Baalbek: Önümde uzanan ihtişam, ne yazık ki sözcüklere sığmıyor.
17 Mart 2017 Hayat Gezi

Baalbek: Önümde uzanan ihtişam, ne yazık ki sözcüklere sığmıyor.


Twitter'da Paylaş
0

Önümde uzanan ihtişam, sözcüklere sığmıyor ne yazık ki. Jüpiter, Venüs ve Bakhos tapınakları. Önce İskender daha sonra Selevkos Kralı Antiokhos’un ve nicelerinin at koşturduğu, şu an sadece bize ait olan o şahane kent.
Ayşe Topbaş
İlk başlarda pek hoşlanmamıştım. Şarlatanın tekiydi. Muhtemelen o da bana sinir olmuştu. Pierre, Lübnan’daki rehberim. Türkçeyi çok az aksanla gayet güzel konuşuyor. Nereden öğrendiğini sorulduğu zaman dizilerden olduğunu söylüyor. Yapay bir gülüşü, maske taktığı bir suratı abartılı hareketleri var. Sonra bir gün bir cümlesi onun hakkında fikirlerimi tersyüz ediyor. Amin Maalouf’un okul arkadaşı olduğunu söylüyor. O andan sonra ne derse kulak kesilip birdenbire onu sevimli bulmaya başlıyorum. Pis, maske gibi bir sırıtışı var, derken o andan sonra karşımda Pierre’in sevimli gülümsemesini görüyorum. Sürekli Amin Maalouf hakkında sorular soruyordum ona: ‘"Okuldayken nasıl biriydi’", "Paris’den gelip çocukluğunun geçtiği Beyrut’a hiç uğruyor mu?" O anlatıyor, ben dinliyorum. Fazla konuşmayan, içe dönük biri olduğunu söylüyor büyük yazarın. Tanios Kayası, Doğunun Limanları, Semerkand tüm okuduğum kitapları dolaşıyor zihnimde. Demek okulda beraber öğrenmişlerdi Antik Çağı, İskender’in fethettiği Fenike kentlerini, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Haçlılar, Memluklar, daha sonra dört yüz yıllık Osmanlı egemenliğini ardından dünya Savaşlarını ve Fransız mandası, derken bağımsızlık günlerini. Ne şanslı adamdı Pierre. İki arkadaş bugün yaşamın onlara biçtiği rolü oynayarak ayrı kentlerde yaşıyorlar. Biri Beyrut’ta kalıp rehber oluyor, öbürü ünlü bir yazar olup Paris’e yerleşiyor. Baalbek’e gelmek üzereyiz. Az sonra bütün ihtişamıyla karşıma gelecek. Altı yıl önce, kentle ilk karşılaştığım anlar geliyor aklıma. Daha önce hiçbir antik kenti bu denli maceralı gezmemiştim. Bir dolu badireler atlattıktan sonra görebildiğim kent, karşılaştığım geçmiş zaman kentleri arasında en büyüleyici olanıydı. 2010 yılının şubatında kasvetli bir kış günü, yol arkadaşımla Lübnan’dan Suriye’ye dönüyorduk. Son olarak Suriye sınırına yakın olan Baalbek’i görmeyi planlamıştık. Hava soğuk, kapalı, yağmur bulutları sürekli tepemizde dolanıyor, ara ara sicim gibi yağıp kesiliyordu. Beyrut’un ıssız caddelerinde yürümüş, kafelerinde çaylar içmiş, öğleden sonra yola çıkmıştık. Ancak biz oraya vardığımızda, Saat beş olmuş antik kent kapanmıştı. Kalakalmıştık, gün batıyor, tapınaklar önümüzde bütün ihtişamıyla uzanıyordu. Öylece çekip gidemezdik elbette, kentin arkasını dolandık, dikenli telleri kaldırıp yerlerde sürünerek alana girdik. Yürümeye başladık, bir türlü giriş kapısını bulamıyorduk. Metruk bahçede oynayan iki çocuk bizi görüp yanımıza geldi. Tam derdimizi çocuklara anlatırken yanımızda bir asker peydahlandı. Başımıza neler gelecekti bakalım. İçeri girmek istediğimizi, akşam İstanbul’a döneceğimizi, bir daha da Baalbek’i görme şansımızın olmadığını papağan gibi tekrarlayıp duruyor, yalvar yakar bizi içeri almasını istiyorduk askerden. O ise Nuh diyor peygamber demiyor, bizi önüne kattı, tek sözcük etmeden yürüyor. Dışarı çıkıyoruz, daha doğrusu çıkarılıyoruz. Her şeyi göze alarak tel örgülerin altından güçbela girdiğimiz kentten kolayca dışarı atılıyoruz. Tüm ümidimizi kaybetmişken asker küçücük bir evin önünde durup kapıyı tıklatıyor. Bizi ihbar edecek diye korku içinde bekliyoruz. Kapı açılıyor, elli yaşlarında bir adam soran gözlerle bir askere bir bize bakıyor. Asker bir şeyler anlatıyor adama. Göğsümü sıkıştıran daraltıyla başıma gelecekleri hesaplamaya çalışıyorum. Gerginlik had safhada. Meğer adam müzenin bekçisiymiş. Mucize gerçekleşiyor ve kapanan antik kentin kapıları bizim için açılıyor. Etraf parliament mavisine dönüşmüş, ışıklar yanmaya başlamışken ana kapıdan içeri giriyoruz. Önümde uzanan ihtişam, ne yazık ki sözcüklere sığmıyor. Jüpiter, Venüs ve Bakhos tapınakları. Önce İskender daha sonra Selevkos Kralı Antiokhos’un ve nicelerinin at koşturduğu, şu an sadece bize ait olan o şahane kent. Müze bekçisi bize hayatımızın belki de en şahane saatlerinden birini yaşatmış, üstelik bunu hiç bir karşılık beklemeden yapmıştı. Vardı demek böyle insanlar, sadece karşılaşmak için yollara çıkmak lazımdı. Bu eski anıları düşünerek antik kente giriyorum. Kente girdiğimizde Pierre anlatmaya başlıyor. "Baalbek, MÖ 1100 yılında Fenikeliler tarafında inşa edilmiş. Yunanlılar Heliopolis diyorlar antik kente. Heliopolis önemli bir hac yeri. Hacılar, Tanrılara kurban sunmak ya da Jüpiter’den yağmur dilemek için kente geliyor." Pierre matrak, eğlenceli bir adam evet. Oyunu her daim canlı tutmayı biliyor, tarih anlatırken canlandırmalar yapıyor, ilgiyi eşikte tutmayı beceriyor. Baalbek’te de aynen böyle oluyor. Jupiter, Roma Pantehon’unun en eski ve en önemli tanrısı. Roma inancında Jupiter gök, gün ışığı, yıldırım gibi doğa olaylarına hükmeden tanrı. Jüpiter Tapınağı’ndan günümüze kalan altı sütun var. İlk yapıldığında kullanılan seksen dört sütundan kalanlar sadece bunlar. Bir tanesi de Süleymaniye Camii’nde bulunuyor. Pierre, Jüpiter Tapınağı’nın önünde kendisini dinleyen gruba, "Aranızdan bir Bachus bir Venüs alacağım" diyor. Alıyor da. Torunlarıyla birlikte geziye katılan bir çifti seçiyor. Ve teatral bir sahne canlandırıp söylediklerini tekrar etmelerini istiyor. Yaşları hayli geçkin Bachus’la Venüs elleri havada ilerlerken herkes gülmekten kırılıyor. Tura böyle renk katıp, anlatırken herkesi eğlendiren Pierre’e minnetle bakıyorum. Eğlenceli anlatımı sayesinde hiç kimse Baalbek’i bir daha asla unutmayacak. Her şeyin yolunda gittiğini görüp içim rahatlayınca grubu ardımda bırakıp Baalbek’i bu kez de gündüz gözüyle dolaşmaya başlıyorum. "Burada mısın ey Jüpiter söyle bana bir kez daha gelebilecek miyim buraya?­ Yağmur yerine bir kez daha bu şahane kente gelmeyi diliyorum senden."

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR