“Kim harabat ehlidir?”
tanrı mı? devlet mi?
Kaç zamandır doğru düzgün uyumadığını artık unutmuştu. Ana yollardan yürümüyor, yolları gören patikaları takip ediyorlardı. İki gün önce bir köye girmiş, iki yumurta ile bir ekmek almıştı. Bedeli ağır olmuştu. Canı yanıyordu ama artık umursamıyordu.
Yumurtaları kardeşine vermiş, ekmeğin bir parçasını yedikten sonra kalanını kuşağına sokmuştu. Geceleri yürüyor, gündüzleri ise mağaralarda ya da ağaç kovuklarında saklanıyorlardı. Nereye gittiğini bilmiyordu ancak bir yerlere gitmesi gerektiğini bildiği için duraksız gidiyordu.
Kuşluk vakti geçene kadar uyudular. Altında dinlendikleri karagöz çalısının gölgesinden fazla uzaklaşmadan dere boyunca uzanan yolu gözledi. Bu saate kadar yoldan iki at arabası dışında bir şey geçmedi. Yakınlarda herhangi bir yerleşim yeri yok gibiydi. Kardeşine baktı, uyumaya devam ediyordu. Susamıştı. Kimseye görünmeden dereye kadar gidip gelebilir miyim, diye düşündü. Hesapladı, dizlerine güvenemedi. Gözlerini kapadı, susuzluğu düşünmemeye çalıştı.
Güneş yükseldi, yükseldikçe ateş toplarını göndermeye başladı. Ağacın gölgesi küçüldükçe küçüldü. Ayakları, gövdesi, şimdi başı hariç bütün bedeni güneşte kalmıştı. Kardeşi uyandı: "Abla susadım." Güneş üzerindeki çul çaputu ısıttıkça, sanki vücudundaki tüm su buharlaşmıştı. Dili, damağı kurudu. Gözlerini açmadı. Eğer gözlerini açarsa derenin çağıldaması, serin suyun kokusu, çağrısı onu alıp gidecekti. Bunu biliyordu.
Çocuk mızmızlanmaya başladı. Uyuyormuş gibi yapmaya devam etti. Yola çıktıkları geceye geri döndü. O geceden sonra gidecek güvenli bir yer, bir sığınak bulamamışlardı. Annesiyle babasını en son kamyonetin arkasında elleri, gözleri bağlı olarak görmüştü. İki kardeş saklandıkları odunların altında bir gece bekledikten sonra köyden ayrılmışlardı. Arkalarında yükselen dumanlar, günün ilk ışıklarına kadar sürmüştü. Eğer şans denilirse; tek şansları, o yangında sığındıkları odunluğun tutuşmamasıydı.
Çok değil üç ay önce, yaşadığı bambaşka bir dünyaydı. Arpa tarlaları daha biçilmeye yeni başlamıştı. Dolu başaklar rüzgârda salınıyor, ova rahvan atın kalçaları gibi ırgalanıyordu. Kiraz ağaçlarının üstü kuşların, altı çocuklarındı. Evin önündeki dut ağacının dalları meyveden eğilmiş, ballanan dutlar tutamadıkları şerbeti akıtıyorlardı. Çoğu evin avlusunda pekmez kazanları kurulmuş, pestil tahtaları eyvanlara çıkarılmıştı.
Her şey akşamüstü köyün etrafında duyulan silah sesleriyle başlamıştı. Kötü bir masalın unutulmuş sonu gibi... Evlerinden zorla çıkarılan insanlar, köy meydanında toplanıp çırılçıplak soyuldu. Herkesin gözü önünde... Devler ülkesinin kötülükler şahı, cehennem zebanileri; bütün hünerlerini kustular. Saatler gece yarısını gösterdiğinde pekmez kazanlarının altındaki ateşler, asırlık dutların köklerinde kora dönüşmüştü. Altın sarısı başakların denizi ova, kapkara bir kül yığınıydı.
Köyde gürültüler başlayınca her zamanki gibi saklanacak yer aramış, evin yakınındaki samanlığın örtmesinde odunların altına girmişti. Ateş yalımları tüm köyü sardığında, ürkek gözlerinde yalımların yansıması kayıp giden bir yıldız gibi parıldıyordu. Gelenler, arkalarında bıraktıkları cansız bedenler ve yanlarına aldıkları yaşayan ölülerle köyden ayrıldılar. Tüm şaşkınlığı geçtiğinde, kardeşinin yanındaki kütüğün altında olduğunu fark etti. İşte o günden beridir yürüyorlardı. O güne kadar köyden hiç çıkmamıştı. Tam olarak nereye gideceğini, kime güveneceğini de bilmiyordu.
Kardeşi ağlamaya başladı: "Abla! Uyan artık, çok susadım." Biraz daha direnirse çocuğun ağlamasının duyulacağını düşündü. Gözlerini açtı. "Tamam, kuzum. Bak! Derede su var ama şimdi inemeyiz, birileri görür. Biraz daha sabret, söz sana su getireceğim." Bunu söylerken zor yutkunuyordu. Tükürüğü boğazında kaldı. Dudakları birbirine yapışmıştı. Güneş tam öğlen vaktini gösteriyordu. Gölge neredeyse iki karış boyunda kalmıştı.
Çocuk başını ablasının dizine koydu. Biraz oyalandı. Şalvarın parçalanmış yerinden fırlamış bacak, kirden kararmıştı. Annesinin memesini emer gibi bacağı emdi. Tuzlu, kirli bir tat dudaklarına bulaştı. Beklediğini bulamamış olmalıydı, yeniden ama bu sefer daha yüksek sesle, "Susadım diyorum abla, duymuyor musun? Su, su!" diye bağırıyordu. Abla, çocuğun bağırtısının duyulacağından korkmuştu. "Kuzum bizim bahçedeki kiraz ağacını hatırladın mı? Hani kuşlarla beraber yerdiniz." Çocuk, "Hı..." diye isteksiz bir sesle cevap verdi. "Hah! Şimdi orada olduğunu düşün. Koparıp koparıp ağzımıza dolduralım. Sen iki tanesini de kulaklarına küpe yap." Çocuk itiraz etti: "Ben kız mıyım? Sen tak." Gülüştüler. Ablası çocuğun yüzünü elleriyle sıvazlayıp öptü. "Takarım kuzum, takmam mı?" Çocuk: "Ablaa! Susadım." Gözlerindeki yakarışa dayanamadı. "Sen otur, ben dereye inip su alıp döneceğim." diye tembihleyerek ağaçların arasından süzülerek yolun kenarına kadar indi. Dere boyunca uzanan yolu kolaçan etti. Kimseler yoktu. Dereye yaklaştıkça suyun serinliğini duyumsadı.
İki gün önce bir parça ekmekle yumurtaları aldığı köyde canını yakmışlardı. Kendini birden çok kirli hissetti. Köye yaklaşmış kenardaki bir evin kapısını çalmıştı. Kapıyı açan adam onun aç olduğunu anlamış, "Gel arkamdan." diyerek içeri çağırmıştı. Bomboş köyde yalnız yaşadığı belliydi. Adamı sessizce takip etti. Ürküyordu. Adam, "Aç mısın?" dedi. Başını salladı. Sandıktan bir ekmekle iki yumurta çıkardı. Bir torbanın içine koyarak direkte bulunan bir çiviye astı. Almak için bir iki adım attı. Adam sessizce bekliyordu. Çıkını aldığı an adam kolundan yakaladı. "Korkma gel. Burada istediğin kadar kalabilirsin." Bir taraftan konuşuyor, bir taraftan da kollarını sıkıca kavrayıp hareket etmesini engelliyordu. Adam çok güçlüydü. Yere yuvarlandılar. Adamın altında ezildiğini hissetti. Canı çok yanmıştı. Adam işini bitirip rahatlayınca bir anlık boşluktan yaralandı, torbayı da alıp koşarak uzaklaştı. Adam arkasından, "Korkma gel, benim kadınım olursun, seni korurum!" diye bağırıyordu.
Yolun kıyısında etrafı bir daha dikkatle izledi. Ses soluk yoktu. Bir yılan gibi kıvrılarak karşıya geçti. Ayaklarını dereye soktuğunda her şeyi unutmuştu. Bahçedeki kocaman dut ağacının hışırtılarını duydu. Gözlerini kapadı, "Abla!" dedi bir ses. Gülümsedi. Evlerinin penceresinden başını uzatmış bahçedeki çocukların oyununu izliyordu. "Abla!" Saçının çekilmesiyle toparlandı. Kardeşi arkasından gelmişti. Çocuğu kucakladığı gibi söğüt ağaçlarının dereye uzamış köklerinin altına soktu. Çocuk, "Abla yavaş! Canımı acıtıyorsun!" diye fısıldadı. Çocuğun korktuğunu anlayınca: "Korkma kuzum, sen balık oldun. Balıklar böyle kuytularda dururlar. Hadi suyunu iç. Hani susamıştın ya!" Ablasından aldığı cesaretle çocuk, olduğu yerde dalıp dalıp çıkmaya başladı. Her dalıp çıkışta bir şeyler söyler gibi dudaklarını oynatıyor, yanaklarından süzülen sular ağzına doldukça keyifleniyordu. Bir an nerede olduklarını unutup oyuna daldılar. Öyle ki derenin çağıltısı olamasa kahkahaları yoldan duyulacaktı.
Ağaçların köklerinden düşen topraklar sevinçlerini yüzlerinde dondurdu. Birbirlerine ürkerek baktılar. Önlerindeki dereye atılan birkaç taşla iyice korktular. Ağacın köküne yapışıp nefeslerini tuttular. Çocuk ablasına iyice sokuldu. Abla, on beş yaşında değil de sanki asırlık ömür geçirmiş bir anaçlıkla onu koynuna sakladı. "Sonumuz geldi, dereye inmeyecektik" diye düşündü. Üç aydır çektikleri bir an gözünün önünden geçti. Arabada gözleri bağlı giden anası, babası, dumanı tüten köy, kömür kesilmiş ova... Bayılacak gibi oldu. Köklerin arasından lime lime olmuş kirli çul çaput içinde iki ayak süzüldü. Açlıktan bir deri bir kemik yaşlı bir kadın eli, omuzlarından kavradı.
Araf’ta kalmış bir damla daha suya düştü. Belki yolumu bulurum diye...






