“Geçmişteki hallerini anlatmaktan bıkıp usanmayanlara”
Hikâyesini bitirdiği gibi, odadan çıktı.
Az sonra geri geldi. Aynı hikâyeyi tekrar anlatıp odadan çıktı.
Tekrar geri geldi ve aynı hikâyeyi en başından, ama bu sefer bazı yerlerde, iyi dinle, bak burası önemli, diyerek yeniden anlattı. Sonra odadan çıktı.
Dördüncü kez geldi. Aynı hikâyeyi bu defa arka arkaya iki kez anlattı. Dışarıya tam çıkıyordu ki ani bir hareketle geri döndü. Aynı şeyleri büyük bir iştahla altıncı kez anlatıyor olmasına inanamıyordum. Yarısına gelmeden sussun istedim:
Sen bu hikâyeyi daha demin anlatmadın mı yahu, dedim.
Saniyenin onda biri kadar bir zaman için yüzü dökülür gibi oldu. Fakat, çok daha kısa sürede toparladı ve hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden anlatmaya devam etti. Ne var ki, artık heyecanı azalmıştı; aradığı kelimeleri bulmak için pencereden uzaklara bakıyor, bulduğunda bakışlarını bana çeviriyordu. Anlatacakları bitince odadan çıktı. Dakikalar geçti, Geri dönmedi. Odada güzel bir sessizlik büyüyordu.
Pencereye gidip, otoparkın kenarındaki ağacın meltemde salınan tomurcuklanmış dallarına baktım. İçimi Brahms’dan melodiler kapladı. Bahar ne güzel bir mevsimdi. Ama bitirmem gereken işler birikmişti. Bilgisayarım beni bekliyordu. Oturdum. Ekrana baktım. Bana elektronik posta göndermiş. Konu kısmında, umarım bu hikâyeyi beğenirsin, yazılı. Altı kere anlattığı hikâyeyi gönderdiği postaya doc, txt ve pdf dosyaları hâlinde eklemiş. Eklediği dosyaları gördüğüm anda postasını sildim. Yetmedi. Çöp kutusunu açıp oradan da sildim. Tam o sırada telefon çaldı. Açtım. Arayan oydu. Sana e-mail ile çok güzel bir hikâye gönderdim, görmemişsindir diye haber vermek istedim, dedikten sonra bütün hikâyeyi yeniden ve sanki hiç susmayacakmış gibi anlatmaya başladı. Anlatırken, anlatırken çok tuhaf bir şey oldu: cümlesinin orta yerinde aniden sustu. Alo, dedim. Cevap vermedi. Koridorda koşar adım ayak sesleri vardı. ALOOO! diye telefonun içine bağırdım. Alo, diye bağırarak nefesini tüketme, dedi. Kapıda durmuş bana bakıyordu. Şaşırmamdan istifade, telefonda bırakmış olduğu cümleden, soluk soluğa devam etti. O anlatırken; elimi alnıma götürdüm. Hı, hı, dedim.
Dudaklarımı büzdüm.
Alay edercesine ve uzatarak, Bak sen, dedim.
Anlattıkları ilgimi çekmiş gibi yaptım. Ya, öyle mi? dedim.
Gülümsedim. Anlayışlı bir ifade takındım. Başımı salladım. Tekrar başımı salladım. Hikâyesini bitirince arkasını dönüp kapıya yöneldi. Tam çıkacakken, geri döndü yeniden anlattı. Bitince çıkacak gibi oldu, döndü yeniden anlattı. Artık kaçıncı anlatışıydı, bilmiyorum, tepki verme ihtimallerinin tümünden arınmış, tamamen teslim olmuştum. Aniden sustu. Arkasını döndü ve gitti.
İçim tükenmişti. Ne bir iş yapasım ne de yerimden kalkıp dışarıyı seyredesim vardı. Bilgisayar ekranındaki bir noktaya boş boş bakıyordum. Baktığım yerde bir delik açıldı. Kapkaraydı. Ekranımın ortasında giderek büyüyordu. Eyvah, muhasebe müdürü ne diyecek, düşüncesi geçti aklımdan. Kara deliğin içinde bir şeyler tomurcuklanıyordu. Derken tomurcuklardan biri, hişşt, diye seslendi. Aaa, otoparkın kenarındaki ağaç değil mi bu? Ağaç, ağaç ne güzel tomurcuklanmışsın, ne işin var bilgisayarımın içinde, dememe kalmadı ağaç onun hikâyesini anlatmaya başladı. Sus, dedim, susacak gibi değil. Masamın üst çekmecesindeki selofan bandı kaptım, dalları ekrandan içeri ittirdim, kara deliğin üzerini bir güzel bantladım. Ağacın sesi kesildi.
Kapıyı kilitledim. Arkasına etajeri çektim. Yazıcı gıcırdadı birden. İçine çektiği kâğıtlar uğursuz tonlarda hışırdadı. Birkaç saniye sonra, yazıcı iki kâğıt birden üfürdü. Hemen gidip aldım. Ne göreyim: Aynı hikâye. Biri latin harfleriyle, diğeri arap alfabesiyle. Lime lime ettim. Bilgisayarın, yazıcının fişini çektim.
Derken kapı çaldı. Sustum. Delikten baktım. O. Anahtar deliğine yırttığım hikâyenin parçalarını tıkıştırdım. Etajerin arkasına sindim. Kapı tekrar çalındı:
Kimse yok mu?
Sustum.
Tekrar sordu:
Kimse yok mu?
Kimse yok, git buradan! diye bağırdım.
Nasıl olmaz? Kimse yoksa yoktur, cevap vermez. Ama cevap varsa, bir kimse vardır. Varsın işte, biliyorum. Aç kapıyı, dedi.
Yokluğumu ispat edecek halim yoktu, itaat ettim. Mektup açacağı ile delikteki kâğıtları temizledim. Önce kilidi, sonra kapıyı açtım. Kollarını kavuşturmuş, muzaffer bir ifadeyle bana bakıyordu. İçeriye girdi ve hikâyesini bir daha anlattı. Tekrar anlatacaktı ki, olmuyor, dedim, sen hikâye anlatmayı bilmiyorsun. Çantamı açıp, içinden “Hikâye Anlatmanın 101 Kuralı” adlı kitabı çıkardım ve yüzüne tuttum. Çok şaşırmıştı. Öyle anlatılmaz, böyle anlatılır, dedikten sonra rasgele açtığım bir sayfadan okumaya başladım: “Her hikâye giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.”
Hani senin öykünün girişi gelişmesi sonucu? diye sordum.
Kafası karışmıştı. Ama, ama, diye geveliyordu, lafı ağzından aldım. Kendi hikâyesini ona, sondan başa doğru anlatmaya karar verdim, Önce anlamadı. Ortalara doğru inanmaz gözlerle, bana baktı.
Fafafa-fakat, diye kekeledi, bu aynı hikâye…
Hayır, dedim, bu artık benim hikâyem. Kendi hikâyene sahip çık sen önce.
Hikâyesinin büründüğü kılığa şaşırmıştı. Yere çöktü.
Aaa-mama-ma benim hikakaka-kâyem çok güzel. İnsanlık yaşadıkça kalır. Yeni nesillere ışık tutar, dedi.
Hayır, efendim, dedim, senin hikâyen kim, insanlara ışık tutmak kim?
Başka bir sayfadan gözüme çarpan ilk cümleyi okudum: “Hikâye, iktidar sevmez.” Uzun boyu sanki biraz kısalmış, sırtı hafiften kamburlaşmıştı. Kravatını gevşetip gömleğinin düğmesini açtı. İçimde sanki bir canavar büyüyordu.
Anlattıkların bahane, dedim, sen kendi iktidarını kurmak için vır vır vır hikâye anlatıyorsun.
Gözlerinin ışığı sönmüş, umutsuzluk içinde çipil çipil bakıyordu. Soluk bir fısıltı içinde hikâyesini tekrar anlatmaya koyuldu. Sözünü kestim:
Bıktım hep aynı şeyi anlatmandan, dedim, artık seni dinlemek istemiyorum…
Halının üzerine devrilmemek için ellerinden destek alıyordu. Sakallarındaki akların sayısı sayılabilir biçimde artmıştı, devam ettim.
Herkesin anlatacakları var, ama habire, susmaksızın sen anlatıyorsun.
Halının üzerine kıvrılmıştı. Elleri ile karnını kapatmış vaziyetteydi. Ağzı açılıp kapanıyordu ama sesi çıkmıyordu. Muhtemelen yine kendi hikâyesini anlatmaya uğraşıyordu. Kitabı çantama atıp pardösümü giydim. Çıkmadan son kez baktım ona. Ağzı hâlâ açılıp kapanıyordu.






