Yurdundan çok uzaklarda adını bildiği, kendini hiç görmediği bir yere gidiyordu Reşid. Savaşın ateşi evlerini yıkmış, canlarını, mallarını yakmıştı. Yokluğu ceplerine koyup şartlar gereği mülteci olarak doğudan batıya doğru kaçmaya çalışan bir grup insanla birlikte denizin ortasında aynı kaderi paylaşıyordu. Umutla umutsuzluk, endişeyle korku arası garip duygular içindeydi. Denizin karanlık, gökyüzünün alacakaranlık olduğu bir saatte ceviz kabuğu misali sallanan küçücük bir teknede elli kişi kadar ya var, ya yoktu.
Lanetlenmiş olduğumu düşünüyorum, dedi Reşid. Vatanımı terk etmek zorunda kalıp, bu halde olduğuma göre lanetlenmiş olmalıyım.
Teknedeki yaşlısı, genci, kadını, erkeği, çoluğu çocuğu bir sürü çaresiz insan, dip dibe oturmuş her an yakalanma korkusuyla teknenin alt gövdesinde yarı havadar, yarı aydınlık bir yerde bilinmeze doğru gidiyorlardı. Denizin dalgaları bir yükselip bir alçalırken midesinin bulandığını, ateşinin yükseldiğini hissetti.
Koca adamsın, çocuklar iyi, sana ne oluyor, dediyse de öğürmeye başlamasına engel olamadı. Günlerdir aç gezmekten olsa gerek safradan başka bir şey çıkmadı midesinden. Öyle canı acıyordu ki gözleri kararmaya başladı. Uzandı olduğu yere. Tekne sallandıkça zorlandı, zorlandıkça nemlendi gözleri. Bombaların altında kalan evi ve ölen karısı geldi gözünün önüne. Onun gözlerine baksa, uyusa uyansa her şey bir kâbus olsa. Sonra da bu kâbus geçse bitse…
Sensiz kaldığım günlerde çok şey değişti Fatma, ne yazık ki anılarımız hafızamda kaldı sadece. Tek bir fotoğraf bile yok bakabileceğim.
Fatma sessizce ona baktı. Tekne sallandı, bir inip bir kalktı.
“Geldik,” diye bağırdı teknedeki miço. Aç bilaç, sersefil, indi herkes. Bırakıp gitti ceviz kabuğu tekne, arkasına bile bakmadan.
“Ayrılmayalım, beraber olalım,” diye seslendi Reşid. “Birlikten kuvvet doğar.”
Dinlemedi kimse onu. Herkes başka taraflara dağıldı. Sesler gittikçe azaldı. En son ağlayan bir çocuğun sesi yankılandı uzaklardan. Kimse kalmadı etrafta. Reşid yalnız başına devam etti yoluna, gördüğü ilk tepeye doğru çıktı sonra.
Ne tepe ama! dedi. Kan ter içinde, zar zor çıktı. Ayağının altından kayıp giden toprağa ayakta zor durarak dönüp baktı. Kendi vatanının toprağı da böyle kayıp gitmişti işte ayaklarının altından.
Anlamak istedi nasıl bir yerde olduğunu. Kötü yapılmış bir mezar gördü uzaklarda. Bir de oraya buraya dağılmış insanlar. Bilmedikleri bir yerde yol bulmak için karıncalar gibi yayılmışlardı etrafa. Ama karıncalar bile gerektiğinde birlikte hareket ederlerdi. Bu insanlar neden bir olamıyorlardı?
Biraz daha yürüdü. Tekrar etrafına baktı. Alacakaranlık güneşe bırakıyordu kendini. Onca insan nereye dağıldı da sesler bir anda kesildi, diye düşündü Reşid. Herkes nereye kaybolmuştu. Sessizliğin tekinsizliği içinde, olduğu tepeden mezara doğru baktı. Bir sürü vücut parçaları vardı üzerinde, hepsi mezarlardan acayip bir şekilde fışkırmış da, kolu ayrı, bacağı ayrı gökyüzüne doğru uzanmışlardı sanki. İleride, çok ileride upuzun bir kule vardı. Kimseler yoktu etrafta. Alabildiğine çöldü sanki her yer.
Bilinmeyen çağlarda, yaşamla ölüm arasında, zaman ve mekânın karanlık ve şer ittifakında, mahlûkatların mülâkatla yaptığı, gezegenin hangi katmanında, yerin altında mı, üstünde mi olduğunu anlayamadığı, Tanrı’nın unuttuğu bir yer miydi burası? Reşid telaşlandı. Çaresizliğin içinde tek başına kalmanın verdiği korkuyla nereye koşacağını bilemeden, oradan oraya savruldu.
Yurdumdan çok uzaklarda, arkamda bıraktığım denizin kayaları dövdüğünü duyuyorum. Çarpuk, çurpuk, sık, ayrık ağaçların arasından mezarlığa doğru yürüyorum. İstemiyorum yürümek, ayaklarım geri geri gidiyor. Buraya kim çağırdı beni? Ölmüş annem mi? Atalarım mı? Yoksa Azrail mi?
Bitmiyordu Reşid’in soruları. O yürüyor, yürüdükçe soruyor, sordukça terliyor, terledikçe inliyordu. Bir rüzgâr esti yanından. Fatma’yı görür gibi oldu gözleri. Burada olabilir miydi? Yürüdükçe esinti de yanında esti sanki. Güzel bir gül kokusu geldi burnuna. Dağın tozlu, topraklı, çorak yollarında gülün ne işi vardı. Ama esintiyle dalga dalga duyuyordu sanki gül kokusunu. “Fatma,” diye seslendi. O seslenince sanki esinti ve koku kayboldu gitti.
Elini aydınlanan gökyüzüne uzattı Reşid. Yardım ister gibi, biçare. Yeni doğmakta olan güneş bulutların arasında saklanmış, görünüp, görünmemekte kararsız gibiydi. Adını bilmediği bir köye gelmişti. Köyün girişindeki mezarlığa iyice yaklaşınca bir mezarcı gördü. Elinde kazmasıyla yerin altından direnip çıkan bedenleri zorla gömmeye çalışıyordu.
“Yapma,” dedi mezarcıya. Elindeki kazmayı savurdu mezarcı ona doğru. Anlaşılan toprağı eşeleyip birilerinin günahlarını gömüyordu mezarcı. Sinirli sinirli bir şeyler söyledi, anlamadı Reşid.
Bu ölü gömücü ya beni de diri diri gömerse?
Çarçabuk uzaklaştı oradan. Her yer dağ, taş. Bir yamacın eşiğine geldi sonra, yorgun ve dikkatsiz yürüyünce kaydı ayağı, yuvarlandı yamaçtan aşağıya. Üstü başı perişan oldu. Yırtık pırtık oldu kazağının kolları, pantolonu delik deşik.
Şiddetli fırtına başladı bir anda. Saklanacak en ufak bir delik yoktu. Cenin gibi kapattı kendini, yüzünü dizlerinin üzerine, ellerini başının üstüne koydu. Konuştu, konuştu, korktukça daha çok konuştu.
Mezarcı herkesi gömdü de bir tek ben mi kaldım bu adsız koyda? Bu fırtına da beni diri diri gömecek bu toprağa. Ne konuşacak kimse, ne yiyecek ekmek var. Ya gemidekiler nerede? Bu çöl de neyin nesi? Deniz ne oldu şimdi? Yürüyorum yürüdükçe başka yerlere mi giriyorum? Yerin altına inip, sonra üstüne mi çıkıyorum?
Fırtına şiddetlendi. Artık kendi sesini de duymuyordu. Sallandı, savruldu, üstü başı kum oldu. Çaresizliğin içinde teslim etti kendini fırtınanın ellerine.
Fırtına geçince bir oh çekti. Neredeyse savrulan kum ve toprak, her yanını taş bir mezar gibi örtmüştü. Üzerini temizledi. Eline kumu aldı. Kum değil küldü bu. Ruhunu şeytana satmış olanlar ateşe vermişlerdi her yeri. En ufak ağaç kalmamış her yer kül çölü olmuştu belli ki. Mezarcının oradaki ağaçlar yapraksız kalmıştı bir tek. Ruhlar kendi ölü toprağında bile rahat yatamamıştı. Çürümüşlükten, leş yiyicilerden kurtulmuşken bu kez de toprağın altını rahatsız edecek kadar iğrenç yaşamlar kurmaya uğraşan kurnazların toprağı kazıp durmasından rahat edememişlerdi oldukları yerde. Büyük dehlizler açıp günahlarını saklamak için çürümüş bedenleri gömmüşler de gömmüşlerdi. Atıkları da ekleyip iyice kapansın, kimse görmesin diye de üstüne kule dikmişlerdi. Yanan ağaç külüyle, petrolü karıştırıp sıvasını yapmışlar, en sonunda da altınla süsleyip, Babil Kulesi’ne çevirip göğe kafa tutmuşlardı.
İşte o görünen kule. Yüksek, çok yüksek. Görkemli ama tek başına, yalnız. Hiç hayat belirtisi yok içinde. Ya mezarcı nerede? Kuledekiler nerede? Herkes mi öldü?
Bağırmaya başladı Reşid ama kimse onu duymadı.
Bıraktı kendini kumların üzerine. Tanrım al canımı, beni burada çürümeye bırakma, diye bağırdı. Fatma göründü uzaklardan elini uzattı Reşid’e.
“Gitme,” dedi Reşid. “Sen de bırakıp gitme.”
Reşid bağırdıkça yüzü suyla ıslandı. Gözünü açtı sonra. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Birileri anlamadığı bir dilde konuşuyordu. Gördüğü kâbus muydu? Peki ya tekne, insanlar? Etrafına baktı yattığı sedyeden. Görevliler vardı her yerde. Teknedeki kaptan ve miço polisin kolundaydı. Herkesi arabalara bindiriyorlardı. Reşid’i sedyeyle ambulansa alıp hastaneye doğru götürdüler. Bir çift göz ambulansın köşesinde onu izlemeye devam etti.






