlar. Kahvehanenin önünde oturanlara selam verip onları bekleyen kekoların yanına giderler. Sobanın yanında yüzü gözü mosmor olan Mame’yi görünce Rızgar deliye döner. Hemen sandalyeyi çeker. Mame ve Zaza, Mıstefa’nın yanına oturur. “Mame söyle nasıl oldi. Sana saldıranlari tanisen. Gidehğ onların hesabini kesehğ.” Mame yaralı kuş gibi ağrının sızılarına aldırış etmeden, “Sanayi mahlesinde otiriler. Kaç kez görmişem onlari. Cengo ve tayfasi saldirdi.Yolda yürüdim baktım karşidan bir tanesi omzuyla vurdi bana. Sonra da ‘Oğlim ne dayi dayi yürisen. Önenbak kaveşe,’ dedı. Ben de yumriğimi taş gibi sıktım. Tam vuridim. Arkadan biri tekmeyi koydi, yeri öptım. Doğrilidim bir baktım oldiler on kişi, hepsi tekme tokat giriştiler. Ordan geçen yaşli dayi onlara kızince hepsi tazi gibi kaçti.” Bahoz, “Demek öyle, sen merak etme! Onlara cehennemi bu dünyada yaşatacağam,” der. Sigarasından bir yudum çektikten sonra Zaza Mıstefa, “Yarın onların hakkinden gelecağiz,” diye lafa girer. Hararetli konuşmaların arasında kahveci Meheme, çayları önlerine koyar. Her biri çaylarını yudumlar. Sessizlik çöker masanın ortasına. Zihinlerdeki balıkları tutmak için derine iskandil atarlar. Sessizlik Bahoz’un derinden ah çekmesiyle bozulur. Bahoz, “Onlar Arami mahlesinin kekolarini tanimiler, çünki Mame bizi tanimahğ denizden bardak bardak su boşaltmaya çalışmak kadar zordır. Ama yarın feleğin tokatıyla tanışacahğlar,” der. Masada oturan herkes başıyla Bahoz’u onaylar. O gün masaya öfkelerini koyarlar. Hayatlarından gidenlerin acısını toplasan dağ olur. Onları yolun yarısında tek başına bırakanları, çürükmeyvenin daldan düştüğü gibi yüreklerinden düşürürler. Yarın kapıya dayanmıştır. Öğleye doğru Rızgar ve tayfası mahallenin en yüksek tepesi olan Afat tepede buluşurlar. Çakı, sopa, çatalastik… Ne alet edevat varsa alıp gelmişlerdir. Rızgar kavruk bedeniyle, İnce Memed’in cesaretini kuşanarak kekolara Sanayi mahallesinin sınırlarını elindeki tahta parçasıyla çizer,kimin nerde nasıl duracağını kendinden emin, kararlı duruşuyla tek tek anlatır. Herkes Rızgar’ a pür dikkat kesilip söylediklerini aklına kazımıştır. Akrep yelkovanı kovalayıp dururken vakit gelip çatar.Rızgar, Bahoz, Zaza Mıstefa, önden gider, bulundukları sokağı üç koldan kuşatırlar. Onları takip eden Bozo da ara sokaklarda yerini alır. Rızgar, Cengo ve tayfasının takıldığı kahvehaneyi keşif turuna çıkar. Kekolar onlardan gelen habere dikkat kesilir. Rızgar kahveye gider, iskemleyi çeker oturur. Göz altından yanı başında oturanlara bakar. Orda oturan biri, “Cengo yav horozini birgün getir döviştirehğ,” deyince Rızgar, elindeki telefondan Bahoz’a haber eder, gelin diye. Çayından son bir yudum alır. Başını sağa döner sert bir bakış atar. Ayağa kalkar, “Cengo hanginizdir,” der. Sarışın şişman biri, “Benem oğlim ne diyecahğsan,” der. Rızgar,Cengo’ya doğru birkaç adıma atar. Avucunun içiyle Cengo’nun suratına yapıştırır tokatı. Cengo’nun feleği şaşar. Yanında oturanlar Rızgar’a hücum etmek için fırsat kollar. Pantolonunun arka cebine iliştirdiği çakıyı alır. Çember etrafında döner gibi mekik dokur. Bahoz, Zaza Mıstefa yardıma gelir. Sandalyeler havada uçuşur, her yer toz duman olur.Arada kalanlar, bir kavganın içine doğmuşlardır. Böylesine korkunç bir hayatta felaketler ardı sıra dizilir yanı başlarında. Hayatla olan bağları pamuk ipliğine bağlıdır. Öyle yelkenleri suya indirmezler de hemen.Yaşamak, onlar için bir felaket sonrası hayatta kalma becerisidir. Külhani, hırpani bedenlerine hüzün sinmiştir. Hüzün doğudan esen yel misali yalar suretlerini.

Yine bir Pazar sabahı Zaza Mıstefa, evlerinin önündeki küçük bahçede horozların başına dikilir. İçinden horozları nasıl dövüştüreceğini geçirir. Bahçenin sokağa bakan tarafından geçerken onu gören Bahoz, “Ne yapisen Mıstefa, horozları ringe çıkarisen,” der. Bahoz’un sesiyle başını yerden kaldıran Mıstefa Bahoz’ a döner. “Oğlım Baho, sen  ne anlisen horozların dünyasından. Horoz dövüşi tutkusu çocıklıktan başli. Daha yedi yaşındaydım, horozlarin peşinden ayrılmidim. Horozlari anlamak zenaat isti Mıstefa.” Bahoz kahkaha kumpanyasına katılmışçasına kahkaha nöbetine tutulur. Sol elini havaya kaldırır. “Alemsen valla Mıstefa.Görüşirihğ kendine iyi bak,” diyerek yoluna devam eder. Bahoz içinden sevda türkülerini mırıldana mırıldana yürürken sevdiği kız aklına düşer. Rotasını sevdiği kızın bulunduğu sokağa doğru kırar.Kızın bulunduğu evin karşısındaki duvarına yaslar sırtını. Sigarasını yakar. Bir ümitle beklemeye koyulur oracıkta gönlüne düşen kızı. Uzun bekleyiş yorar Bahoz’un yüreğini. Başını yere eğer, yüreğinin titreyişini hisseder, gözüne ilişen tahtanın sivri ucuyla duvara, “Ah be gelincik çiçeği, beton yastık oldu be!” yazar, oraya umudunu bırakır gider. Sevdiği kızı göremeyince Bahoz’un yüreğini paramparça edip rakıya meze yapmışlardır sanki. Kimi zaman kendi hikâyesini yazanların hayatlarına budalaca bakar insanlar. Oysa Arami mahallesinin taş döşeli sokaklarında volta attığınızda kent, çocukluk, gençlik insan olan yerlerinizi okşar. Vakti zamanında yaşanmış artık var olmayan bir yerdir orası. Dağ havası sarmıştır onları. Mahallenin ıssızlığında cıvıldayan kuşlar arada kalanların yarım kalmış şarkılarını söylerler. Çatlamış kaldırım taşları, çirkin, pis kokulu sokaklar yerini asfalt yolda yükselen binalara bırakmış. Geçmiş günler bir daha geri dönmemek üzere terketmişlerdir bu sokakları.Geçmişten koparılmışlardır, kökü sürgünde olan kurumuş bir daldır onlar.Köksüzlükten geriye dostluk kalmıştır. Yıllar sonra Afat tepeden Arami Mahallesine bakakalırken şu sözler dökülür dilinden; “Tıngır mıngır dönen dünyamıza, şıngır mıngır sosyeteler girmiş, randumanı sağlam dostlarımız nerde? Başıni götini sallayanlar boy gösteri Arami mahlesinde vah malamıne!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR