Varlığının her şeye bulaştığını hissettim.
– Anais Nin, Venüs Üçgeni
(Evlerin dışını sevenler bir adım öne çıksın. Ama şimdi evin içine odaklanacağım. Anlam arayışına eşlik edecek şarkılar, salonda. Sesi duyuyorum. İnsan sesine karışan ritim, salondaki pencereye yakın bir yerde.)
Ev, eşyalarla anılır. Eşyalar eve sığınır. İşe yaramak için. İnsanlar, onlar da evlere kapanır. Korktukları için. İnsanlar ve eşyalar evin içinde bir araya gelir. İnsanlar eşyaları kullanır. Eşyalar hep bir köşede işe yaramak için bekler. İşe yarayan bir eşyanın kırıldığını, bozulduğunu görürüz sonra. Ve kırılan, bozulan eşyaların çöpe atıldığını. Kırık bir eşyayı onarmaya çalışanlar da çıkar. Bozuk radyolar, kırık bardaklar, eski kitaplar çöpe atılır. Kimsenin onarmak istemediği başka eşyalarla beraber. Porselen tabaklar, kumaş parçaları, avizeler, ahşap dolaplar ve kitaplar. Bir çuval dolusu gazete, dergi, şiir kitabı ve romanlar. Daha ilk sayfasında ayrılan bir çiftin yer aldığı aşk romanlarına rastladım çöplerde. Bu romanların çoğunda sevişmeler yatağa uzanır uzanmaz biter ve mutlaka açık unutulmuş pencereler olurdu. Ve yağmurlu havalarda dışarıda kalanlar ve iyi olduğunu göstermek zorundaymış gibi hareket eden oğlanlar ve onların meraklısı kızlar da olurdu. Ve unutmadan o romanlarda çocuklara da rastladım. Evi neşeye boğan iki ayaklı canavarlara. Ayak bağı, sürekli bir şeyler isteyen ağızlar ve kollar yığını.
Onlara bedenleri için bir yuva verebilirsiniz ama ruhları için değil. Ruhları dolanıp duruyor boşlukta. Tam yakaladım derken ellerinin arasından kaçıp kurtuluyor birisi. Diğeri uyuyor. Ama acele etmeyelim, başa dönelim.
Kızlar yandaki odada uyuyor. Mevsim kış. Bulutlu öğleden sonrayı karşılayan karlı geceden bahsedeceğim. Her zamanki gibi oradan oraya koşturuyorum. Kolay değil, hem anneleri olmak hem de bu evi güzel tutmak. Islak çamaşırları sermişim. Arka odaya. Ihlamur kaynatıyorum. Bir parça limon yeter. Sesi kıstım. Zırlıyor yine. Televizyon canım. Herifin teki giymiş iyi bir mont, tabii ister istemez dikkatim dağılıyor. Ekranın karşısında ağzı açık uyumamı bekliyor piç. Hemen kısmak lazım sesini. Çok boş konuşuyor. Ama görüntüsü durabilir. Hoş adam, hiç konuşmazsa sabaha kadar izlenebilir. Eskidikçe görüntü, başa sararsın.
Dünya felaketlerin kucağına yuvarlanıyormuş. Kıyamet kopacakmış. Tane tane anlatıyor. Neymiş efendim bahçeye diktiğimiz salatalıkları yersek kıyamet gecikecekmiş. Tam yolun ortasındayken dönecekmiş kıyamet baba, bahçe salatası yiyor bunlar, kıyılmaz diyecekmiş. Sus sus. Kapat o güzel ağzını. Hatta hiç açma. Bak ben bu konularda bilgi sahibi değilim. Ama diyorum ki bahçeyi boşver, şey roka, küçük domatesler ve sabah aç karnına içilen limonlu su, onu da boşver. Sadece bekle ve hiç konuşma. Bak o zaman gerçekten kıyamet baba döner yoldan. Belki de hiç yola bile çıkmaz.
Oturmuşum evde, kendi kendime atıp tutuyorum. Hayranları çok herifin, beni mi işitecek? Kızlar da mışıl mışıl uyusunlar bakalım. Ihlamur iyi geldi. Sakinim. Limon zaten her şeye yakışır. Herif haklı mı yoksa? Birer limon ağacı diksek bahçeye mesela, bahçe yoksa saksıya, belki de sorunlar çözülür. O zaman bu çekirdekleri bir kenara kaldırayım. Bahara kadar filizlendirmek lazım. Arka bahçeye dikerim limon ağacını. Orası daha iyi ışık alıyor. Limon ağacı da sever ışığı. Ağaçların hepsi ışığa düşkündür. Yaprağı dikenli olanlar bile ışığı sever. Kalın gövdeli, bilmem kaç yıllık ağaçlar daha çok sever ışığı. O artan sevgi, yaşlılığın gereğidir. Genç ağaçlar, genç insanlar gibidir. Seçeneklerin muhtevası ile ilgilenmezler. Kalabalığa bakıp hayal kurmayı sever onlar. Genç ağaçlar birlikteliği, çokluğu ormana sürükler, sonra ormanda kaybolup giderler desem, abartma, bilmediğin mevzuları detaylandırma diyeceksin. Doğru söylüyorsun. İnsan bilmediği konularda konuşmasa iyi olur. Yaşlı ağaç bilir, ışık yoksa her şeyin boşa düşeceğini. Ben ne gencim ne de yaşlıyım. Gece gece saçmalıyorum işte. Tabii durduran yoksa ara vermeden oradan oraya sürüklerim lafları.
Efendim biz buna bilincin yüzeye doğru hareket etmesi diyoruz. Herkesin bilinci kendi gibi, o başka. Boktan bir bilince denk gelince ne yapacağız, ışıkları söndürüp karanlığa bakacağız.
Karanlık, penceresi büyük odanın manzarasıdır. Ne anlatsa sonunda yolu oraya varacak. Karanlığa karışacak sözler hangi bilincin, hangi hayatın yazgısıdır diye soruyorsan, cevap vereceğim.
Karanlık, gece boyunca ilerledi. Yetmedi. Sabah, öğlen, öğleden sonrada gitmedi. Yatıya kaldın şimdi de alışkanlığa mı dönmek istiyorsun? Buyur. Otur. Sana aitmiş gibi özgürce hareket et bu odada.
Elleri var karanlığın, ağzı, gözü, kulağı. Alışmakta hiç zorluk çekmedim. Aklımı seveyim. Neyse ki hâlâ duruyor yerinde. Ay tuhaf olma, iç sesi kim durdurabilir ki? Limonu boşver, asıl ıhlamur ağacı dikmeli, ikişer tane. Çiçeklendiklerinde tüm sokak mis, mis kokardı.
Sokak sokak yayılan bu güzel koku sonunda tüm şehri hatta ülkeyi ele geçirse yumuşak, sakin insanlar olacağız. Kıvrıl yat yanına, zerre zarar gelmez. Ah, Dünya’nın bile dönüş hızı yavaşlayacak o vakit.
Geçen gün denk geldim, ünlü bir bilim insanı viyaklıyordu yine televziyonda. Hızlanmış. Çok hızlı dönüyormuş artık Dünya. Zaman kavramı değişecekmiş. Ne o, yoksa bir gün 25 saat mi olacak? Korktum. Of, 24 saati kaldıramıyorum, 1 saat daha, düşünmek bile istemiyorum. Hemen kapattım tabii. Kafam daha çok karışsın istemedim. Ancak böyle dış unsurlara müdahale edebiliyorum.
Yakınmıyorum, memnun sayılırım. Hem bu kadarını olsun beceremeyenler de var. Kendime değil onlara acıyorum. Acı demişken kalabalık sebep oluyor her şeye. Başka neden aramamak lazım. Neyse. Adamın tipi de hiç iyi değildi. Bilim insanın. Barisfer genişliyor, yakında karalar yanıp kül olacak, dedi. Pes yani, okyanusların, denizlerin, göllerin barındırdığı su söndüremez mi bu ateşi? Sırf bilim insanı olmuş diye her dediğini ciddiye mi alacağım? Kim ki o? Belki de babası o diplomayı torpille aldırdı.
Ah okullar, hepsinden nefret ederim. Kokusunu bile sevmem onların. Koridorları sidik, ter kokar. Öğretmenler, bir yığın boş konuşan geveze. Şimdiye kadar işe yarar ne söylediler? Tahtaya formülleri yaz, oraya ok çek, buraya nokta koy, şunu ezberle, soruları cevapla, hadi güle güle çocuğum. Okul işte. Benim kızlar da gidecek. Daha vakit var. Gerçi büyük pek bir hevesli, şimdiden takır takır sayıyor sayıları. Harfleri de az çok sökmüş. Babası akıllı biriydi. İki ayrı babadan iki kız, üç sevgiliden iki evlilik, iyiymiş.
Konuş hocam, şiirin bu kıtası kadının güzelliğini ortaya koymak için mi yazıldı? Kadına bak hele, uğruna şiirler yazılıyor. Benimkiler soğuk, ilgisiz yaratıklardı. O yüzden oldum olası şiiri sevmem. Şiirci kızları da. Pek arkadaşım yok. Küçük kızın babası esnaftı. Süt ürünleri, bakliyat, çeşit çeşit reçeller getirirdi eve. Bol bol yiyorduk. Onu da küstürdük. Hem beni hem de kızını bırakıp gitti. Yangın yüzünden. Dükkân yandı. Elektrikli sobayı açık unutmuşlar. Gece bir ara uğradım dükkâna. Bazen dükkânda kalırdı. Yanında çalışan kızı becermek için. Ama böyle söylemezdi tabii. Dükkânda küçük bir oda, odada elektrikli soba ve tek kişilik bir yatak var. Evden bozma dükkânlardan. Tuvaleti, banyosu da var. Oh, ne güzel hayat. Kız da güzel. Memelerini tostoparlak gösterecek bluzlar giyiyor. Götünü başını sallaya sallaya yürümeyi de biliyor. Genç. Daha yeni bitirmiş liseyi. Kanı kaynıyor. Keyfine bakıyor. Benim kel, göbekli çirkine vurulmuş değil ya. Yoo, kıza hiç kızmadım. Birkaç ay bizimkine göz kulak oldu diye memnun bile oldum. Hiç sevmiyordum zaten. Evini çok beğenmiştim. Daha ilk görüşte bu ev benim olacak, dedim. Yattık üç beş. Azıcık övdüm. Çok iyisin, falan filan. Serçe parmağım kadar şeyini nereye istiyorsa oraya soksun. Kızcağızın işine yarıyorsa o kadarı, ne güzel. Bir taşla iki kuş vurmak. Yalan mı? Hatta bazen kızı eve de getir, dedim. Yemeğe falan canım. Bizim büyük kız çok sevmiş nokta nokta ablasını. Daha küçük kız karnımda. İkinci buluşmada döllenmiş olmalı yumurta. Elimi çabuk tutmak istedim. Bu gibi herifleri nikaha ikna edecek şey, bebektir de ondan. Yoksa ne işim olur çoluk çocukla. Olduktan sonra da gül gibi bakıyoruz işte. Bir gece gittim dükkâna. Arkada bir kapı var. Dükkân sahibi ve ailesi bilir o kapıyı. Yedek anahtarı evde bırakmış salak. Açtım kapıyı, usul usul içeri süzüldüm. Yine böyle bir kış gecesi. Açık bırakmışlar sobayı. Tek kişilik yatakta iki beden, aralarına girmek istesem zar zor onlar sığmış yatağa.
Nergis, orospunun tekiydi. Kıskanmıyorum, yalanı sevmem. Yorgan sobanın üstüne düşmüş olmalı. Bunlar deliksiz uykuda, kapı da kilitli. Yapacak bir şey yok. Zavallı kadın hamile, kocası dükkân köşelerinde kızı yaşındakilere yanaşıyor. Ayıp ayıp. Kul görmezse Allah görür. Unutuldu gitti hemen. Üç ay sonra küçük kız doğdu. Adı, Hilal. Geceleri hiç uyumadığı için bu ismi verdim. Kaç defa yanaştım beşiğine, şimdi kes soluğunu, dedim. Acıdım. Karşı koyacak gücü daha yokken kıyamadım.
Olmaz. Hem daha büyük kızın meselesini anlatmadık. Yağmur. Havaya aldırmaksızın incecik giyinir. Babası akıllı, hoş, çok da iyi sevişiyor. Tek bir kusuru var, çok konuşuyor. Öyle ki konuşmaya bir başladığında her şeyin sahibi oluveriyor adam. Kibirli herif, övgüden başka bir şeye kulak vermez. Anladık akıllısın, iyi yerlere gelmişsin. Doğru. Bir evin yok ama. Kiracı. Arabası çok güzel. Anlayacağın arabasına ihtiyacım var. Daracık bir aralıktan deniz gören kiralık dairesi, darmadağınık. Arada bir temizle etrafı, kitapları, şunları bunları kaldır bari ortadan. Gelenin gidenin de mi hiç olmaz senin? Unuttum söylemeyi, burası İstanbul.
Küçük bir balkon, salondan yatak odasına uzanan merdivenler, masanın üstünde bekleyen gümüş filler, atlar, umurumda değil. Kapının önündeki araba benim olsun istiyorum. Anlatacağım. Dağa tepeye tırmanırsın bununla. Koca adam, ancak böyle bir arabaya sığsın. 45 numara giyiyor. Kucağına kıvrılınca resmen kayboluyorum. Kokusu da bir güzel, buram buram yaseminli, portakal yağlı sabun kokuyor. Kabul, bir süre keyfim yerindeydi.
Değiştim. Ama ne vakit konuşmaya başlasa herif, o güzel sabun kokan bedeni parçalara bölüp köpeklere yedirmek istiyorum. Sırf bu düşüncelerden kurtulmak için de çiçek dikiyorum saksılara. Sukulent, begonya, menekşe, karanfil. Pencerelerin önü saksı saksı çiçek dolmuş.
Sus artık. Biraz da ben konuşayım. Ne iş yapıyorum? Çalışmıyorum. E nasıl geçiniyorum? Babamın emekli maaşı kaldı. Onlar da öldü. Artık kimse şaşırmaz etrafımdaki herkesin ölmesine. Hem sonunda herkes ölmeyecek mi? Ha bugün ha yarın, ne fark eder canım. Bir anlamda bu ona yardım etmek. Ona işte. Kimse artık.
Ölümü ondan biliyoruz. Ölüler toprağa gömülür. Cesetleri bulunmayanlar ya? Onlara ne oluyor? Açıklasana salatacı, limoncu, organik ürünler reyonu, kıyamet yakınmış diyen, hey şiirci kız, annecik, sevgili eş, çocuklar, bari siz söyleyin yanıp kül olan bedenler peki, onlar nereye gömülür?
Yangınlar, İstanbul'un eskiden beri hanesine yazılmamış mı? O zaman yandı, bitti kül oldu diyeceğiz. Tıpkı şu tekerlemedeki gibi.
Komşu, komşu! Hu, hu! Oğlun geldi mi? Geldi. Ne getirdi? İncik, boncuk. Kime, kime? Sana, bana. Başka kime? Kara kediye. Kara kedi nerede? Ağaca çıktı. Ağaç, nerede? Balta kesti. Balta nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı, bitti kül oldu.
Koskocaman dağ yanmış ağlayanı yok demezler mi insana. Bak yine hüzün sardı her tarafı. Kızlar kusura bakmasın, ama ben geçmişin izlerini gördükçe bunalıyorum.
Bir yangın yeridir şimdi yüreği. Nereye gitse kime sığınsa ateş çağıracak onu.
İstanbul, binlerce hikâye, milyonlarca insan, içindeyim şehrin, yaşıyorum her hâlini. Ne gizliyim ne de açık. Halktan biriyim. Yeri geldi mi yabancıyım. Yoksulum. Evsiz ve arabasızım.
Tarih okuyor. Daha genç. Hiç hesapta olmayan şeyler oluyor. Hem bünyede hem dışarıda. Bıçaklar çıkarılmış dolaptan. Kitaplar dizilmiş yatak altlarına. Yürüyoruz, meydana doğru. Meydanın ortasında bir heykel, heykelin üstünde bir kuş, kuşun ağzında bir haber, ölecekler, konuşsalar da ölecekler sussalar da ölecekler. Git, uğursuz kuş, başka yere pisle.
Heykelin önüne siyah çelenk bırakmışlar. Bu isimsiz çelenklerin içinde tek bir dal çiçek yok. Anarşi. Üç, iki,bir, kız artık çıksın ortaya.
Kız anarşistlere katılmış. Oğlan baba evinde bağ bahçe işleriyle uğraşıyor. Oğlanın elleri yumuşacık. Sanki tarlada çalışan o değil. Her akşam karısının büyük, beyaz memelerinin arasına soktuğu için olmasın.
Mutlular. Hiç çocukları yok. Olmuyor. Her gece sadece sevişiyorlar. Diğerleri gibi bebek yapacağız diye kısa kesmiyorlar hiçbir şeyi. Oğlan her seferinde gülerek bakıyor kızın yüzüne. Kız onun öteden beri sevdiği.
Güzel mi güzel, beyaz mı beyaz, ağzı var dili yok. O kadar sakin. Gömleklerini ütülüyor oğlanın. Yemek pişiriyor ocakta. Ağzı var dili yok.
Bizim kız okumaya sarmış. Yoksullar pek bir hayalperest olur zaten. Okulun arka tarafındaki yoldan, karanlık sokaktan geçiyor. Kulağında yine o şarkılar. Hatırlıyorum, gidecek yeri yok. Okulda daha ilk yılı. Dışarıda kalmış. Gece vakti tek başına yürüyor. Yurttan atılmış. Abuk sabuk konuştuğu için. Meraklı. Katil demiş kahramana. Bağırmış. İçinden sayıklasa sorun olmayacak şeyleri açık açık söylemiş.
Elif, okul arkadaşı bu kızın. Elif arada bir uyarıyor bunu. Sahip çıkıyor, kendince akıl veriyor. Kapa çeneni diyor. Fakir kızların akıllı görünmeye ihtiyacı yok ki. Fakir kızlar şu ara nota gibidir. Yükselen ve alçalan sesleri birbirine bağlayan gizli nota gibi.
Hey Schubert, aklımın yerinde olduğunu söyle onlara, aklımın hep böyle olduğunu, zikzaklar çizerek yol aldığını ve kimseyi oyalamak gibi bir niyetimin olmadığını.
Sevdim. Adı, X olsun. İtiraf ediyorum onunla olsam her şey kesin başka olacaktı. Başka işte, çiçekli masa örtüleri, neşe ve muhabbete bulaşırdım.
Olmadı. Önemli değil. Zaten ona duygularımı hiç açmadım. Başkalarına açmak kolay. Sahte duyguların ne ağırlığı olabilir ki? Söyleyip geç. Onunla ancak hayallerde buluşuyoruz. Bazen görmeye de gidiyorum. Haberi yok. Ne sevdiğimi biliyor ne de uzaktan el salladığımı. Ne bakışıyoruz ne de sevişiyoruz. Ondan başka herkes öğrenecek bunu. Hepsi birbirinden lüzumsuz işler. Yine o güne dönelim.
Çok yürüdü o gün. Düşünecek epeyce şey vardı. Nasıl görecekti onu? Anarşiye bulaşmış artık okulu, dersleri umursamıyor. Haliyle mezun olamayacak. Zaten resmi tarih ona göre değil. Babasının ısrarı ile yazmış. Ne işi var İstanbul'da. Hopa’yı özlüyor. Yıllardır hiç gitmiyor memlekete. Evleri yanmış. Komşunun oğlu evlenmiş. Durun yalan söyledim, iki üç defa gitti memlekete. Aslında yılda birkaç defa gidiyor. Şöyle bir uzaktan bakıp dönüyor. Çocuğu yok. Benimkiler niye var diyor.
Hiç konuşmuyoruz, çünkü arkadaş bile değiliz. Küçük bir ev var orada. Köyde. Gidince orada kalıyor. Köyden Hopa'ya gidip geliyor. Evine girip çıkarken, çarşıda pazarda dolaşırken oğlanı izliyor. Sebzeleri poşete doldurması, gülüşü, yürüyüşü, topuğunu yere vura vura kendinden emin yürüyüşü yok mu, ah, haftaya yine gitmek isteyecek. Bu sefer kızları bakıcıya bırakmasın. Onları da götürsün. Yok daha neler, çocukları yok ki onun.
Ev var. Çok güzel. Araba var. Biraz eski. Ama dağa tepeye tırmanırsın bununla. Yok yok, aşk cinayeti değildi. Baştan beri böyleydi.
Kapat şu televizyonu uyu artık. Bu evi yakamazsın. Sokakta kalırsın. Kızlar da uyusun. Büyük kız biraz sana benziyor. Bıçağı eline öyle bir alışı var ki salatalık birden on parçaya bölünüyor. Küçük kız size benzemiyor. Kedi seviyor. İstanbul'un her yerinde kediler, tüylerine bir dokunuşu var ki sanırsın hafif bir rüzgar esiyor, öyle hassas, öyle belirgin. Babasına hele hiç benzemiyor. O kaba saba çirkinden bunun gibi narini söküp almışsın, inanılır gibi değil. Ne güzel uyuyorlar. Kaygısız ve sakinler. Nefes alışlarını duyuyorum desem, o kadar yaklaşmışım yani size. Düzenli ve yumuşak nefes alışlarını dinlemek hoşuma gidiyor. Büyük kız bile güzel ve sakin görünüyor uykuda. Hâlbuki babasının iriliği yüzünden biraz orantısızdır vücudu. Neyse, çok uzattım. Sebepleri, sonuçları açık edeceğim diye saatleri bir bir yuvarladım sabaha. Bilmem ikna oldunuz mu? Kim duyuyor ki beni? Karanlık ve yalnızlık dışında hiçbir şey yok bu odada.
Bile bile kimseyi yakmadı. Hepsi birer kazaydı. Başka gün daha ikna edici şeyler söyleyeceğim. Bekleyin hele, daha neler söyleyeceğim. Ama şimdi artık uyumalıyım. Yatak odam üst katta. Penceresi kiliseye bakıyor. Kırım Savaşı'nın ardından hediye niyetine yapılmış bu kilise. Kraliçe Victoria, bu kilise için zamanın padişahına bir otomobil göndermiş. Padişah da çakıl taşlı İstanbul yollarında ne yapsın arabayı. Sarayburnu'ndan denize atmış.
Ben, hem evi hem de arabayı hâlâ kullanıyorum. Memlekete de arada bir gidip geliyorum. Peki şimdi ne yapacağız? Bunları, geçmişin hatırası bu iki yavruyu büyütecek miyiz?
Büyük kız, bıçaklarla oynasın. Küçük, o da rüzgâr gibi süzülsün bakalım.
dinle
karanlığın esintisini duyuyor musun?
şimdi bir şeyler geçiyor geceden
ay kızıldır ve allak bullak
ve her an yıkılma korkusundaki bu damda
bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali
yağış ânını bekliyorlar.






