Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Nisan 2020

Söyleşi

Atilla Birkiye: "Roman, çoğunlukla önce bir düşünce olarak oluşuyor."

Oggito

Paylaş

4

0


Yazmak bir yaşambiçimi olduğu için o birikim de “yazı eviniz”in kileri.

Şerif Mehmet Uğurlu: Öncelikle sizinle bu söyleşiyi yapma imkânını verdiğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Geçtiğimiz şubat ayında yeni romanınız olan Sevgi Soysal ile Son Röportaj Literatür Yayınları’ndan çıktı. Şimdiden okuru bol olsun demek istiyorum. Bu romanın serüvenini kısaca sizden dinlemek istesek neler paylaşabilirsiniz?

Atilla Birkiye: Dilekler için ben teşekkür ederim, öyle bir dönem yaşıyoruz ki umarım okuru, ileriki günlerde dediğiniz gibi olur. Serüvene gelince, Sevgi Soysal, yapıtlarını hayranlıkla okuduğum bir yazar ve Geçmiş (bellekteki duygu), Genel (süreklilik), Şimdi (odaklanma), olmak üzere üç noktada toplayabilirim. Sevgi Soysal’ın ölüm haberini okuduğumda çok çok üzülmüştüm, gerçi henüz kitaplarını okumamıştım, çevremden duymuştum, bunlar okur-yazar büyüklerimdi; tanımadığım, okumadığım bir yazardı ama az çok hastalığını, uğradığı haksızlığı biliyordum ve o günü hiç unutmadım. Süreklilik var o da şu, yaklaşık yirmi yıldır, özel üniversite ve sanat okullarında ders verdim; gerek lisans gerek lisans üstü programlarda özellikle Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni işledik, Şafak’ı okuttum, ötekilerini de önerdim. 2018’de, Bursa Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü, “yılın yazarı” olarak Sevgi Soysal’ı seçmişti. Bu etkinliğin danışmanı Semih Gümüş, yıl sonundaki (Aralık) yazara ilişkin sempozyuma davet etti; dolayısıyla bildirim için o yaz Sevgi Soysal’ın yapıtlarına çalıştım/odaklandım. Nasıl ifade edeyim, evreka deyimini burada da kullanayım, bu sempozyumun hemen sonrasıdır, yapıyı kısa bir sürede zihnimde oluşturdum, tabiî ki epeyce bir birikim de var, 2019’un ilk gününde yazmaya başladım, yıl sonuna doğru romanı bitirdim.

ŞMU: Sevgi Soysal ile Son Röportaj içinde kurgu ve gerçekliği birlikte barındırıyor. Romanda Sevgi Soysal dışında Memet Fuat, Selim İleri, Celâl Üster gibi edebiyat tarihimiz için önem arz eden isimler yer alıyor. Bu yönüyle okurlarınız, romanda edebiyat dünyasının 70’lerdeki yansımasını nasıl manzarayla okuyabilecekler diyebiliriz?

AB: Yetmişlerdeki edebiyat dünyasının içinde yaşamadım; edebiyat dünyasına girişim daha çok seksenlerin başıdır, gerçi ilk yazım 1978 Ekim’de çıkmıştı ama yoğunlaşma seksenlerde olmuştu, özellikle de YAZKO çevresinde. Kuşkusuz dergiler vardı, kitaplar vardı ve de anlatılanlar vardı; nitekim saydığınız adların anlattıkları vardı. Başkalarınınki de. Anlatılanları, okuduklarımı, tanımladığınız “yetmişlerin edebiyat dünyasını” –belki bir bakış demek daha doğru– kaleme almaya çalıştım. O yıllarda “bir edebiyat heveslisi” bile sayılmazdım, gerçi şiirler yazıyordum, hatta bir roman denemem de vardı, tabiî ki bunlar çocukçaydı. O atmosferi, kendi deneyimlerimin ışığında ve kurgunun içinde kalarak, elimden geldiğince gerçekçi bir estetik doğrultuda oluşturmaya çalıştım ama bu bir roman tabii…

https://cdn.oggito.com/images/full/2020/4/atillabirkiye3.jpgatilla birkiye

ŞMU: Henüz romanı okuma fırsatı bulamayan okurlarınız için sürprizleri çok açık etmek istemiyorum ama romanın yirmi dört eşit bölümden meydana geldiği görülüyor. Burada şahsen geometrik - simetrik bir mimariden söz edilebileceğini düşünüyorum. Size bunu sormak isterim. Burada biçime dair asal amaç neydi. Yahut farklı bir niyet..?

AB: Yirmi dört bölüm ve her bölüm uzunluk olarak –eşit denecek kadar– birbirine çok çok yakın; evet bu biçimsel bir özellik ama içerikten uzak değil, içeriğin ortaya çıkardığı bir özellik, yazma süreci içinde biçimin de içeriği şu veya bu şekilde etkilemediğini inkar edemem. Ayrıntılara girmek istemiyorum, ancak kısaca şöyle diyebilirim: Bir bakıma, anlatıcının içinde bulunduğu “zaman”ı ifade ediyor, bu birim (ölçülebilir/nesnel) zamandır, anlatıcının içinde bulunduğu zamanı algılayışının bir tür simgesel karşılığıdır; bu “kısa süre”de de anlatıcının “geçmiş zamanı” (belleği) ortaya çıkar.

ŞMU: Romanda 70’ler Türkiye’sinin siyasî çalkantısına tam dozunda diyebileceğimiz ölçekte yer vermişsiniz. Bu etkiyi, bundan önceki kitabınız Şehirlerarası Arzu'da da (Özgür Yayınları – Eylül 2019) görmüştüm. Günümüzün siyasî ve toplumsal durumunu göz önünde bulundurduğumuzda bir sanatçı, bir aydın olarak nasıl bir manzara görüyorsunuz? Söz gelimi bundan elli sene sonra bugünün romanı sizce nasıl yazılacak?

AB: Şu günlerde salgın her şeyin önüne geçti, evden çıkamıyoruz, ölümcül bir tehlike var; olumlamadığım “siyasi otorite” de bence bunu iyi yönetemiyor, resmi sayılara da doğrusu inanamıyorum! Öte yandan değil bizim, insanlığın böylesine bir deneyimi yok. Başka salgınlar için var da bununki şimdi olacak, nasıl olacağını süreç içinde göreceğiz. Okuyabildiğim kadarıyla, düzgün yönetilmesini beklediğimiz başka, özellikle Avrupa ülkelerinde de iyi yönetilemiyor; yine salgınla “ilk kez karşılaşma” gösterilebilir ama öte yandan “kapital”in varlığına zarar gelmesin gibi bir amaç da var, öyle anlıyorum, takıntılar olabilir bende de. Yoksul ülkelerin, özellikle de Afrika ülkelerinin hali ne olacak? Bu çok ciddi bir sorun! Konuyu dağıttığımın farkındayım ama elli yıl sonraki roman hakkında inanın hiçbir öngörüm yok...

atilla birkiye

ŞMU: Şehirlerarası Arzu'dan bahsetmişken, bu kitabınızı bir günlük / günce formunda kaleme aldığınızı gördük.  Defter, günlük tutmanın sizde önemli bir yeri olduğu da anlaşılıyor. Gerek günlük çalışmalarınızda gerek bir kitabı hazırlarken nasıl bir izleğiniz vardır? Bir yazar olarak nasıl çalışırsınız? Sizden biraz o gizli mutfağınızı dinlesek…

AB: Evet, defterler çok bende, başka yazarlarda da öyledir. Günlük tuttuğum defterler var, okuduğum kitaplar için aldığım notların yer aldığı defterler var. (Bir de bazı kitaplarımın hazırlık aşamasını, taslağını vb yazdığım defterler.) Bazen okuduğum kitaplar, günlüklerime de giriyor doğal olarak. Günlük tutma, yazarlığımın başlangıcından beri sürüyor; üçüncü kitabım, ikinci demek daha doğru biri derlemeydi çünkü, bir günlüktü: Saptamalar-bir sonbahar güncesi (1985). Sonra İstanbul Film festivali için tuttuğum günlükler yayınlandı (1995), bir süre yazmadım, dahası çok az yazdım 2000’lere kadar, ne yazık ki onları bir türlü bulamadım, 2003’ten sonra tekrar yoğunlaştım, sözünü ettiğiniz üçüncü günlük kitabı geçtiğimiz Eylül’de çıktı, şu an evde kapalıyım ve günlükler farklı bir tinsel halle sürüyor. Daha önce günlükler yani şu ölümcül salgına kadar (!), dışarıda yazmaktı, bir kafede, birini beklerken, başka bir şehirde, yurt dışında, deniz kıyısında, bir bankta vb  ama çoğunlukla ev dışında, şimdi zorunlu olarak evde tutuyorum! Hatta hiç yapmazdım, doğrudan bilgisayara giriyorum,–dostların armağanı– henüz kullanılmamış çok defterim var, onlar da dışarı çıkabileceğimiz günleri bekliyor. Bu ev günlükleri, her gün düzenli tutmasam da, biraz biraz yüz yıkama gibi; yazı ilaç zaten, hele de şu günlerde.

Roman, çoğunlukla önce bir düşünce olarak oluşuyor, o düşünce bir-iki yıl zihnimin içinde dolanıp duruyor, bazen biçimsel yapıyı kâağıda döküyorum, notlar alıyorum, karakterleri ayrı ayrı yazıyorum vb, bazen yalnızca belleğime güveniyorum, daha çok yazları kaleme alıyorum çünkü dersler varken pek yoğunlaşamıyorum; ben de başkaları gibi yazdıklarımı defalarca okuyup düzeltiyorum, değiştiriyorum. Kitap olarak yazdığım denemelere gelince, onları da bölüm bölüm yazıyorum, ancak her bölüme bir-iki ay ayırıyorum, bu süre boyunca üzerinde çalışıyorum.

ŞMU: Yapıtlarınızı inceleme imkânım el verdiğince şunu fark ettiğimi söyleyebilirim. Sabahattin Ali’nin Yapıtlarını Sevme Sözlüğü (Siyah Kitap, 2. bsk. Mayıs 2017) ve son iki kitabınızda farklı türlerin cesur verimlerini okuma fırsatı buluyoruz.  Adeta romana, denemeye, gezi yazınına edebi bir canlılık getirme arayışı var bu yapıtlarda. Sonra Sabahattin Ali, Sevgi Soysal gibi sanatçı portrelerinin odakta olduğu eserlerin varlığını da düşünürsek neler söylemek istersiniz?

AB: Doksanlı yıllardan beri yazarlığım üç koldan yürüdü, deneme ki hep merkezdedir, roman/anlatı ve şiir; arada antolojiler hazırladım, daha çok dergiler için makale, tanıtım, anma vb yazıları, bir süre köşeyazarlığı ve de sahne için bir-iki uyarlama/düzenleme. Aslında çok dağılmamak gerekirse de epeyce dağılmışım ancak günümüzde edebi türler, birbirinden pek öyle kopuk değil, öte yandan bir temanın, farklı türlerde farklı ele alınışı da oluyor. “Cesur” tanımından çok sanki birikim, yılların birikimi demek daha doğru, yazmak bir yaşambiçimi olduğu için o birikim de “yazı eviniz”in kileri. Ayrıca sorunuzda örneklediğiniz Sabahattin Ali, Sevgi Soysal ve kimi yazarlardan (yaşayanlar da dahil) çok şey öğrendiğim gibi, onların yapıtlarını edebî bir hazla okuyorum; edebiyatımızın birikimine de çok büyük katkıları var...

ŞMU: Son olarak okurlarınıza neler söylemek istersiniz? Meraklı takipçileriniz için bundan sonraki edebi gündeminize dair sizden birkaç tüyo almak istiyorum.

AB: Şu günlerde söylenecek ilk söz, “aman, önlem alın!”, madem evdesiniz, kitap da okuyun, demenin bir anlamı pek yok, “okur” bunu yapıyordur hatta benden daha iyi yapıyordur. Yukarıda da söylediğim gibi çok başka günler, hiç bilmediğimiz günler yaşıyoruz, bu günlerin daha sonra birileri tarafından yazılacağı kesin de öncelikle korunma-önlem, başkaları için de.

Evde olunca çalışma yoğunlaştı. Geçen dönem sonu (Ocak 2020) üniversiteyi, dersleri bıraktım, böylece yazmakta olduğum anlatıya daha çok zaman ayırabiliyorum, bir kez daha belirteyim bu günlerde yazmak ilaç! Nâzım Hikmet’in yaşadığı bir olaya odaklanan kısa bir anlatı yazıyorum, konuyla ilgili olarak şimdilik bu kadarını belirteyim. Son yıllarda olduğu gibi yine yılın ilk gününde başladım, sanırım yaz sonu bitireceğim (normal koşullarda!); ancak “yaşamımız” ve yayın dünyası öyle büyük bir darbe aldı ki ne zaman yayınlanır, okurun karşısına ne zaman ve nasıl çıkar bilemiyorum...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yoksa Her Şey Bir Virüsle mi Başlamıştı?Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ferhan Yüksel

19 Mayıs 2026

Ayurvedik Bakış Açısı

Hintlilerin uzun ve sağlıklı yaşam geleneği olan Ayurveda sürekli değişim halindeki istatistiki verilere göre şekillenmez. Bakış açısını kavradığımız takdirde Ayurvedayı öğrenmek kolaydır. Açık, sade ve nettir. Gayet basit bir bakış açısıyla insanın nasıl sürekli sağlıklı bir ya..

Devamı..

Kasım Hasan Ünal: “Bazen bir Doğulu ya..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024