Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Ekim 2021

Öykü

Babaannem ve Bir Gün

Mehmet Akburak

Paylaş

2

0


Çalıların arasından sesler geliyor.

Uzun zaman sonra tekrar cumaovasına geldik. Dedemin yıllarca hayal edip kurduğu çiftliğindeyiz. İlgi ve sevgi dolu karşılanmamız geride kalmış bir köşede dedem ve babaannemin yardım kabul etmeden bizim için hazırladıkları ziyafeti bekliyoruz. Beklerken birbirimize durmadan bir şeyler anlatıyoruz. Belki konuştuklarımızı tekrar anlatmaya kalksak aynı şeylerin bir tanesinini anımsayamayız. Her anlatı bir diğerini doğuruyordu. Bornova sokağındaki yıkık evler yıkık kadınlardan tutun da Basmane’nin siyahi seyyar saatçilerine kadar görüp duyduğumuz her şeyi anlatıp duruyoruz. Laf lafı açıyor işte. Sohbetin bir yerinde Kuzenim erdem, Pele hasan diye birinden söz ediyor örneğin. Eski futbolcuymuş. Şimdi Kemalpaşa da bir sahaf sahibiymiş. Çocukluğunda buraya koşmaya gelirmiş. Şimdi de dükkânının üst katındaki evine zor çıktığını anlatıyor. Peki sonra, diyorum. Sonrası yok bu kadar, diyor. Derken benim de yakın zamanda öğrendiğim bir şeyden söz ediyorum. İsmail kurt diye birini duydun mu, diye sordum ilk önce. Hayır duymadım, diyor. Haklısın nereden duyacaksın. Ben de eski bir dergiden okumuştum zaten. O da kim, soruyor hemen önünde durduğu palamut ağacına bakıyorken. Yeni öğrendim ben de. Hem futbolcu hem şairmiş. Çok eskilerden tabii. Ne kadar hoş değil mi. Evet öyle, diyor ilgisizce. Bakışları hâlâ palamutlarda. Derken biraz suskun kalıyoruz. Sonra. Her sözcük yeni konu, her konu yeni bir karakter katıyor anlattığımız hikâyelere. Aynı zamanda; dilimiz başka, gözümüz başka bir zamana yöneliyormuş gibi, dilimiz makinelerden, uzay boşluklarından, sistemlerden söz ederken gözümüz ahşap bir kolona asılı bakraçlardan, bakır ibriklerden, yağı kurumuş kandillerden başka bir şeye dikkat etmiyor.  

Öğlen vakti geldik dedemin çiftliğine. İkindi vakti çoktan geride kalmıştı. Bu derin sohbet bizi acıktırmış olmalı ki artık hem anlatıp hem de bir yandan babaannem ve dedemin yemek hazır diye bize seslenmelerini bekliyoruz. Erdem bir süre Annesinden söz ediyor. Aynı şeyleri dinlemekten sıkılsamda nezaketen dinliyorum işte. Derken bütün bunlar zihnimizden gelip geçerken geldiğimizden bu yana sessiz sedasız dolanan tavuk, hindi ve tavşanların ürkek telaşlı seslerini duymaya başladık. Önce her zamanki halleridir diye düşünse de sonradan sağa sola koşuşturmaya başlamaları oldukça dikkatimizi çekti. Hatta sesler dedemin de kulağına gitmiş olacak ki mutfağın penceresinden, sessiz olun yoksa sizi de akşam yemeğine dâhil ederim ona göre diye şaka yoluyla bu gürültüleri kontrol etmeye çalıştı. Biz bu sırada ne olmuş olabilir diye çardaktan kalkıp etrafa bakmaya başladık. Bu sırada sinsi bir ses tekrar yönümüzü çardağa çevirdi. Birden ürkek bir sesle Şu arkandaki çalıların arasında sesler geliyor duyuyor musun diye sordu kuzenim. Tam evet diyecekken tekrar ilk önce kuzenim fark edip telaşlı bir sesle, Cahit şuna bak, dedi daha ürkek bir sesle. Sesine döner dönmez benim az önce oturduğum yerde kahverengi, boyu bir metreden fazla bir yılan kıvrılmıştı. Cahit bu nedir böyle. Dur sakin ol telaş etme dedim aslında içimdeki saklı telaşla. Çalıların arasında kahve rengi derisi biraz yıpranmış kocaman bir yılan kıvrılmış uzanıyordu. Hayatımızda ilk defa bir yılanla karşılaşmamız değilsede epey korkmuştuk. Bir an uslu bir kedi gibi kıvrılıp duran yılanı seyrettik. Ne yapacağımı bilemiyorduk. Yine de sanki çözümü yılandan bekliyor gibi sessizce ve mesafeli bir yerde öylece durduk bir süre.

Derken öncelikle dedeme haber vermeden ondan kurtulmayı istesek de bunu nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Şaşkınlığımız korkumuzu dengeliyor mudur nedir, ilk başlarda biraz rahat davrandığımızı söyleyebilirim. Bu sırada elimize etraftan bulduğumuz birer küçük taş alsak da öyle taşla sopayla ürküp kaçacak kadar küçük bir şey değildi aslında. Doğrusu ikimizin de dikkatini çeken yılanın bize zarar verecek gibi bir hali olmamasıydı. Öyle ki artık durduğu yerde iyice kıvrılmış ve başını gövdesinin içine gömmüştü. İkimiz de ne yapacağımızı tam bilemediğimiz için birbirimizin herhangi bir önerisine açık bir şekilde öylece bekledik. Bizimkilerin de içeride işleri azalmış olacak önceki gibi gürültü çıkarmıyorlardı. Çiftliğin bahçesi hayvanların sağa sola saklanışıyla yine iyice sessizleşmişti.  Epey tedirgindik. Korkumuz bilinçaltımızda saklanacak bir yer arıyordu sanki. Yılan da hareketsizce durmaya devam ediyordu. Kuzenim, Cahit ne yapıcağız, diye sorup duruyor ikide bir. Düşünüyorum diyorum sadece düşünüyorum. Bir ara üzerine eski bir halıyı atıp ezmeyi düşünsek de yılanın büyüklüğü ve çok hızlı ve kıvrak olma ihtimali fikrimizi değiştirmişti. Aslında kuzenim erdem en iyisi dedemin tüfeğiyle vurup öldürmek dese de ne ikimizde o yılana vuracak kadar keskin bir nişancılık ne de dedemden habersiz bunu yapma imkânı vardı.

Nereye kayboldun be kadın, uçup gittin mi bu yaşta, hadi çocuklar yemek bekliyorlar, Allah cezanı versin senin.

Bir süre daha ne yapacağımızı düşünürken dedemin sesini duymaya başladık. Ama umduğumuz gibi yemeğe çağırmıyor, babaanneme seslenip kızıyordu yine. Babaannem habersiz bir yerlere gitti herhalde. Sesinden epey öfkelendiği anlaşılıyordu. Öncelikle dedemin bu seslenişlerini yılanın üzerimizdeki korkusunu biraz dağıtsa da dedemin sesiyle birlikte yılanın da çardağın içinde hareketlenip başını sağa sola çevirmesi bizi biraz telaşlandırmaya başlamıştı. Yılanın ani bir hareketle bize saldırmasından çekiniyorduk. Kuzenimin benden daha çok korktuğu gözlerinden anlaşılıyordu. Kuzenimin gözlerindeki telaşı görünce aynı sözü ikimize de söylercesine, Korkma, dedem buralarda yılan görmeye alışıktır şimdi hakkından gelir, dedim aynı tedirginlik içinde. Zaten o da bence de dedemi çağıralım gelip tüfeğiyle vurur diye ısrar edince ben de pek düşünmeden olur dedim. Aynı anda da göz ucuyla dikkat ettiğimiz yılan iki de bir dilini çıkarıp kendi etrafında dolanmaya devam ediyordu. Bu sırada ben tam dedemi çağırmaya gidiyordum ki dedem babaanneme seslenmeye devam ederek evin içinden çıkıyordu. Öldün mü be kadın nereye kayboldun! İnşallah bir yerlerde ölüp kalmışsındır da kurtulurum senden. Dedemin her seslenişi yılanın kendi etrafında bir kez daha dönmesine sebeb oluyordu. Bu arada dedem gelmiş biz daha bir şey demeden hem çardağın üzerinde kıvrılıp duran yılanı hem de üzerimizdeki ürkekliği fark etmişti. Dedem yılanı görür görmez yaklaşmayın deyip tüfeğini almaya koştu. Yılan bu sırada durduğu yeri değiştirmiş, çardağın bir başka köşesine kıvrılmıştı. Dedemin gelişi biraz rahatlatmıştı tabii ama dedemin öfkesi yılandan çok babaanneme olduğu belliydi. Tüfeğini ararken bile babaanneme seslenmeye devam ediyordu. Yılansa gövdesinden çok üzerinden yükselen pis kokuyla kendisini hissettirmeye devam ediyordu.

Kim bilir şimdi nerede bu kadın hem de bu kadar işin gücün içinde.

Biraz sonra elinde tüfeğiyle dedem yine söylenerek geliyor yine. Tabii bizden daha soğukkanlı olduğunu fark etsek de hâlâ ortalarda görünmeyen babaanneme olan öfkesini de fark ediyoruz. Dedem tüfeğini almaya gittiği sırada yılan yine başını kıvrılmış gövdesinin içine sokup hareketsizce durmaya devam etti. Bizler de biraz daha sakin olsak da yine de tedirginiz elbette. Dedem elinde tüfeğiyle uygun bir yerden yılana nişan almaya çalışırken biz de elimizde birer büyük taşla duruyoruz. Dedemin atışı isabetsiz olursa taşla ezmeye çalışırız diye yedek bir plan gibi dedemin arkasında bekliyoruz. Yılanın hareketsizce duruşu dedemin nişan alma çabası içinde dedem ve babaannemin bir süredir hazırladıkları yemeklerinin kokusunu duymaya başlıyoruz. Mutfaktan gelen kızarmış ördek etinin kokusu korkumuzun içinde süzülüp duruyor bir süre.

Nereye gittin allahın cezası. Görüyorsunuz değil mi? Böyle bir günde. Gittiğin yerde ölüp kalırsın inşallah.

Bizler elimizde taşlarla, dedem bütün gücüyle tuttuğu tüfeğiyle sessizce dururken, bu sessizlik dedemin nişan pozisyonundayken bile babaanneme seslenişiyle bölünüyor birden. Bu sesleniş öyle güçlü bir sesle oluyor ki, bir an yılanın ani bir hareketle dedemi soktuğunu bile düşündük. Yılan birden dedemin her seslenişi sırasında sanki kendi ismiyle çağrılıyormuş gibi yerinden kalkıp kendi etrafında dönmeye başladı. İkimiz de biraz daha sakinleşmiştik. Yine de sabrımız azalıyordu. Biraz yanına yaklaşarak. Dede neyi bekliyorsun öldürsene hadi, diyoruz. Karışmayın siz, geçin öteye. Hem ıskalarsam birden saldırıp sokar Allah korusun. Yapabileceğimiz son Hamleyi yapmış gibi kenara çekildik. Bu ziyaretten çoktan pişman olmuştuk. Vakit epey geç olmuştu. Karanlığın çökmesine az kalmıştı. Yemeklerin kokusu iyice bahçeye yayılmıştı. Bizler hâlâ elimizde taşlarla dedemin bir fişek sesiyle bu beklenmedik sürprize son vermesini bekliyorduk. Nedendir bilmiyorum her şeyde acele davranan dedem bu sefer temkinli ve ağır hareket ediyordu. Sanki tüfeğin dürbününden yılan da bizim göremediğimiz bir şey görüyormuş gibi yılanın kıvrılmış gövdesine dikkatlice bakıyordu. Olanlardan sıkıldık. Dedem yılana dikkatle bakarken bu beklenmedik korku da gereksiz yere uzuyordu.

Dedem sanki bizi burada unutmuş, bir gözü yılanda babaanneme söylenmeye devam ediyordu. Tuhaf bir şekilde ilerleyen bunca zaman bir yılanı öldüremedik. Neredeyse bir saattir dedemin bize artık anlamsız gelen bekleyişini gözlüyorduk. Madem öldürmeyecek, neden yılanı bırakıp gitmiyoruz ki? Her işte tez canlı olan bu adamın bu ağır davranışları bizi biraz sıkmaya başlamıştı. Babaannemin kayboluşu bir yana biz de hem iyice üşümüş hem de acıkmış halsiz kalmıştık. Oysa dedem yılana öyle sessizce odaklanmıştı ki sanki yılanın renginden doğasını, doğasından yaşadıklarını anlamaya çalışır gibi onun en ufak bir kıpırtısını takip ediyordu. Biraz sonra biz artık dayanamayıp dedemin sırf dikkatini çekmek için dede hâlâ babaannem ortalarda görünmüyor başına bir kötü bir şey gelmiş olmasın Allah korusun dedim. İlk önce bu seslenişimize duyarsız kalsa da bir süre sonra, Tamam siz gidin babaannenizi arayın ben yılanın icabına bakarım, diye söylendi bu sefer. Öfkesi burnundaydı zaten. Aslında dedemi yılanla baş başa bırakmak istemesek de babaannemi aramamız gerekiyordu. Zaten hava kararmak üzereydi.

Babaanne neredesin? Bizi duyuyor musun?

Hemen elimizdeki taşları bırakmadan çiftliğin kenarında babaannemi aramaya başladık. Kuzenim de yaşlı başlı insansın bu saatte nereye gittin yahu diye söylenip duruyordu iki de bir. Boş ver diyorum ben de, sağ salim bulalım da gerisi mühim değil. Gerçeği babaannemi arayacağımız yerler sınırlıydı. Çevrede pek saklanacağı gideceği yakın bir yer yoktu. Ya ormanlık alana dolaşmaya çıkmış ya da yol kenarında kasabaya giden bir araca binip gitmiş olabilirdi. Karanlık çökmüştü artık. Yakınlarında olduğumuz için yılanı vurursa tüfeğin sesini duyar, o bahaneyle geri döneriz diye düşünüyorduk. Babaannemi bulabileceğimiz her yere bakmaya çalıştık. Yıkık dökük bir iki harabe ve asırlık zeytin ağaçlarının olduğu zeytinlik dahil dip bucak her yer işte.  Bir yandan belki yine bu ormanlık yerde başka bir yılanla karşılaşırız diye tedirgindik. Bir an düşünüp ormanın içinde küçük bir sınır belirledikten sonra oraya da bakıp dönmeye karar verdik. Arayışımız sırasında bir iki tavşan ve uzaktan gördüğümüz bir iki zayıf eti kurumuş attan başka bir şeye rastlamadık. Doğrusu istesek de artık bu karanlıkta onu bulamazdık. Ne olur ne olmaz diye elimizde birer taşı sımsıkı tutuyorduk. Bir süre sonra dedemin yanına geri dönmeye başladık. En azından dedem şimdiye kadar yılanı öldürmüştür diye düşünüyorduk. Bu dönüş yolunda ikimiz de en çok hissettiğimiz şey bu kayboluştan aslında yeteri kadar kaygı duymadığımızdı. Bir süre sonra elimizde taşlar ve olanca umursamazlığımızla çiftlikteydik yine. Ne dedem ne de yılan bıraktığımız yerde değildiler. Bir senin kaybolman eksikti diye söylendi erdem. Hatta sadece onlar değil her biri köşeye dağılan diğer hayvanlar da ortalıkta görünmüyordu. Bir süre bahçenin içinde yılanın ölüsünü bulmak niyetiyle aramaya başladık. Çevrede ne yılana ne dedeme dair bir kıpırtı vardı. Ben acaba evin içinde midir diye koşup odalara ve mutfağa baksam da soğumuş yemeklerden, kaynaya kaynaya içinde su kalmamış boş demlikten başka bir şey görünmüyordu.

İkimiz de biraz telaşlanmaya başladık. Kuzenim ikide bir ben bir daha buraya asla gelmem deyip durdu. İçimizdeki korkunun rengi değişse de elimizde tuttuğumuz taşları sımsıkı tutmaya devam ediyorduk. Bir süre belki dedem yılanı öldürüp bir yerlere gömmeye gitmiş ya da babaannemden haber geldiği için arkasından gitmiştir gibi bir ihtimalle kendimizi rahatlatmaya çalıştık. Yaklaşık yarım saat hiçbir şey yapmadan bekledik. Dedemin bir şekilde bir yerlerden gelmesini bekliyorduk artık.

Bir süre sonra elinde tüfeğiyle dedem girdi içeri. Yorgun ve bezgin bir haldeydi. Belli ki ne babaannemi bulmuş ne de yılanı öldürebilmişti. Ona bir şey sormaya çekindik. O da bizim hâlâ elimizde tuttuğumuz taşlar gibi sımsıkı tutuyordu tüfeğini. Biraz ayakta salon ve kapısı açık mutfağı gözledikten sonra bir köşeye oturdu. Birkaç dakika sonra ben dayanamayıp, Dede neler oldu anlatmayacak mısın? diye sordum. Bir an dedemle göz göze geldik. Zoraki bir halde "anlatacak bir şey yok, yılanı öldüremedik işte, kaçtı" dedi sadece. Dedem bunu söylerken nedenini bilmiyorum ama içimden yalan söylüyormuş gibi bir hisse kapıldım. Yine de bişi demek istemedim. Bir an için susmaya devam ettik. Epey acıkmıştık. Gözümüz ikide bir tencere ve tavalara takılıyor ve birinin hareketiyle yemeye başlamayı umuyorduk. Bir iki dakika sonra sırf sormak için peki siz babaannenizi bulamadınız mı, diye sordu. Ben bir şey demeden kuzenim, Her yere baktık dede, dedi. Zaten biliyorsun bu civarda gidebileceği yerler sınırlı. Yine de köşe bucak bakıp bir iz bulamadık dedi. Hiçbir tepki vermeyince, İstersen jandarmaya haber verelim, dedim. Tamam, gerek yok, dedi dedem kısık bir sesle, köyden bir ahbabına gitmiştir belki, çıkar gelir nasıl olsa dedi. Hepimiz için beklenmedik bir gün olmuştu. Bundan nasıl davranacağımızı gerçekten bilmiyorduk. Korkudan aldığımız taşlar bile hala elimizde duruyordu.

Ellerinizdeki taşları bırakıp sofraya gelin hadi.

Biraz sonra hiçbir şey olmamış gibi dedem yemekleri ısıtmaya başlayıp bizi sofraya çağırdı. Ne babaannem ne de yılan hakkında tek kelime etmedik. Kap kacak gürültüsü, kızarmış ördek etinin kokusu kaldığı yerden etrafa yayılmaya devam ediyordu. Kısa bir hazırlıktan sonra yemeğe başladık. Biraz sonra öğlen başladığımız sohbette kaldığı yerden devam etti. Kuzenim,  Cahit eve dönünce seni Pele hasanın yanına götüreyim gelir misin, diye sordu. Olur gidelim dedim aslında ilgisizlik içinde. Bu defa dedem de bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Dedem bir şeyler anlattıkça babaannemin yokluğu bizim umursamazlığımızla yarışıyordu sanki. Dedem yeni bir şeyler anlattıkça aslında benim aklımda yılanı neden vuramadığı sorusu dolanıyordu.  Dedemin bildiği ve sustuğu bir şey vardı bence. Çok iyi bir nişancı olduğundan eminim çünkü. Hatta bir ara sormaya çalışsam da anlamış olacak ki başka uzun bir konu açtı hemen. Yine de belki babaannemle ilgili bir şey söyler diye, Yarın ne yapmayı düşünüyorsun, diye sordum. Hiç işte ne yapalım her zamanki işler işte, dedi aynı ilgisizlikle. Derken içerinin ne kadar soğuduğunu fark ettim. Bu sırada sobaya odun atmak için ayağa kalktım hemen. Bir süre sobayı odunla doldursam da bir şey değişmemişti. Belki odaların penceresi açıktır diye kontrol etmek isterken ani bir çığlık atmamla yayılan sesime koştular. Cahit ne oldu iyi misin seslendiler. Öğle vaktinin telaşı geri dönmüştü içimize. Hiç beklemediğim anda hiç beklemediğim bir şey görmüştüm. Görür görmez sadece korkmamış aynı derecede şaşırmıştım. Bütün gün elimizde taşlarla beklediğimiz yılan, dedem ve babaannemin her zaman oturdukları divana kıvrılmıştı. Görür görmez bağırmama rağmen kıvrıldığı yerden kıpırdamamış, başını gövdesinin içinde tutmaya devam etmişti. Üçümüz de bu defa o koca gövdesine daha yakın duruyorduk. Yılanı biraz şaşkınlıkla seyrettikten sonra dedemin tüfeğini almasını bekledim. Dedem bir iki dakika yorgun ve umarsızca baktıktan sonra hiçbir şey demeden yemek masasına geri döndü. Artık onu bu haline şaşırmıyorduk. Dedemin yılanı her gördüğünde ilgisizce ve tuhaf bir şekilde sadece onu seyretmesi, bizim boyumuzca olan bir yılan karşısında ne yapacağımızı bilemememiz yılanın zararsız ve ilgisiz bir biçimde yakınlarımızda dolanması, korku ve telaştan öte garip bir durumda bırakmıştı bizi. Bir yılanı öldürmek neden bu kadar zordu ki. Niye öldürmüyordu ki? Kedi yavrusu değil ya bu. Yani karşılaştığımız şey bir insan olsa dedemle aralarında önceden bir şey yaşandığını düşünürdüm mutlaka. Biraz sonra, Dede ne yapacağız bu yılan böyle burada mı kalacak, diye sordum. Sanki bu soruma kızmış gibi ilgisiz ve yanıtsız bıraktı. Belki yılanın bize bir zararı yoktu biz de yarın eve dönecektik dedem ama böyle bir yılanla aynı evde yaşayamaz herhalde. Ben bütün bunları düşünürken dedem yılanla tek bir şey demeden masaya geri döndü. Dedemin yüzündeki düşünceli ifade bizi yılandan daha çok ürkütmeye başlamıştı. Gerçekten bu durum öyle bir şekilde ilerliyordu ki ne yapacağımızı bilmiyorduk. Bir süre yılanın kıvrılmış gövdesinin çevresinde sessizce bekledik. Dedemin salonda yemeğine devam ettiği ağzından çıkan seslerden anlaşılıyordu. Biraz sonra kuzenim de aynı umursamazlıkla yemek masasına geri döndü. Yılanla baş başa kalmıştım. Belki biraz alışmıştım ama sabaha kadar başında bir bekçi gibi duramazdım. Sırf bir şeyler yapabilmek için yılanın girdiğini düşündüğüm pencereyi belki oradan geri döner diye sonuna kadar açtım. Bu arada yılanın kahverengi gövdesinden yayılan koku iyice hissedilmeye başlamıştı. Yılanın zararsız görünmesi bizim ona zarar vermemizi engellese de onun varlığı dahi içimizdeki korkuyu sabit tutmaya yetiyordu. Yine de biraz sonra ben de kapıyı üzerine kilitleyip dedem ve kuzenimin yanına döndüm. Yılan odada yalnız kalmıştı. Sessizlik yılana yılan sessizliğe eklenip duruyordu sadece.

Yiyin hadi yiyin.

Bundan sonra ne olacağını ne yapacağımızı ben de bilmiyordum. Dedem önümüzdeki yazın programından söz etmeye başlamıştı bile. Hava iyice soğusa da artık kapı ve pencerelerin açık kalmasını da umursamıyorduk. Bahçedeki sessizlikten tavuk, hindi ve tavşanların hala korkudan saklandıkları anlaşılıyordu. Dedem için konu çoktan kapanmış görünüyordu. Bütün gün korkusundan başka varlığın hissetmediğim kuzenim de sırf bir şeyler söylemiş olmak için mi nedir, hafif sırıtarak, Ne gündü be, bir kişi bile inanmaz bu yaşadıklarımıza, deyip kaşığı pilava daldırmaya devam etti. Bugüne kadar bizi her zaman bir şekilde huzursuz bırakıp uzağımızda duran babaannemin bugün birdenbire kaybolması ve bizi umursamadan evin bir köşesinde kıvrılıp duran yılanın gelişi arasında sıkışıp kalmıştı aklım. Gerçeği her ne kadar bugüne değin çoğu zaman varlığıyla huzursuz eden babaannem en azından benim için yokluğuyla da rahatsız etmeye başlamıştı.  Bu sırada dayanamayıp tekrar soruyorum. Dede babaanneme kötü bir şey olmamıştır değil mi? Aynı umursamaz ses tonuyla yanıtlıyor yine. Merak etme olmaz ona bir şey. Nasıl olmuş ördeği beğendiniz mi? Ellerine sağlık dede. Ben her şey bir yana dedemin yılanı çok kolay bir şekilde öldürebilecekken neden öldürmediğini merak edip düşünüyordum hâlâ. Yine de yüzümüzdeki jest ve mimiklerden, yemekleri iştahla yememiz, hatta belki yılanın yanı başımızda zararsız bir şekilde kıvrılışından babaannemin yokluğuna iyice ısındığımız belliydi. Dedemin de hiçbir şey olmamış gibi ikide bir yiyin hadi sözü tekrarlanıp durdu. Yiyin hadi yiyin. Kahverengi, kendi etrafında dönüp duran bize hep sanki bilinçli bir mesafeyle duran yılansa sanki her zaman ona ait  köşeye çekilmiş gibi kendi içine gömülü bir durumda öylece yapayalnız duruyordu.

Babaannem yıllardır kayıp ve yılan yıllardır çiftliğin içinde dolanıp duruyor.  

Başlıktaki resim: Andrew Wyeth

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Özel Bir Yazar: Virginia Woolf | İlknu..İlknur Özdemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

M. L. C. –. S. Blum

11 Ocak 2026

Odysseus’un Yıkıcılığı

Christopher Nolan’ın yeni Odyssey uyarlaması köklü bir ahlaki soruyu yeniden gündeme getirdi.  Hayal edin, günün birinde uyandınız ve evinizin yabancılarla dolu olduğunu gördünüz. Yemeklerinizi yiyor, beslediğiniz hayvanları öldürüyor sonra da sizi kör bırakıp bütün dünyaya siz..

Devamı..

Uçuş Planlamasında Fiyat ve Konfor Den..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024