“Edebiyatın, daha doğrusu yazma deneyiminin beni büyüleyen tarafı da bu; rahatsız olduğunuz her konuyu değiştirme, dönüştürme imkânı veriyor.”
Arlin Çiçekçi’nin kitabı Beşerbazın Mârifeti, Kasım 2021’de Holden Kitap tarafından yayımlandı. Roman, bir ilk kitap olmasına rağmen katmanlı ve orijinal bir yol çizerek, okuyucuyu peşinden sürüklüyor. Yazar, roman boyunca ülkeden ülkeye, yerden göğe, olağandan olağandışına bir iz sürme yolculuğuna çıkarıyor ve bu yolculuğa da ayakları yere sağlam basan bir hikâye eşlik ediyor. Yazar, “Edebiyatın, daha doğrusu yazma deneyiminin beni büyüleyen tarafı da bu; rahatsız olduğunuz her konuyu değiştirme, dönüştürme imkânı veriyor.” diyor. Arlin Çiçekçi’yle Beşerbazın Mârifeti’ni konuştuk.
Demet Aksu: Beşerbazın Mârifeti bir ilk kitap olmasına rağmen katmanlı, sürükleyici ve orijinal bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Yazmaya ilk başladığınız zamanlardan, kitabın yayımlanmasına kadar geçen yazı sürecinizden bahseder misiniz?
Arlin Çiçekçi: Çok teşekkürler. Sürükleyici ve orijinal bulmanıza çok sevindim. Bu romanı yazmaya 2017’de başladım ve bitirmem yaklaşık iki yıl sürdü. İlk romanım olduğu için oturmuş bir tekniğim veya belli bir çalışma disiplinim yoktu ama başladıktan sonra hikâye zaten bir aşamadan sonra kendini yazdırmaya başlıyor. Metin ilerledikçe romanın yazarı değil de bir bakıma yarattığınız karakterlerin arzuhalcisi oluyorsunuz. Bir yerden sonra pes edip “Tamam, sen söyle ben yazayım,” diyorsunuz. Daha deneyimli, tekniği yıllar içerisinde oturmuş yazarlar o kontrolü elden bırakmamayı başarıyor olabilir ama ben bu şekilde hikâyeye ve karakterlere tamamen teslim oldum bu süreçte. Yazma aşamasını böyle özetleyebilirim. “Bitti. Tamamdır,” dediğim yerde de kitabı editörlerinden Çiğdem Uğurlu ve Nazlı Tancı ile paylaştım metni. Onların yorumlarıyla son revizeleri de yaptıktan birkaç ay sonra da içime sinen saygın bir yayınevi ile anlaştım fakat araya pandemi girdi ve yayınevinin yayın programı, şartların gereği olarak değişti ve kitabın basımı ertelendi. Bu bekleme süresi bir bakıma bana ikinci bir şans vermiş oldu. Metni sakin kafayla tekrar gözden geçirdim, kapak için çok iyi bir tasarımcıyla çalıştım ve kurguda radikal değişiklikler yaptım. Bu değişiklikler sonrası yine kalemine çok güvendiğim Ayşe Çavdar ile paylaştım son halini, Ayşe hem son okumasını yaptı hem de düzeltmelerde bulundu. Hazır olduğumu düşündüğümde artık daha fazla beklemek istemedim. Kaliteli işler yapan, yeni nesil bir yayınevi olan Holden Kitap teklifte bulununca da kabul ettim. Kasım 2021’de Beşerbazın Mârifeti bu şekilde okuyucuyla buluştu.
DA: Ermeni Lisesi’nin ardından Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nden mezun oluyorsunuz ve bu sektörde bir süre çalışıyorsunuz. Ardından Ortadoğu ve Afrika’yla bağlantılı bir sektörde devam ediyorsunuz. Eğitimlerinizin, çalıştığınız sektör ve ülkelerin kitap boyunca okuyucuya eşlik ettiğini düşünüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
AÇ: Teknoloji sektörüne geçmeden önce, yaklaşık 7-8 yıl kadar video kurguculuk yaptım ve kitap yazma deneyiminde kesinlikle bunun çok faydasını gördüm. Kurgu bir anlamda, olay akışını doğrusal olmayan bir düzlemde eğip bükerek hikâye anlatma tekniğidir ve bu teknikle uzun yıllar çalışmış olmak, yazdığım roman metnini oluştururken işimi çok kolaylaştırdı. Eskiden edindiğim bu kurgu deneyimi, yazım sürecinde ve akıştaki manevralarda bana güven verdi.
İşim gereği Ortadoğu’yu ve insanını yakından tanımak da hikâyenin ve karakterlerin sınırlarını genişletti, alan açtı. Tabii bu genişlemenin hem iyi hem de riskli sonuçları oldu aslında. Yeni yazarlar, genelde bildikleri her şeyi ilk romanlarında anlatmak, tüm biriktirdiklerini bu ilk eserlerinde okurlara aktarmak hevesinde olurlar. Ben de bu hataya düştüm diyebilirim ama daha sonra hatırı sayılır oranda metni eleyerek ve kurguculuktan gelen acımasızlığımın yardımıyla fazlalıkları büyük oranda törpüledim. Yani umarım öyle olmuştur.
DA: Peki kimdir bu beşerbaz?
AÇ: Beşerbaz, insanı kendine malzeme olarak seçen bir zanaat ustası. Yani bir Sanat-ı Beşeriye icracısı. Bu zanaatkarların tam olarak kim veya kimler olduğu, asıl marifetlerinin ne olduğu da romanın sonunda anlaşılıyor.
DA: Biraz da hikâyenin çıkış noktası olan usta-çırak ilişkisinden bahseder misiniz?
AÇ: Babam araba tamircisiydi, bir egzost ustasıydı ve ben küçüklüğümden beri babamı hep sanatkâr olarak gördüm. O da mesleğine her zaman sanat olarak baktı, o titizlikle yaklaştı ve yıllar boyu tamir etme, oldurma ustalığıyla çalıştı. Babamın ve bu tür zanaat ustalarının, bilinir sanatçılardan başka bir klasmanda değerlendiriliyor olması küçük bir kız çocuğu olarak beni rahatsız etmiş demek ki. Sanırım çıkış noktam o rahatsızlık. Edebiyatın, daha doğrusu yazma deneyiminin beni büyüleyen tarafı da bu; rahatsız olduğunuz her konuyu değiştirme, dönüştürme imkânı veriyor. Size o alanı açıyor, boş bir kâğıt sunuyor. Müthiş bir iyileştirme. Dolayısıyla zanaat ustalarına kendimce bir hak taksimi yapmaya çalışırken, hikâyeyi usta-çırak ilişkisi üzerinden akıttım diyebilirim.
DA: Kitap boyunca okuyucuya Marakeş, İstanbul, Lyon, Paris, Kazablanka, Agadir ve birçok şehir, ülke eşlik ediyor. Ülkeden ülkeye, yerden göğe, olağandan olağandışına bir iz sürme yolculuğuna çıkarıyorsunuz. Karakterimizin adı da Atlas olunca okuyucu ister istemez bağ kuruyordur. Atlas ismi tesadüf değildir diye düşünüyorum. Neler söylemek istersiniz?
AÇ: Tesadüf değil evet haklısınız. Yazım sürecimin başlarında, karakterin şekillenmeye başladığı dönem Fas’a bir iş seyahatim vardı ve kitaptaki Betül karakteri gibi Agadir’de, telefonun çekmediği bir dağ köyünün civarında birkaç saat boyunca yolumu kaybetmiş ve Atlas dağlarının eteklerinde dönüp durmuştum. Kaybolduğumu düşündüğüm o kısa süre hem ürkütücü hem de çok ilham veren bir deneyimdi. Atlas’ın ismi de o zaman ortaya çıktı. Yani tam da kitapta yer aldığı gibi Atlas, adını Atlas dağlarından alıyor. Kurgunun devamında da Atlas ismi ile müsemma bir karaktere dönüştü. Dağlardan aldığı ismi onu Gök kubbeyi sırtlayan mitolojik adaşına yakınlaştırdı.
“Tarihler arasındaki geçişler ve doğrusal olmayan bir düzlemde oyun kurmak bana çok keyifli geldi.”
DA: Kitapta sıklıkla mektuplara rastlıyoruz. Hatta kitabın okuyucuyu sarmaladığı anın mektupla başlayıp ve yine bir mektupla bittiğini söyleyebiliriz. Kitaptaki mektupların konumu, aracılığı ve sizin mektuplar hakkındaki düşüncenizi merak ediyorum.
AÇ: Kişisel anlamda benim kayda değer bir mektuplaşma deneyimim olmadı. Hatta açıkçası kitaplarda mektup kullanımını da bir okuyucu olarak pek sevmiyorum. Mektuplu bir bölüme rast geldiğimde sıkılacağım ön yargısıyla okumaya başlarım genelde. Sanırım o yüzden kınadığımla sınandım ve öngörmediğim bir mektup akışı oluştu hikâyede.
DA: Kitapta tarihler arası bir geçiş de var. Kendimizi bir an 2036’da bulurken, 1870’lere gidip 2017’ye dönebiliyoruz. Açıkçası zor olan bir işi çok iyi kotarıyorsunuz. Peki yazıda tarihler arası geçişin taşıdığı risklerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
AÇ: Daha önce deneyimlediğim veya tutunduğum bir tekniğim yoktu yazarken ama kendime koyduğum tek bir kural vardı. Keyif almak. Yazarken keyif almadığım, beni heyecanlandırmayan, bana samimi gelmeyen her fikirden uzak durdum. Tarihler arasındaki geçişler ve doğrusal olmayan bir düzlemde oyun kurmak bana çok keyifli geldi. Hem araştırırken öğrendim hem de öğrendikçe heyecanlandım. O yüzden zorluktan ziyade, geçmiş ve gelecek arasındaki o geçişken yapı, beni rahatlatan bana kolaylık sunan bir dayanak, bir teknik işlevi gördü.
DA: Sizinle biraz da kitapta sık sık karşılaştığımız Yaşar Kemal’le ilgili konuşmak isterim ve tabii özellikle üzerinde durduğunuz Yer Demir Gök Bakır’ı da.
AÇ: Yaşar Kemal çok özel bir yazar. Herkese söyleyeceği farklı bir sözü var. İnce Memed’i okuyan yüz farklı kişiye sorsak muhtemelen yüzünden de birbirinden tamamen farklı, hatta bazen birbirine aykırı yorumlar duyabiliriz. O bir dünya sunar, bir zamanı, bir bölgeyi, bir mahalleyi mercek altına tutar ve isteyen istediğini alır onun gösterdiklerinin içinden. En azından bana verdiği his bu. Yer Demir Gök Bakır da aynı şekilde çok özel bir hikâye. Okuduktan yıllar sonra bile hiç beklemediğiniz bir anda kendini hatırlatıp “Yer Demir Gök Bakır’da da böyle olmuştu…” “Taşbaş da böyle yapmıştı…” dedirtebiliyor. Kitabı yazarken de bana kendini yer yer hatırlattığı için ben de hikâyeme hem Yer Demir Gök Bakır’ı hem de büyük ustayı davet ettim. Kırmadı, geldi sağ olsun.
“Beşerbazın Mârifeti’ne bundan başka bir kapak düşünemiyorum.”
DA: Kapağın kitaba çok yakıştığını düşünüyorum ve tabii isminin de. Bir bütün olarak baktığınızda yazarı olarak ne hissediyorsunuz? Kapak ve isim konusunda yayınevinizle nasıl bir süreç geçirdiniz?
AÇ: Aynı fikirdeyim. Kapak hayal bile edemeyeceğim kadar iyi ve hikâyenin ruhuna uygun oldu. Kitabı tamamladıktan sonra, daha doğrusu tamamladığımı düşündüğüm ve ilk yayınevi ile anlaştığım süreçte bir yandan da birebir çalışabileceğim bir kapak tasarımcısı arıyordum. Bu arayışta Ömer Faruk Yıldız’ın çalışmalarını gördüm ve iletişime geçtim. Faruk çok titiz, işini layıkıyla yapan bir tasarımcı. Çalışma teklifimi kabul ettikten sonra hemen kitabı okudu. Hikâyeyi ve karakterleri çok beğendi, hatta metne dair de birkaç yorumda bulundu ve onun kritik yorumları sayesinde içime çok sinen değişiklikler yaptım. O süreçte kitabın ismi bile değişti. Karşılıklı bu fikir alışverişleri ile bir gece sabaha kadar oturup kapaktaki bu tasarımı çalışmış. Bana ilk gönderdiğinde abartısız bir beş dakika hayranlık ve şaşkınlıkla bakakaldım. Tek bir çizgisini bile değiştirmedik. En ufak bir revize olmadı o yaptığı tasarımın üzerine. O süreçteki yayınevi değişikliğinden dolayı sadece logo kısmı değişti. Beşerbazın Mârifeti’ne bundan başka bir kapak düşünemiyorum.
DA: "Yer Demir Gök Bakır", "Eksiklik Kendi Özümde", "Sarı Ev"… Romanın bölüm isimlerine de değinmek istiyorum. Özenle, özellikle yerleştirilmişler gibi.
AÇ: Yine, normalde bir okur olarak sevmediğim bir şey yaptım kendi romanımda. Roman okurken bölüm görmek rahatsız eder beni. Okuma deneyimi kesintisiz olsun, yazar bana nerede duracağımı, neyi nasıl ayıracağımı söylemesin isterim ama gelin görün ki yine kınadığımla sınanarak bölümledim romanı. Kurgunun gereğiydi bu ve ben de direnç göstermedim. Doğal olarak isimleri de her olay öbeğinin ruhuna uygun oluştu.
DA: Kitap boyunca okuyucuya eşlik eden sanat ve inceliklerle işlediğiniz bilgi aktarımınızı da görüyoruz. Sanata olan düşkünlüğünüzün kitaba yansıdığını söyleyebilir miyiz?
AÇ: Kendimi yetkin ve bilgili bir sanatsever olarak tanımlayamam hatta çoğu sanat dalının cahiliyim diyebilirim. Mesela Van Gogh dışında on ressam ve her birinin birer eserini say deseniz zorlanırım ama kitapta Van Gogh o kadar havaleli bir şekilde yer alıyor ki sanki resim sanatına gönül vermiş, bilgisi ilgisi yüksek biriymişim gibi bir yanılsama doğabiliyor okuyanlar açısından. Maalesef hiç değilim.
DA: Yazma sürecinizde size eşlik eden yazarlar, kitaplar hangileri?
AÇ: Yaşar Kemal, Ahmed Hamdi Tanpınar romanda da yer alan yazarlar. Onlar dışında yazarken ara ara aklıma getirdiğim ve o olsa burada ne yapardı, nasıl bir yol izlerdi dediğim yazarlar da oldu. Mesela Latife Tekin, Vedat Türkali bunlar arasında. Okuru olarak hayranlık duymanın yanı sıra, yeni bir yazar olarak da gıptayla izlediğim, öykündüğüm usta kalemlerden bazıları.
DA: Peki bundan sonraki süreçte ne gibi projeleriniz var?
AÇ: Sırada yine hayalin, gerçeğin birbirine geçtiği bir evliya hikâyesi var.






