[button]Ruhi Ufuk Karakurt[/button]
Leibniz: Bu dünya mümkün dünyaların en iyisidir.
Voltaire: Mümkün olan dünyaların en iyisi buysa diğerleri nasıldır kim bilir.
Kurt Wallander, 5 Ekim 2015’te öldü. Daha doğrusu maceralarını kaleme alan yazar Henning Mankell ölünce o da ölmüş sayıldı. Gerçi 2009’dan beri de yarı-ölü bir şekilde bir bakımevine kaldırılmıştı: Mankell’in dediğine bakılırsa, “Alzheimer hastalığının bomboş evrenine intikal etmişti” artık. Öte yandan Mankell her nedense Wallander’i uzunca bir süredir boşlamıştı da. 1999’dan beri hakkında pek bir şey yazmıyordu. (Acaba Wallander'in 20. yüzyıla ait biri olduğunu mu düşünüyordu?) 2002’de Ayazdan Önce'de onu yan role düşürmüş, 2004’de bir novellayla biraz gönlünü almış, 2009’da ise onu bir bakımevine bırakmış ve hemen arkasından da, “Onu hiç mi hiç özlemeyeceğim,” demişti.
Belki, ilk Wallander kitabının 1991'de yazıldığı hesaba katılırsa 18 yıl, bir tane adamın hikâyelerini yazmaktan usanmak için yeterli bir süre. Ama Mankell'in Wallander ile arasının nasıl olduğunu soran bir gazeteciye, "Onunla arkadaş olmak istemezdim," demişliği de var. Bu noktada, dünya çapında 40 milyonun üstünde satış rakamına bir ölçüde sayesinde ulaştığı bir kahraman için böyle gaddarane sayılabilecek açıklamalar yapabilmesi Wallander yerine Mankell'i anlatmanın belki daha ilginç olabileceğini akla getiriyor.
Özellikle, onlarca kitabını imzalatmak üzere sırtına yüklenip gittikleri okur toplantılarında soru sormaya yeltenen hayranlarını "bana zekice sorular sorun" diye fırçalayan ve kilometreler teperek İsveç'e giden röportajcıları çivi gibi İskandinav soğukluğuyla karşılayan asabi yazar Mankell'in (ara sıra Fransa-Antibes'teki yazlığında geçirdiği günleri saymazsak) Mozambik ve İsveç arasında ikiye bölünmüş hayatı düşünülürse.
Sartre'ın üçüncü dünya edebiyatçılarını çileden çıkaran Afrika-Biafralı biri olsaydı edebiyatla ilgilenmeyeceğini, felaketlere gömülmüş ülkeler için edebiyatın fazla lüks bir zevk olduğunu ima ettiği ünlü yazısından yalnızca birkaç sene sonra, 1987'de, kişi başı yıllık geliri 600 dolar (kabaca Türkiye'nin yüzde 6'sı, İsveç'in yüzde 1'i) olan yoksul Mozambik'e ömrünün sonuna kadar yöneteceği bir tiyatroyu idare etmek üzere gitmişti Mankell. (Burada hemen “Sartre mezarında ters dönmüştür” gibi ucuz tahminlere kapılmamak gerek. Bir kere Wallander da, Sartre ya da Mankell'in kayınpederi Bergman'ın Yedinci Mühür filmindeki zırhlı oğlan kadar olmasa da kendi çapında bir varoluşçu sayılabilir. Ayrıca Sartre, düşünceleri kadar, belki onlardan da çok, onları coşkuyla tartışmaya açabilme ve sorularını herkese sordurabilme yeteneğiyle ünlüydü.) Afrika, Asya ve Ortadoğu çıkışlı yazarların İsveç'te yayımlanması için 2001'e kurduğu yayınevi oldukça başarılı bir girişimdi. Tiyatro oyunları dahil 80 küsur eserlik ününe rağmen, meşhur yazarlarda sıklıkla rastlanan "ars longa, vita brevis / sanat uzun, hayat kısa" yaklaşımının tersine politik olarak son derece aktifti.
Afrika apartheid rejimine karşı yoğun mesai harcamıştı. Altmış iki yaşında ambargoyu protesto için Gazze Şeridi’ne gitmiş ve sınırdışı edilmişti. Çeşitli Afrika ülkelerindeki çocuk koruma organizasyonlarına yaptığı bağışların meblağı piyango biletlerinde dağıtılan ikramiyeler kadardır. Birtakım şeyler onun için bazaen yazıdan önce gelirdi; mesela senaryosunu yazdığı televizyon dizisinde Linda Wallander'ı oynayan aktris intihar edince, sadece birini yazdığı Linda Wallander polisiye serisini yazmayı bıraktı.
Sanırım konu yine Wallander’e geldi. O halde oradan devam edelim.
Wallander’in maceraları genelde İsveç'te geçer: Deniz canavarı Krakenlerin, Volvo’nun, Roxette’in, Absolud’un, Scania tırların, Spotify’in, Odin ve Thor’un, Atlas Copco matkaplarının, Zlatan İbrahimoviç’in, Ericsson’un, Ace of Base’in, evrensel ısı ölçüm sistemini geliştiren Celcius’un, Nills ile Uçan Kaz’ın ve üçüncü dünyadaki okur-yazarların ya aşırı bir hayranlıkla maskelenmiş aşırı bir öfke ile ya da aşırı bir nefret görünümündeki bir aşırı kıskançlık ile, sürekli olarak bir tür uluslararası kumpastan söz eder gibi bahsettikleri Nobel ödülünün memleketinde.
Oradaki en tuhaf şey Swedenborg’un mistik denemeleri, en karanlık şey Strindberg’in oyunları olabilir ancak, en korkunç şey ise olsa olsa dehşet kafiyeleriyle Abba grubudur. Üstelik Ystad’da yaşıyor. Ystad; hektarlarca sessiz kır ve çıplak gri ağaçla çevrili, ortaçağdan kalma binaların arasındaki bisiklet yollu ıssız caddelerinde kemikleri takırdatan soğuk eksik olmayan, 18 bin kişilik bir şehir. Böyle bir yerde ne tür polisiye maceralar olabilir ki? Zaten bu hikâyeler de durmadan silahların patladığı, akıl almaz manyakların cirit attığı hikayelerden değildi. Dağınık, sürekli doktor kontrolünde, yarı-alkolik, kızı, eski karısı, ihtiyar babası, meslektaşları, kısaca hemen herkesle iletişim sorunu yaşayan, diyabetli ve ilerleyen yıllarda yakın gözlüklü Wallander böyle şeyler için fazla sarsak ve duyarlıydı. (Bir defasında birini öldürdüğü beylik tabancasını taşırken tereddüt ederdi.) Her ne kadar Mankell o payeyi Wahlöö-Sjöwall çiftinin meşhur Martin Beck karakterine verse de Wallander bu anti-kahraman özellikleriyle zaman içinde doğuştan hayatı kayık detektif tipinin neredeyse stereotipi haline gelecekti.
Wallander’in uğraştığı vakalar cinayet polisliği prosedürü içinde her yerde karşılaşılabilecek “olası” hadiselerdir. Yalnız cevaplamak zorunda olduğu “suçlu kim” sorusu karşısında genelde suçun sosyal kökleriyle (göç, yabancı düşmanlığı, dini fanatizm vb) ilgili evhamlı düşünceler yüzünden elini çenesine götürüp kalakalır ve bu nedenle sonunda bir suçlu bulsa bile iyiden iyiye dengesi bozulur Wallander’in. Berbat hava şartlarının uzun tasvirleri de bu atmosferi iyice perçinler gibidir. (İlginç bir şekilde Wallander kitaplarının girişlerinde bu uzun hava durumu tasvirlerinin hatırı sayılır bir yeri vardır. Önemsiz bir 19. yüzyıl romancısı Bilwer-Lytton’un dünya edebiyatına hediye ettiği, “Karanlık ve fırtınalı bir geceydi” cümlesiyle başlayan bir kitap, dünya üzerinde hangi editörün önüne gelse büyük ihtimalle ilk işi kitabı derhal çöpe fırlatmak olacaktır. Mankell’in bu uzun kötü hava durumu tasvirli girişleri belki biraz da bir yayıncılık şakasıydı.)
Polisiye hikâyeler tarihine baktığımızda, türün mucidi Poe’nun Dupin’inde ve onun sadık takipçisi sahte yazar Bustos Domecq’in Isidro Parodi’sinde güçlü mantıksal çıkarsamalar ile işleyen bir suç tespiti görürüz. Sherlock Holmes’te, zekice çıkarsamalar gösteri boyutuna çıkmıştı; suçluyu bulmak artık bir çeşit zeka gösterisiydi. Onun tam karşısındaki Chesterton’un Peder Brown’ın yaklaşımı kısmen dinbilimseldi; suç günahla ilişkiliydi ve detektifimiz bir din adamı olduğuna göre işin içine zeka kadar sezgiler de katılmalıydı. Onlar gibi, Agatha Christie’nin Poirot’su da potansiyel suçluları bir salona doldurup bir yüzleşme imkanı oluşturabileceğini sanırken suçun toplumsal suretine, oradaki karmaşıklığına ilişkin bir şeyler söyleyemedi pek. Bazen polisiye kurgunun çekiciliğine kapılan Vargas Llosa, Pynchon, Auster, Eco, Pamuk gibi yazarlar polisiyenin olmazsa olmazı “suçlu kim” sorusuna kurguladıkları toplumsal ya da tarihsel panoramik manzaranın içinde bir yerlerde yanıtlar aradılar. Ama muhtemelen hiçbiri, bir bankta kasvetli İskandinav gökyüzüne bakıp insülin iğnesini kendine saplarken dünyanın ne kadar berbat olduğunu içinden geçiren kötümser Wallander kadar yürek burkucu değildi.