Aynaya Baktığımızda Ne Görmüyoruz?
20 Eylül 2018 Kitap

Aynaya Baktığımızda Ne Görmüyoruz?


Twitter'da Paylaş
0

Kahramanları izbe bir köşede bekleyen cesaret her defasında farklı bir surette beliriyor...

2014’te ilk öykü kitabı Ağaçlar Yanıyor’la edebiyat dünyasında kendisine özel bir yer bulan Özlem Akıncı, Deniz Bize İyi Gelecek adlı ikinci kitabıyla Türkçe öyküde farklı bir soluk olma yolunda ilerliyor. Kitapta birbirinden bağımsız konulardan oluşan on iki öykünün tutunduğu ortak duygu, âdeta durgun bir denizin derinliklerinde devinen bir dip akıntısı: Cesaret, Özlem Akıncı’nın öykülerinde insanın diğer insanlara sergilediği davranışı niteleyici anlamından çıkıp kahramanların içsel yolculuklarına, yaşam yolculuğunda yapacağı seçimlere, en çok da yalnızlık gerçeği karşısında kendisini tanımaya dönüşüyor. Neredeyse bütün öykülerde kadın olan baş kahramanların iç dünyasında cesaretle sınanması, kitaba hakim bu duygunun altını bir kez daha çiziyor.

Deniz Bize İyi Gelecek, adını “Yakınlık” öyküsünde hasta yatağında bilinci kapalı yatan anneye kızının söz ettiği “suyun iyileştirici gücü”nden alıyor. Okur kitabı okurken “Yakınlık”taki gizem atmosferinin bütün kitaba yayılmış olduğunu hemen fark ediyor. Öykülerden bir diğeri "Senin Gözün"de, ihtiyaç duyduğu, o bilmediği yerlerden birine kendini savuran kahraman, başının çaresine bakması gerektiğinde “tehlikeyi sezmek, risk almak, güven duymak, yabancı bir yerde iyi niyetle ilk temas” gibi anlarda cesaretle tanışıyor. “Otel”de modern ilişkilerin “birlikte ama yalnız” anaforundan sıyrılmak isterken “alışkanlık”la yapılacak gönülsüz pazarlık, kahramana cesaretin her çağrısında peşinden gidilecek bir rehber olmayabileceğini öğretiyor. “Bir Tomris Vardı”daysa kahraman, kendisine benlik inşasının esasında ömür boyu sürdüğünü öğreten Tomris’in ölümünün ardından, kimsesizlik korkusundan bir cesaretle sıyrılıp yaşamına ve gönül ilişkisine farklı açılardan bakmanın tadını almaya başlıyor.

Kahramanları izbe bir köşede bekleyen cesaret her defasında farklı bir surette beliriyor: çevresindeki herkese yabancılaşma eşiğindeyken tanıdık bir şeyleri aramak, insan seslerinden bucak bucak kaçarken sevme sevilme ihtiyacı pahasına feda edilen sınırlar, yabancı bir yerde tekinsizlikle karşılaşıldığında düşülen “ya şans ya tehlike” ikilemi, gizemin doğurduğu merak ile mahrem sırların düellosu, talihsiz darbeler alıp havlu atmayarak hayata karşı dik durmak, “cesur olmayan kadınlar”dan sayılmamak için doğanın karanlık deliklerinde kendini kanıtlamak, kimsesizlik korkusunun içindeki derin yalnızlığı büyüttüğünü bile bile bütün yollarını ruhuna acı veren insanlara bağlamak, alışkanlığın sadakatine karşı ilk kıvılcım, aile ve kariyer arasında yapılan seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmemek için çırpınmak…

Yazar, gözlemleriyle elde ettiği ayrıntıları öykülerine öyle bir işliyor ki zarif bir erkek elini, tenha, köhne bir metro istasyonunu, bir mahalleyi, hatta bir çocuğun ufaklığını okurken insanın zihin arşivinden birebir karşılıkları çıkıveriyor; aynı zarif eli, istasyonu, mahalleyi aynı anda görebiliyor, anlattığı çocuğun yaşına geri dönüp o çağın penceresinden gördüğü dünyaya ait her şeyin aynı iriliğine şaşırabiliyorsunuz.

Duruluklarını âdeta şiar edinmiş öykülerin her biri, son satırlara geldiğinde okura –çarpıcı sonlar yaratmadan, bir bebeği uyutur gibi– okuduklarını demlendirme çağrısı yapıyor. Özlem Akıncı öykü bitimlerine dinginlik tohumları ekerek, bir çırpıda okunabilen canlılıkta ancak hap gibi yutup geçilemeyecek derinlikli öykülerle baş başa bırakıyor bizleri, nitelikli öyküye taze kan getiriyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR