Evin penceresinden dışarıya baktığında gökyüzünü görmek istiyor. Pencerenin bir köşesine gidiyor. Eğiliyor, bakıyor, yok. Diker köşeye gidiyor, bakıyor, yine yok.
“Ah, ah, Hikmet abla, diyor. Şu çarşafı, balkondan aşağıya sarkıtmasan ne olur sanki,” diyerek cık cık ede ede söyleniyor.
Sonra pencerenin tam ortasına dikiliyor. Gözlerini yumup, ellerini dışa doğru açarak gülmeye başlıyor.
“Görüyorum.”
O anda, mutfaktan içeriye giriyor, “Neyi görüyorsun” diyorum.
“Görüntüyü bozma.”
“Ben arkandayım. İki çift göz orda yoksa, senin için bir sorun olmaması lazım,” diyorum.
Duyuyor.
Yavaş, yavaş elini içe döndürüp gözlerini açıyor ve gökyüzü masmaviydi, ben orada yürüdüm, dokundum, içime çektim diyerek pencerenin önünde çarşaf yokmuş gibi seyre dalıyor.
“Yapma ablam, bu Hikmet ablanın çarşafı bize ruhumuzdaki incileri dışarıya çıkmasına sebep oluyor diyerek kardeşimin omzuna abla şaplağını indiriyorum.”
“Ne yapayım abla,bodrum katında oturmanın ve çarşafın etkisi bize inciler döktürüyor.”
“Üzülme kuzum, bak yeni evimiz bitmek üzere. Ve en üst kat. Orta katları da bıraktık. Özellikle üst kat olsun dedik.”
“Evet, üstümüzden çarşaf, yorgan sarkıtan olmasın diye.
Hevesle bekliyoruz evimizi.”
Zaman geçer ve biz kendi evimizdeyiz.
Artık en tepedeyiz. Arada elimiz çarşafa gitmiyor değil.
Başkaları gibi olamadık şimdiye kadar. Koca çarşafları yorganları serip bir gösteriş yapamadık diye düşünüyoruz.
Bir defa olsun yapacağız. Bayramda diyoruz. Hangi bayram olduğuna karar vermiyoruz.
Artık bizimde arada bir geriye dönük yaşamamız gerektiğine hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Yaşadıklarımızı unutmamak için.