Vedat Türkali, ülkemizde edebiyatın ve sanatın vicdanını temsil eden çok değerli bir isim.
“Bu acının tarifi yok”
Yazımın ilk sözcüklerini kaleme aldığım şu an, vicdanlarda, belleklerde iz bıraksın ve unutulmasın diye burada da kayda geçiriyorum ki; kendisine acımasızca tecavüz edilmek istenen ve buna direnince vahşi ve korkunç bir cinayete kurban giden gencecik üniversite öğrencisi Özgecan Aslan için bütün Türkiye tek yürek olmuş ve ayağa kalkmış durumda. Cinsel şiddet, ülkenin her yerinde lanetleniyor bugünlerde. İkisi baba- oğul, üç kişinin, insanlıktan çıkarak ve en canavarca yöntemleri kullanarak işlediği bu cinayet, uzun yıllardan beri ülkemiz gündeminde yer alan kadına yönelik şiddetin doruk noktasını temsil ediyor. Vicdani duyarlılığı olan her insan bu korkunç olayı lanetliyor. Çevremdeki yoğun gözyaşı ve öfke seli, içimde derin acılar ve hüzünler yaratmaya devam ediyor. Böyle bir ortamda yazmak eylemi çok acıtıcı olmakla birlikte, aynı zamanda toplumsal ve vicdani bir göreve dönüşüyor. “Yaşamak görevdir yangın yerinde, yaşamak insan kalarak” dizesindeki anlamlar, yüreğimdeki karmaşada sessizce çoğalıyor.
Bu cinayette beni en inciten ve acımı arttıran başka bir boyut, katillerden birinin facebook profilinin paylaşımlarında gördüğüm fotoğraftı. Özgecan’ın katiline yardım ederek insanlıktan çıkan bu adam, Fatmagül’ün Suçu Ne? filmini arkadaşlarıyla birlikte keyifle seyrederken görüntüleniyordu o fotoğrafta. Bu kırılma noktasında uzun uzun düşündüm. Kimi eğitimsiz ve derinliksiz insanlar; nitelikli, düşündürücü ve toplumsal sorgulamalarla dolu bu filmi bir sanat eseri olarak algılamıyor; filmin sanatsal bütünlüğünü değil, o bütünlükten kopardığı bir detayı göz önünde bulunduruyorlardı. Filmdeki görüntülere başka cephelerden bakarak ve farklı anlamlar yükleyerek onu bir kişisel/cinsel tatmin aracı olarak kullanıyor ve bu dürtülerini sosyal medya ortamında paylaşmaktan zevk alıyorlardı. Asıl korkunç olan buydu. Kafaların içindeki o karanlık dünya, o rezil zihniyet değişmedikçe; seyrettiği filmlere, yaşadığı hayat olaylarına ve çevresindeki kadınlara bu hastalıklı bakışını yöneltmeye devam edecekti. Bu bakış, bir yandan yasakçılığı ve sansürü teşvik ederken; öte yandan, tam bir paradoksla, “günah” ve “yasak” dediği her şeye yoğun bir ilgi duyacaktı. Günah korkusu, şiddete ve suça dönüşecekti böylece.
Baskının, sansürün, yasakçılığın asıl kaynağı olan eril egemen zihniyet; yüzyıllardan bu yana din, dil, tarih, sosyoekonomik sistem, geleneksel yapı ve toplumsal kurumlar aracılığıyla kadın üzerindeki baskı ve şiddetini arttırarak sürdürüyor. Eril egemen zihniyet, kadına yönelik şiddet ve baskıyı özellikle aile, eğitim, din gibi toplumsal kurumlar içinde çoğaltıp kuşaktan kuşağa aktarıyor. Şiddet kültürünün aktarımında erkek kadar, anne rolündeki kadının da -ne yazık ki- rolü var. Özellikle feodal yapıda bu rolün ağırlığı artıyor. Kadınların bilinç kazanması, baskı ve şiddete karşı durması, feodal yapı içindeki o kalın zincirlerin kırılmasıyla anlam ve değer kazanacak. Bunun bir kader olmadığı bilincinin ve farkındalığının yerleşmesi çok önemli. Halen ülkemizde cinsel şiddet, patolojik bir kötülük sarmalına dönüşmüş durumda.
Şimdilerde Pandora’nın kutusu açıldı; kadınlar uğramış oldukları taciz ve tecavüz olaylarını anlatmaya, dillendirmeye başladı. Asıl utanacak olanın, tacize uğrayan kadın değil; tacizci erkekler olduğu gerçeği içselleşti. Sadık Hidayet’le ilgili yazılan Yazarın Gölgesi adlı kitapta “Kadınlar konuşmadıkça öykülerde cehennemin kapıları asla kapanmayacaktır.” cümlesiyle karşılaşmış ve çok sarsılmıştım. Gerçekten, kadınlar sustukça şiddet kültürü bundan beslenecek, suskunluk sadece sanatta, edebiyatta, öykülerde ses bulacak. Sesin hayatın içinde yankılanması ve şiddetin azalıp yok olması ise, kadınların konuşmasıyla, gerçekleri anlatarak, direnerek, dilin ve yüreğin bukağısını kırmasıyla gerçekleşecek. Hayatın diyalektiğine, itaatsizliğin değerine ve kadınların iç gücüne inanıyorum. Bir gün her şey daha güzel olacak.
Fatmagül ve Fatmagüller…
Fatmagül’ün Suçu Ne? adlı film ve daha sonra onun genişletilmesiyle oluşturulan TV dizisinde Fatmagül’ün o masum kimliği üzerinden, kadınların uğradığı tecavüz, şiddet, dışlanma ve haksızlıklar pek çok boyutuyla dile getiriliyor; temeldeki eril egemen zihniyetin varlığı sürekli hissettiriliyor. Dizi film olarak gösterime girmeden önce medyada ve sosyal medyada yer alan bazı kışkırtıcı yazı ve sözler, kadına kötülüğü ve aşağılamayı mubahmış gibi gören sığ ve kötü zihniyetli kişileri harekete geçirecek şekildeydi. Dizinin medya tanıtımlarında gerekli toplumsal sorumluluğun gösterilmediğini; gösterim öncesi, ilk bölümde yer alan tecavüz sahnesinin sürekli vurgulandığını ve bu yaklaşımdan duyduğum öfkeyi bugünmüş gibi anımsıyorum. Dolayısıyla, kötü niyetli kişilere bilinçsizce, sorumsuzca bir sesleniş söz konusuydu. Bilinçsizlik ve dikkatsizlik, bu hatayı mazur gösteremez elbette. Fatmagüller’in çoğalmaması ve haksızlıkların sona ermesi için tüm toplumsal kurumlar gibi medya da gerekli dikkati ve özeni göstermek durumunda.
Film ve TV dizisi olarak “Fatmagül’ün Suçu Ne?”
Senaryosunu değerli romancı Vedat Türkali’nin yazdığı Fatmagül’ün Suçu Ne? 1986 yılında Süreyya Duru’nun yönetmenliğinde uzun metrajlı bir film olarak çekildi önce. Başrollerde Hülya Avşar ve Aytaç Arman yer alıyordu.
Filmin başlarında, Akdeniz’in bir kıyı kasabasında yaşayan, yoksul, öksüz ve yetim bir genç kız olan Fatmagül, bir gün deniz kenarında çamaşır yıkarken, aniden karşısına çıkan beş adamın tecavüzüne uğrar. Olaylar bu noktadan sonra hızla gelişir ve toplumda kadının durumunu ve yerini bizlere sorgulatan birçok haksızlıklar, kötülükler, kurnazlıklarla devam eder filmin kareleri…
Biraz araştırdığımızda, geçmişte bu filmin senaryosuyla ilgili bazı talihsizliklerin yaşandığını öğreniyoruz. Senaryosunun başkaları tarafından ele geçirilip bu senaryodan başka adla bir film yapıldığını öğrenen ve hakkını aramak üzere bir hukuk mücadelesi başlatan Vedat Türkali, Eski Filmler adlı kitabında mahkeme sürecinin yedi yıl sürdüğünü, birçok engelin çıktığını ve sonunda davayı kazandıklarını anlatıyor. “Yedi yıl öncesinin ücretleriyle ödenen hakkımız, aslında, mahkemece geri verilen harcamalarımızın yitirdiği para değerini bile karşılamıyordu, ama üç kuruşluk çıkar için saygın, insanca değerleri çiğneyen yaratıklara ne de olsa bir ders sayılırdı bu başarı.”1
Başına pek çok kötü olay gelmiş bir senaryo bu; tıpkı kahramanı Fatmagül gibi, haksızlığa, hukuksuzluğa, kötü niyetin gadrine uğramış gerçekten. Yaşanan olaylar ve mahkeme süreci nedeniyle, senaryo olarak yazılmasından yıllar sonra, ancak 1986’da filme çekilebilmiş. (Senaryonun çalınması, başka bir adla filme alınması, çalındığının fark edilmesi ve adli sürecin başlamasıyla ilgili daha geniş bilgi Eski Filmler’in sunuş yazısında yer alıyor.)
Bu filmden yıllar sonra Fatmagül’ün Suçu Ne? 16 Eylül 2010- 21 Haziran 2012 tarihleri arasında bir TV dizisi olarak geniş zaman dilimine yayılmış bölümler halinde izlendi. Dizide; 1986 tarihli uzun metrajlı filmde yeterince üzerinde durulmayan karakterlere ve olay ayrıntılarına daha fazla yer verilmişti. Bu kez başroller genç oyuncular Beren Saat ve Engin Akyürek arasında paylaşılıyordu. Özel bir TV kanalında yayımlanan, dolayısıyla geniş kitlelere ulaşan bir eser olduğu için, popüler kültür algısı içinde değerlendirilmiş olsa da, Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisi, öteki kolaycı ve sıradan TV dizilerinden epeyce farklıydı.
Senaryodan Öyküye
Dizinin yayımlandığı dönemde oldukça farklı bir yazınsal çalışmanın kitap raflarında yer aldığına; edebiyat-sinema ilişkisinde çoğu kez edebiyat eserinden sinemaya geçiş ve uyarlama gerçekleştirilirken; bu kez sinemadan edebiyat eserine geçildiğine; Vedat Türkali’nin senaryosunun yine Fatmagül’ün Suçu Ne? adıyla kısa bir romana ya da bir uzun öyküye dönüştürüldüğüne tanık olduk. Bu ilginç ve oldukça başarılı çalışma, Vedat Türkali külliyatı içinde bir parantez açarak var olacak bir kitaptı. Vedat Türkali’nin senaryosundan yola çıkarak kitabı yazan, asistanı Sebahat Altıparmakoğlu’du. Kitabın kapağında Vedat Türkali adına yer verilirken, en altta, “senaryodan öyküleştiren: Sebahat Altıparmakoğlu” ifadesi yer alıyordu. Kitap, her zaman karşılaşmadığım deneysel bir çalışma olarak dikkatimi çekmişti. Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisinin “kitabı da vardı” böylece.
Sebahat Altıparmakoğlu kitabın girişindeki teşekkür yazısında senaryoyu öyküleştirmenin hem kolay hem de zor olduğunu belirtiyor ve şunları dile getiriyordu: “Önümde belli bir hikâye vardı. Vedat Türkali’nin yazdığı senaryo, romanı aratmayacak özellikler barındırıyordu. Diyaloglar ve tarifler öyle özenle düşünülmüş, yazılmıştı ki, yolumu fazlasıyla açtı. Bu bir Vedat Türkali eseri. Ben sadece parçaları birleştirdim. Ama bunun da kolay olduğunu söyleyemem. Vedat Türkali’nin cümlelerine cümle eklemek, özünü ve akışını bozmadan bir hikâye oluşturmak, Vedat Türkali okuyucularının da tahmin edeceği gibi hiç de kolay olmadı.”2

Bir edebiyat ve sinema insanı olarak Vedat Türkali
Ülkemizde edebiyatın ve sinemanın yaşayan en değerli ustalarından ve öncülerindendir Vedat Türkali. Onun eserlerine damgasını vuran en önemli tema vicdan’dır. Filmleri, romanları, senaryo ve denemelerinde, insana özgü bu yüce duyguyu, adalet kavramı ve estetik dengesi içinde işleyerek, okuyan ve izleyeni şaşırtır, düşündürür, yaşananları sorgulatır; meselelere çözüm bulunması için harekete geçirir. Vedat Türkali, edebiyatımızın ve sinema sanatımızın toplumsal vicdanını simgeleyen; duyarlı bir sanatçı ve aydındır. Onun eserlerinde insanın özündeki vicdan kapılarının aralandığı, insani ve toplumsal duyarlılığa seslenildiği görülür. Bu seslenişler, bazen yazarın kendi anlatımı, bazen de yarattığı kahramanların iç ve dış konuşmaları aracılığıyla gerçekleşir. İç dünyamızda öyle titreşimler yaratır ki Vedat Türkali Usta’nın eserleri; sayfaları çevirdikçe daha adil, daha güzel, daha yaşanılası ve daha eşitlikçi bir dünyanın derin özlemini duyumsarız.
Bireyi ve toplumu, içinde yaşanan tarihsel/toplumsal dönem içinde işleyen Vedat Türkali, unutulmayan roman ve film kahramanları üzerinden metne ya da senaryoya yansıyan toplumsal döneme özgü olgu ve olayların bireylerdeki etki ve izlerini dile getirdi. Roman dilini, ayrıntılardaki görsel incelik; akıcılık ve duruluk üzerine temellendirdi. Diyalogları başarıyla şekillendirdi.
Vedat Türkali romanlarında anlatılan olay ve kişiler akılda kalıcıdır; aradan uzun yıllar geçse bile belleğimizden silinmez ve bizde derin izler bırakır. O kadar canlıdır ki kişileri, içimizde yaşadıkları kadar çevremizde bizimle birlikte yaşıyorlarmış gibi bir hisse kapılabiliriz.
Geniş kitleler ve özellikle gençler tarafından iyi bilinmeyen bazı tarihsel dönemlerin ayrıntıları; ülkemizde sosyalist ve komünist düşünceyi benimsemiş entelektüel kimliklerin çektiği acılar, uğradıkları baskılar, aldıkları haksız cezalar, yazılarına uygulanan sansür ve bunlara karşı sol kesim aydınlarımızın özgürlük mücadelesi, Vedat Türkali’nin kalemiyle yazınsal ve estetik değer içeren birer roman metnine dönüşmüştür. Vedat Türkali’yi okumak yoluyla, yazınsal bir tat alarak yakın tarihimizi içselleştirir; geçmiş dönemlerde toplumcu aydınların, siyasetçilerin ve yazarların çilelerine edebiyat içinden bakar, onları daha yakından tanımış ve o hayatlara daha yakından tanıklık etmiş oluruz.
1970’li yıllarda okuduğum Bir Gün Tek Başına’nın içindeki yazınsal dünya; aşkın ve toplumsallığın veriliş biçimi, kahramanların ete kemiğe bürünmüşçesine canlı oluşu ve aradan geçen bunca yıla rağmen Kenan’ın; Günsel’in ve onların yer aldığı bireysel ve toplumsal olayların unutulmazlığı; 27 Mayıs 1960 darbesi döneminin etkileyici, eleştirel ve gerçekçi anlatımı, bu eseri, sevdiğim romanlardan biri olarak değerlendiriyor olmamın başlıca bileşenlerini oluşturuyor.
Değerli eleştirmen Fethi Naci, o günlerde bu romanı “bir edebiyat olayı” olarak nitelendiriyor ve şöyle yazıyordu: “Bir sevda türküsüne benziyor Bir Gün Tek Başına; mutluluklar, hüzünler, sevinçler, acılar iç içe. Birden romanın içinde buluyorsunuz kendinizi; romancının sizde uyandırdığı sahihlik duygusu, sizin de olaylara romancının gözüyle bakmanızı sağlıyor.” Yazının ilerleyen satırlarında önemli değerlendirmelerde bulunuyordu Fethi Naci: “Hiçbir şey ak ve kara diye ayrılmaz Vedat Türkali’nin romanında; o, karmaşıklığı ve bütünselliği içinde verir insanları; şemalardan, mekanik kurgulardan, ilkel neden-sonuç ilişkilerinden kurtarmıştır romanını. Ve belli ki on dokuzuncu yüzyılın büyük roman ustalarını sevmekte, klasik romanın öğeleriyle yeni bir dünya görüşünü, yeni bir roman tekniğini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışmakta.”3
Daha sonra Mavi Karanlık’ı ilgiyle okumuştum; bu roman da toplumsal meseleler üzerine kurulmuştu. 12 Eylül darbesi döneminde aydınların durumunu, halktan kopukluğunu, bireyciliğe düşmelerini eleştirel bir bakış açısıyla dile getiriyordu. Döneme eleştirel ve toplumsal pencereden bakan yazar, dili başarıyla kullanıyor; kurgu, karakter yaratma ve diyaloglarda ustalığını ortaya koyuyordu. Bu romanı diğerleri izledi. Geçen uzun yıllara rağmen edebiyattan, yazmaktan hiç kopmadı Vedat Türkali Usta. Daima edebiyatın içinde yaşadı. Son romanı da Bitti Bitti Bitmedi adını taşıyor.
Çalışkan, üretken, her yazdığıyla kendini aşan bir sanatçı olan Vedat Türkali’nin romanları sinemasal yapıdadır; akıcı görselliğiyle etkileyicidir. Birçok eleştirmen, Vedat Türkali’nin senaryo yazarlığının romanlarını beslediğini; romanlarının da onun sinema yeteneğini yansıttığını; bu olgunun yazarın iç dünyasında karşılıklı bir yaratım süreci oluşturduğunu belirtirler. Bu konuda Atıf Yılmaz “Bugün Vedat Türkali’nin bütün romanlarını anımsadığımda çok yoğun bir fikri ve duyguyu, en yakın biçimde ve olağanüstü bir kurguyla anlatabilme yetisinin sinemacılığından kaynaklandığını düşünmeden edemiyorum.”4 diyor. Atilla Dorsay ise şunları dile getiriyor: “Onun yazdığı senaryolar Yeşilçam’ın en gerçekçi filmlerine kaynaklık etti, onun yazdığı filmlerde kahramanların sınıfsal konumu ve ideolojik inançları, karakterlerin ayrılmaz bir parçası olarak çizildi. Onun yazdığı romanlarda, yine ideolojik bir çerçeve içinde olsa da, aynı ölçüde romantik ve lirik öyküler aracılığıyla, toplumun en hararetli dönüm noktalarına has bir edebiyatçı ışığı tutuldu.”5 Gerçekçilik, sınıfsal boyut, insan duygularının verilişinde ve kurguda başarı, akıcılık, inandırıcılık Vedat Türkali’nin eserlerindeki anahtar sözcükler… Bir de bütün bu sanatsal unsurların “vicdan” kavramı çevresinde örgülenmesi…
Vedat Türkali romanlarıyla sineması arasındaki etkileşimi değerlendiren Rıza Kıraç, altı yüz elli sayfadan oluşan Bir Gün Tek Başına’nın bilinçaltı akışı tekniğiyle yazılmasına rağmen satır satır filme çekilebilecek kadar sinemasal bir yapıt olduğunu belirterek, yerinde bir tespitle; “27 Mayıs askeri darbesi ve öncesi Türkiye panoramasını çizen böylesi başarılı bir edebi yapıt henüz yazılmamıştır.”6 diyor.
Vedat Türkali, filmi bir endüstri ürünü olarak görür. Kapitalist toplumda pazar için üretilen her ürün gibi, film üretiminin ekonomik ilişkilere dayandığını belirterek, senaryonun oluşumunu da bu ilişkilerin belirlediğini vurgular. Senaryodan başlayarak, bir ülkenin sinemasını, o sinemanın ürünlerini doğru değerlendirmek; o sinemanın içinde oluştuğu ülkenin sosyoekonomik yapısını, ona bağlı olarak da sinema yapısını doğru kavramakla mümkün olduğunu ifade eden Vedat Türkali, sinemanın sadece bir endüstri değil, aynı zamanda bir sanat olduğunun da altını çizer. Sinemanın gelişmesini sanatın gelişmesine bağlı olduğunu dile getirir.7
Vedat Türkali’nin senaryoları ve romanlarının sağlam bir politik dile sahip olduğunu belirten Rıza Kıraç şöyle yazar: “Bu dilin ardında sürekli kendi kendini sorgulayan, sorular soran, sorularına yanıt arayıp, zaman zaman önyargılarını, zaman zaman saldırganlığını açığa vuran insan psikolojisinin derinliği, “bilinçaltı akışı” anlatım tekniğinin sırları vardı.”8
Vedat Türkali’nin, senaryolarını “sosyalist gerçekçilik” açısıyla yazdığını belirten Rıza Kıraç, onun ülke gerçeklerini göz ardı etmeyen tutumuna işaret ederek, “Bu yönüyle Karanlıkta Uyananlar ve Otobüs Yolcuları, yıllar sonra izlendiğinde bile güncelliğini yitirmez, sınıf çatışmasında yer alan “aktörler” değişmediği ya da bu çatışma ortadan kalkmadığı sürece bu filmler de güncelliğini yitirmeyecektir kuşkusuz.”9 der..
Bütün bu yorumlar, analizler, karşılaştırma ve ilişkilendirmelerin ışığında Fatmagül’ün Suçu Ne? filmine ve o filmin senaryosundan yola çıkılarak yazılan öykü kitabının içindeki kurmaca dünyaya yeniden bakabiliriz.
Fatmagül’ün ne suçu var ki?..
Senaryoya göre; annesiz, babasız, yoksul Fatmagül, saf ve naif bir adam olan abisi ve yengesiyle birlikte yaşamaktadır. Bir gün ıssız deniz kenarında çamaşır yıkarken, aniden karşısına çıkan beş gencin vahşi saldırısıyla karşılaşan Fatmagül, tüm direnmelerine karşın bu kişilerin toplu tecavüzüne uğrar. Yaşadıkları korkunçtur. Duyduğu utanç ve çaresizlik, kelimelerle anlatılacak gibi değildir. Filmin daha sonraki karelerinde genç kızın, kendisine tecavüz edenlerden biriyle evlenmek zorunda kaldığını; bu durumun yasal açıdan tecavüzcülerin lehine olduğunu, nikâh gerçekleşince tutuklananların serbest bırakılmalarını dehşetle izleriz. Haksızlığın yasal bir perdeyle örtülmesine hayret eder; ilerleyen olaylarda Fatmagül’ün çilesinin bitmediğine, başına daha pek çok olayın geldiğine tanık oluruz.
Fatmagül’ün Suçu Ne? üzerinde düşünülmeden, sorgulanmadan, günümüz toplumunda kadının yeri dikkate alınmadan izlenebilecek bir eser değil. Film, adından da anlaşılacağı üzere bir sorgulamayı işaret ediyor; hem toplumsal hem de bireysel/içsel bir sorgulama bu. Geçmişte ve günümüzde erkek şiddetine uğrayan binlerce kadın adına sorulan bir soru ve Fatmagül, kurbanlardan yalnızca biri… Film karakteri olmasına rağmen çok yakınımızda yaşayan, içimizde olan bir genç kız… Bu, Vedat Türkali’nin hem romanlarında hem de senaryolarında gördüğümüz karakter yaratma başarısının bir göstergesi. Fatmagül’ün Suçu Ne? filmini izlerken toplumda kadın hakkındaki önyargıları gözden geçirme ve bu önyargılar üzerinde düşünme olanağı buluyoruz. Yüzyılları kapsayan uzun bir tarihsel sürecin içinden süzülüp zihinlere yerleştirilen bu önyargılar kolay kolay kaybolacak gibi değil; ancak harekete geçmek için geç kalınmış da değil.
Vedat Türkali’nin dikkatli bakışı ve toplumsal yaklaşımıyla Fatmagül’e kötülük yapan kişilerin sınıfsal konumlarını netlikle görüyoruz. İstanbul’da okuyan Erdoğan ve Selim kasabanın ileri gelenlerinden Rıfat ve Reşat Yaşaran kardeşlerin çocuklarıdır. Selim’le Erdoğan hem yaramaz hem de şımarık ve sorumsuzdurlar. Kasabanın memur elitinden, Tapu Kadastro Müdürü Şemsi Bey’in oğlu Vural da onlarla bir aradadır. Kerim, bu arkadaşlarıyla ilkokul sıralarında tanışmıştır. Kerim 11 yaşına girdiğinde annesi ölür; babasını çok küçükken kaybettiği için onu hiç görememiştir. Ebesi olan komşuları Zülfiye Nine, Kerim’e sahip çıkar. Kerim, kaportacıda çıraklığa başlar; yoksulluk nedeniyle ortaokula gidemez. Ustası İstanbul’a göç edince Galip Usta dükkânı devralıp; “çalıştıkça borcunu ödersin” diyerek Kerim’e bırakır. Kerim aydan aya dükkânın borcunu ödemektedir; oldukça az bir borcu kalmıştır. Mahmut, Galip Usta’nın himayesinde bir çıraktır.
Ortaokul döneminde Erdoğan, Selim ve Vural İstanbul’a yatılı okula gönderilirler. Yaz tatillerinde hepsi yeniden bir araya gelirler. Erdoğan, Selim ve Vural, İstanbul’u anlata anlata bitiremezler. Kerim’in ve Mahmut’un dünyası yaşadıkları kasabayla sınırlıdır. Yıllar önce çocuksu haşarılıklarla bir araya gelen, birbirlerine uyan bu gençleri bir araya getiren sadece ilkokuldan arkadaş olmalarıdır; yoksa sınıfsal- sosyal açıdan özellikle Kerim ve Mahmut, diğerlerinden çok farklı bir konumda yer almaktadırlar.
Yaz tatilinde yine toplanıp gülüp eğlenen, denize giren, balık avlayan, serserilik yapan gençler, o yaz günü aşırı miktarda alkol alarak iyice çığırlarından çıkmışlardır. Bindikleri tekneyle deniz kıyıları boyunca dolaşan, gördükleri her şeyle alay eden, sürekli şamata yapan gençler, bir eşeği görünce ona “Nallı Fatma”, “Kız Mualla” diye seslenirler; Vural’ın kırmızı tişörtünü eşeğe giydirirler. Selim, yularından tutup eşeği ağaçların altına doğru götürür. Vural ve Erdoğan da hayvanı sıkıştırmaya başlar; “Tam fıstık! Kız sen bakire misin?” diye sataşırlar. Hayvanı taciz ederken tecavüze doğru geçeceklerdir neredeyse. Birden eşeğin sahibi ortaya çıkar; elinde sopayla onları kovalamaya başlar. Hepsi ok gibi fırlayıp tekneye koşar ve motoru çalıştırıp hemen kaçarlar. Eşeğin sahibi, onlara demediğini bırakmaz, “Namussuzlar!” diye bağırır arkalarından.
Bu ruh hali ve azgınlık içinde denizde yol alan teknedekiler, deniz kenarında çamaşır yıkayan Fatmagül’ü gördüklerinde tekneyi kıyıya çevirirler. O sırada Fatmagül, kötü bir şey olacağını düşünmez; fakat teknedekiler kıyıya çıkar çıkmaz koşa koşa gelirler ve Fatmagül’e bir genç kıza yapılabilecek en büyük kötülüğü yaparlar ne yazık ki... Fatmagül ne kadar direnirse dirensin boşunadır; gücü yetmez onlara. İnsanlıklarını unutanlar, Fatmagül’ü öylece bırakıp tekneye biner ve oradan hızla uzaklaşırlar. Film karelerinde önce kendi halinde bir hayvanın, sonra masum bir genç kızın cinsel obje olarak görülmesi; bu cinsel objeye doğrudan saldırı hakkını kendinde gören eril zihniyetin çarpıklığı ve korkunçluğu net olarak gösterilir. Eşekli sahneler kara mizahla yüklüdür; tüylerimiz ürperir bir yandan. Gözlerimiz gülmez; esefle bakarız gördüklerimize. Hayvana gücü yetemeyenler, kısa bir süre sonra tenhada çamaşır yıkayan masum bir genç kıza yöneltirler insanlığa sığmayan şiddet içerikli cinsel dürtülerini.
Filmin ilerleyen karelerinde Fatmagül’ü ve ona tecavüz edenleri mahkeme sahnelerinde görürüz. Hepsi tutuklanıp hapse atılırlar. Reşat’ın kayınbiraderi Münir, kasaba egemenlerinin adına her türlü düzenbazlığı ve kötülüğü düşünmeden yapabilecek kadar alçalmış, vicdansız bir adamdır. Parayı, her türlü suç ve yanlışlığın üzerini örtmek için kullanır Münir. Kasaba egemenleri, doğrudan ellerini ateşe uzatmaz; Münir’i her türlü zor ve kanunsuz işlerde bir maşa gibi kullanırlar. Bu ilişkiden her iki taraf da memnundur. Münir’in tuttuğu avukatlar, gençlerin hapisten kurtulmaları için tek yol olduğunu söylerler; o da Fatmagül’ün onlardan biriyle evlenmesidir. “Yasaya göre Fatmagül kendisine tecavüz edenlerden biriyle evlenirse içeridekilerin hepsi kurtulacak.” derler. Yasanın böyle tuhaf bir biçimde, kadına yönelik şiddet ve tecavüzü erkeklerin lehine çevirmesi, inanılmaz bir boşluk ve hukuksuzluktur özünde. Günümüzde de değişen bir şey yoktur; erkekliği yücelten yasalar, kadına yönelik suçlarda, erkekler için ceza indirimleriyle doludur. Çünkü erk (güç) her zaman toplumların en yüksek katlarındaki iktidar ilişkilerinde yer alarak insanları kendine tabi kılar ve onları yönetir.
Münir, bu eril egemen yasadan hareket ederek kendileri için bir kurban seçer. O kurban; yoksul, kimsesiz ve güçsüz Kerim’dir. Kerim, Fatmagül’le evlenmeye yönlendirilir ve sonuçta nikâhları kıyılır. Bunun üzerine diğer tecavüzcüler de serbest bırakılır. Yasada, Kerim’in ve Fatmagül’ün en az altı yıl boşanmamaları şartı vardır.
Fatmagül de toplumun, geleneksel yapının ve mevcut yasaların kurbanıdır. Nikâh sonrası, Kerim’in annesinden kalan tek göz odalı eski eve “gelin” olarak gelir. Fatmagül’ün annesinden kalan çeyiz sandığını da abisi Rahmi getirir evlerine. Kerim, kendisine dayatılan bu durumun hazımsızlığı içindedir. Beş kişi içinde seçilen kendisidir; kahvede, çarşıda, kasabada nerede olursa olsun insanlar, özellikle erkekler onunla alay ederler; nikâhına aldığı Fatmagül’e dil uzatırlar. Hatanın hep Fatmagül’de olduğu, erkekleri ayartmak için ilk adımı onun attığı söylemindedirler. Ondan “kahpe” diye bahsederler. Daha acıklı olanı, Kerim’in de Fatmagül için bu sözü sarf etmesidir. Fatmagül’ü perişan, mutsuz hale getiren, toplumdan dışlanmasına ve kara bir leke almışçasına ötekileştirilmesine neden olanlardan birinin kendisi olduğunun farkındalığı yoktur Kerim’de. Çok gençtir; hayat cahilidir Kerim; toplumdan aldığı tepkilerden, çevresindeki alaylı gülüşlerden, nahoş sözlerden etkilenir ve bundan büyük bir rahatsızlık duyar. Hepsinin acısını Fatmagül’den çıkarır; ona sert, acımasız ve kaba davranır. Fatmagül’ün suçu yoktur yine; kasaba toplumu, asıl kınaması gereken kişilere sessiz kalmakta, hak ve adaletin nerede olduğunu görmezden gelmektedir. Çünkü insanlar güce tapınmayı bir yaşama biçimine dönüştürmüşler; mağdurun yanında yer almak yerine, güçlünün; erk olanın yanında olmayı yeğlemektedirler.
Vedat Türkali, keskin bir gözlem gücüyle, toplumun bu zaafına vurgu yapmakta, eğitimsiz insanların kandırılmaya ne denli elverişli olduklarını bütün gerçekliğiyle gözler önüne sermektedir. Toplumda ekonomik gücü elinde bulunduranların toplumsal erki de ellerinde tutarak, hayatın her alanına müdahale ettiklerini, kendi haksızlıklarına yasal kılıflar uydurduklarını ve paranın gücüyle her kapıyı açtıklarını dile getirmektedir. Senaryosunda bu gerçeği hem kişilerin konuşmaları hem de onların tutum ve davranışları üzerinden ifade etmektedir. Öteki senaryolarının pek çoğunda olduğu gibi, Fatmagül’ün Suçu Ne? senaryosunda da politik bir dil vardır. Eserdeki dramatik çelişki, iyi-kötü, haklı-haksız, yoksul zengin, güçlü-güçsüz, kadın-erkek gibi karşıt anlam çiftleri üzerine oturtulmuştur. İyilerin safında Fatmagül başta olmak üzere abisi Rahmi, Ebenine, Galip Usta, Öğretmen yer alırken, kötülerin ve haksızların safında Münir başta olmak üzere, gazeteci Hurşit fabrika sahibi ve tüccar Reşat ve Rıfat Yaşaran kardeşler vardır. Yaşaran’lar ayrıca iktidar partisini temsil ederler kasabada. Karşıt partiden olanlar da Fatmagül olayını kendi politik çıkarlarına alet etmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu noktada, yerel bir gazete çıkaran Hurşit anahtar rol oynar. Hurşit, kötü bir gazetecilik örneği sergileyerek hem ikili oynar; hem de yalan, düzmece bir haber yayımlayarak Kerim’e iftira atar. Bu habere göre Kerim, Fatmagül’le nikâhlanmak için Yaşaranlar’dan para almıştır. Bunu okuyunca Kerim’in öfkesi iyice artar. Senaryonun çatısını kuran karşıt anlamların temelinde, Vedat Türkali’nin her zaman vurguladığı sınıfsal çelişki vardır.
Kerim, yaşadıkları tek göz odayı bile ikiye bölmüş; Fatmagül’e çok az bir yaşama alanı bırakarak döşeğinden daha öteye geçmemesi, pencereden bakmaması yönünde yasaklar koymuştur. Fatmagül’ü yanına yaklaştırmaz, onun kurduğu sofraya oturmaz, onunla birlikte yemek yemez; onu sürekli itekler ve hor görür. Genç kıza kötülük yaptığı ve suçlu olduğu halde, Kerim’in ona kaba davranmasındaki iç ve dış dinamikleri dikkatli bir biçimde incelemek gerekir. Bu, yıllar boyunca toplumun bilinçaltı kodlarına işlemiş, köklerine inmiş olan, “erkekliğin haklılığı”, “erkekliğin gücü ve kutsallığı” gibi kimi yanılsamalardan ve yanlış kanaatlerden kaynaklanmaktadır. Vedat Türkali film boyunca bize bu konuyu düşünmemiz ve sorgulamamız için birçok açılım gerçekleştirir.
Film süresince Fatmagül’ün suç kendisindeymiş gibi çoğu zaman suskun kalması, başının önde olması, kendini utanç içinde hissetmesi, izleyeni üzüyor. Bu durum da toplumsal bilinçaltına yerleşik kodlardan; tecavüze uğrayan genç kızın kendini ve bedenini kirletilmiş hissetmesinden; zihninde bu durumu namus meselesine dönüştürmesinden kaynaklanıyor…
Filmin en yakıcı sahnelerinden biri, öksüz Fatmagül’ün annesinden kalan çeyiz eşyalarını sandıktan çıkarıp kokladığı o hüzün dolu sahne… Kerim, çeyiz sandığını ve içinden çıkan eşyaları görünce adeta deliye döner; çeyizini hemen toplamasını emreder. Fatmagül’e hem sözel hem de davranışsal şiddet gösterir; onu hızla duvara iter. Kerim’in şiddeti ne yazık ki böyle devam eder ev içinde.
Ebenine, Fatmagül’e uğrar ara sıra. Onu teselli edip sabretmesini öğütler; Kerim’in aslında altın gibi bir kalbi olduğunu söyler. Fatmagül’e düşen, sessizce sabretmektir; kadınlık bu topraklarda sabrın öteki adı değil midir zaten?
O gün Kerim, Münir ve adamlarıyla tartışmış; evlenmesi için para aldığı dedikodusunun hesabını sormak istemiştir. Münir ve adamları tarafından insafsızca dövülen ve yaralanan Kerim perişan haldedir; o gece sarhoş halde denize düştüğünde, Fatmagül hızla yetişir; denize atlar, onu boğulmaktan kurtarır. Fatmagül’ün Kerim’e sevgi duyduğunu iyice anlarız bu sahnelerde. Bir de kadının gücünü; kadının sevgisinin gücünü fark ederiz. O gece Kerim ve Fatmagül yeniden bir araya gelirler…
Sabah olunca Kerim yine acı gerçeklerin içinde hisseder kendini; yeniden öfkelenir ve yanından uzaklaştırır Fatmagül’ü. Yine her şeyin büyüsü bozulmuştur.
Aradan yaklaşık yedi ay geçer. Bir gün Kerim, Fatmagül’ün hamile olduğunu öğrenince çılgınca öfkeye kapılır; karısının karnında kendi çocuğu olduğu halde onu istemez. Kerim’in öfkesi cinnete dönüşür ve Fatmagül’ün karnını tekmeler. Fatmagül kanlar içinde kalınca dehşete düşüp onu hastaneye götürür. Fatmagül ne yazık ki bebeğini kaybetmiş ve ölümden dönmüştür. Biraz kendine gelince, polis, olayın nasıl gerçekleştiğini sorar Fatmagül’e. O da “düştüm” der; doğruyu söyleyip Kerim’i suçlamak istemez. Ölümden döndüğü ve bebeğini kaybettiği halde, polisin tüm ısrarlarına rağmen şikâyetçi olmaz. Bunun üzerine polis, Kerim’i koridorda bulup “Elini ayağını öp o kızın.” der; “şikâyetçi olsaydı hapsi boylardın!”
Böylece Kerim vicdanıyla baş başa kalıyor; daha doğrusu, körelmiş vicdanı uyanıyor; insanlığa açıyor kalbinin gözlerini yeniden. Sabaha kadar uyumayıp pişmanlık gözyaşları döküyor Kerim. Ertesi gün Fatmagül’ü hastaneden almaya gidince ona şefkatli ve sevecen davranıyor; ilaçlarını alıyor. Evde ona iş yaptırmıyor; dinlenip iyileşmesini istiyor. O günlerde görüştüğü Galip Usta, Kerim’e; “Ya kaç buradan ya da kızı bağrına bas!” diyor.
Kerim ve Fatmagül birlikte sofraya oturduklarında bir şeyler normalleşiyor; aralarında bir diyalog ve konuşma gerçekleşiyor. Kerim’in şefkatli yüzü ortaya çıkıyor; Ebenine’nin bahsettiği altın kalbi ışıldamaya başlıyor.
Kerim artık çevresine yeni bir gözle bakar; insanlardaki ikiyüzlü ahlak anlayışını sorgulamaya başlar. Münir’de her türlü ahlak bozukluğu vardır. Hepsini parayla örtme derdindedir. Münir’in, Şemsi Bey’in karısı Leman’la gizli ilişkisinin farkına varmıştır Kerim. Görünüşte gayet dürüst olan ve ahlak, namus konusunda mangalda kül bırakmayanlar, sadece göz boyamaktadırlar. Para ve nüfuzun perdelediği ahlak bozukluğu ve çürümüşlük, kasaba egemenlerinin yaşamının ayrılmaz bir parçası durumundadır. Vedat Türkali, bu ikiyüzlülük ve çürüme olgusunu Kerim’in sözleri aracılığıyla dillendirir. Kerim, “kahpe” olarak suçlanan karısına toz kondurmaz artık.
Bir süre sonra Kerim, pılı pırtısını toplayarak evden çıkar ve deniz kıyısında bekleyen teknesine doğru yönelir. Kerim’i izleyen Fatmagül, onunla gitmek istediğini söyleyince, Kerim de “atla!” der. Fatmagül sandığını getirip tekneye koyar. Issız bir koyda Kerim’in eski bir kulübesi vardır; orada dedikodulardan uzak, temiz bir hayat sürmeyi amaçlamaktadır Kerim. Ancak filmin kötü adamı Münir’in onları bulması zor olmaz. Tekneye binen Münir ve adamları, Kerim’in su getirmek üzere evden çıkışını gözetleyip Fatmagül kulübede yalnız kalınca hemen harekete geçerler. Münir, adamlarını teknede bırakarak Fatmagül’ü elde etme sevdasıyla kulübeye yaklaştığında Fatmagül onu elinde bir bıçakla karşılar. Fatmagül’den ve onun kararlı gücünden korkan Münir “Aferin kız! Hep böyle namuslu ol!” dediği andaki trajikomik durum ve ikiyüzlü ahlak yine sırıtmaya başlar. Namusu sadece kadından bekleyen, erkeğin saldırganlığını normalmiş gibi gösteren hasta zihniyet, bir kez daha karşımıza çıkar böylece. Vedat Türkali, çelişkili durumların izleyici tarafından dikkatle yorumlanmasını sağlayacak birçok görüntü ve diyaloglar serpiştirmiştir bu filme.
Kerim, karısını giderek daha yakından tanımaya, ona sevgi ve sempati duymaya başlayacaktır. Münir’in adamlarıyla da mücadele etmeye başlayan, bağırarak yardım isteyen Fatmagül’ü, Kerim yetişip kurtarıyor; adamları iyice dövüp oradan uzaklaştırıyor. O kulübede ve çevresinde, birlikte iki kişilik bir dünya kuruyor Fatmagül’le Kerim. Yeniden sevgi ve şefkatle davranıyorlar birbirlerine. Kömür işçiliği yapıp üretime katılıyor, geçimlerini sağlamak üzere para kazanıyorlar. Deniz, güneş, kumsal ve Akdeniz’in masmavi güzelliği onlarla birliktedir.
Kerim, filmin en dinamik karakteri olarak dikkatimizi çeker. Baştaki Kerim ile filmin sonundaki Kerim bambaşka kişiliklerdedir. Kerim, içindeki iyi yönü ortaya çıkarmış; Fatmagül’ün sevgisinde insanlığına ve vicdanına kavuşmuştur. Baskıcı kasaba toplumu ve arkadaşları tarafından etkilenen gelgitli iç dünyası, yavaş yavaş durulmaya başlamıştır. Daha sonrasında, Kerim’in eski şımarık arkadaşlarının gelip onu ayartmaya çalışmaları boşuna olacaktır. Kerim, Fatmagül’deki sevginin gücüne boyun eğmiştir; arkadaşlarının baba parasından gelen gücüne boyun eğmez bir daha. Fatmagül ve Kerim, kasabadaki evlerine dönerler. Galip Usta’nın çırağı Mahmut da sınıfsal konumunun farkındalığıyla hareket eder ve o şımarık çocuklara uymaktan vazgeçip ustasının yanına döner. Kerim ile Fatmagül, kasabada yepyeni ve tertemiz bir hayata merhaba diyerek sevgiyle sarılırlar birbirlerine.
Fethi Naci’nin yerinde bir tespitle belirttiği gibi, Vedat Türkali’nin eserlerinde kişiler tek boyutlu çizilmez. Bu filmin senaryosunda özellikle Kerim olumlu-olumsuz; iyi-kötü yönleriyle bir arada veriliyor ve kişiliğinin olayların akışı içindeki gelişimi gösteriliyor. Kerim, filmin hikâyesindeki başlıca çelişkiyi çözen bir karakterdir aynı zamanda.
Yaşanan dönemin özellikleri, kasaba hayatı, parti çekişmeleri, sosyal/sınıfsal farklılıkların filmin hikâyesinde başarıyla yansıtıldığı görülüyor. Gerçek yaşamın filmin kurgusal dünyasındaki izdüşümünün, izleyende gerçeklik duygusu(sahihlik) yaratması da önemli… Filmde sünger emekçilerinin zorlu yaşamından izler de var. Fatmagül’ün babası, deniz dibinden sünger çıkarırken vurgun yiyip felç olmuş, yıllarca yatalak halde yaşamış ve sonunda hayatını kaybetmiştir.
Vedat Türkali, Fatmagül’ün Suçu Ne? senaryosunda, insanın yüzyıllardır süregelen feodal yapı ve eril zihniyetle mücadelesini, kadın ve namus sorunsalı üzerinden dile getirerek, filmi izleyende farkındalıklar yaratmaya; izleyiciyi, içinde yaşadığı toplumsal değerleri, eril egemen sistemin baskı ve şiddet kültürünü sorgulamaya davet ediyor ve bu konuda bilinçli bir çaba gösteriyor. Bu bilinçli çabada, Vedat Türkali’nin senaryosunu filme alan yönetmen Süreyya Duru’nun büyük emeği olduğunu vurgulamamız ve Süreyya Duru’yu unutmadan, onu saygı ve sevgiyle anmamız gerekiyor.
Sonuç
Vedat Türkali, ülkemizde edebiyatın ve sanatın vicdanını temsil eden çok değerli bir isim. Fatmagül’ün Suçu Ne? filminde de vicdanları harekete geçirerek, insanları düşündürerek toplumsal dönüşüme önemli katkılar sağlıyor.
Evet, Fatmagül’ün hiçbir suçu yok… Onun saflığını, temizliğini ve duruluğunu gösteriyor filmin kareleri. Bu akıp giden kareler, yüreğimizdeki o en hassas, o en ince noktalara dokunarak içimizin derinliklerini ve güzelliklerini keşfetmemizi sağlıyor: Fatmagül’le, insanlığa ve vicdana “merhaba” diyoruz yeniden…
(Bu yazı ilk kez Dünyanın Öyküsü dergisinin Mart Nisan 2015 sayısında yayımlanmıştır.)
1 Vedat Türkali, Eski Filmler, sunuş, Gendaş Yayınları, Kasım 2003.
2 Vedat Türkali, Fatmagül’ün Suçu Ne? senaryodan öyküleştiren: Sebahat Altıparmakoğlu, Kırmızı Kedi Yayınları, Kasım 2011, s.5.
3 Fethi Naci, Politika, 29 Eylül 1975.
4 Atıf Yılmaz, “Sinemacı Vedat Türkali”, Vedat Türkali (Biyografi), Haz: Sebahat Özdemir, Everest Yayınları, s.83.
5 Atilla Dorsay, “Vedat Hoca’ya Selam Olsun”, Vedat Türkali (Biyografi), Haz: Sebahat Özdemir, Everest Yayınları, s.79.
6 Rıza Kıraç, “Bir Sinemacı Bir Edebiyatçı Bir İnsan: Vedat Türkali”, Vedat Türkali (Biyografi), Haz: Sebahat Özdemir, Everest Yayınları, s.257.
7 Bkz: Rıza Kıraç, “Bir Sinemacı Bir Edebiyatçı Bir İnsan: Vedat Türkali”, Vedat Türkali (Biyografi), Haz: Sebahat Özdemir, Everest Yayınları, s.254.
8 Rıza Kıraç, “Bir Sinemacı Bir Edebiyatçı Bir İnsan: Vedat Türkali”, Vedat Türkali (Biyografi), Haz: Sebahat Özdemir, Everest Yayınları, s.256.
9 Rıza Kıraç, “Bir Sinemacı Bir Edebiyatçı Bir İnsan: Vedat Türkali”, Vedat Türkali (Biyografi), Haz: Sebahat Özdemir, Everest Yayınları, s. 256.






