Televizyondan yükselen ses sinirime dokunuyor. Giymiş beyaz önlüğü, takmış maskesini, elinde ameliyat eldiveni, anlatıyor da anlatıyor… “En çok sarılıp öpüşme ile bulaşıyor. Sarılmayın, öpüşmeyin.” Birazdan çıkacak cam ekranın içinden, elinde neşter, deşecek böğrümü, lime lime edecek etlerimi. Öyle acıtıyor canımı o sözleri. Dinleyemiyorum daha fazla. Güneş mavi gökyüzünde sere serpe göz kırpıyor camdan içeri. Dayanamıyorum, içeri dolsun istiyorum, açıyorum penceremi. Mis gibi temiz hava yalıyor yüzümü, derin derin çekiyorum içime taze gün ışığını. Mutfağa geçip kahvaltı hazırlamaya başlıyorum. İştahım açılıyor. Şöyle mükellef bir kahvaltı geliyor içimden. Ne varsa dizeceğim. Balkonu olsaydı da şuncacık mutfağın, oraya kursaydım. Neyse cam kenarı da yetiyor. Tek kişilik küçük masamı yaklaştırıyorum iyice pencere kenarına, dayıyorum dibine. Sokağı görsün şöyle. Sonra dolduruyorum masayı. Dolaptan dereotu, kuzukulağı çıkarıyorum, yıkıyorum biz güzel, mis gibi kokuyor burnuma. Bir de limon sıkınca üstüne. Üff. Ağzım sulanıyor. Yumurta atıyorum eski cezveye. Haşlamalık. Yumurta önemli. Ne diyor televizyonda doktorlar, yemeğinize de dikkat edecek, bağışıklığınızı düşürmeyeceksiniz. Yoksa alimallah gelir yapışır yakanıza illet virüs. Çıkarıyorum dolaptan yeşil zeytini, biberli. Mükellef dedik ya, her şey mübah şimdi. Sıra geldi domatese. Off o domates. Kırmızı kırmızı, bahar kokuyor, yaz kokuyor sanki. Kokusunu derin derin çekiyorum içime. Daha dün, çıkmak yasak değilken, pazara gitmiştim. Doldurmuştum ne varsa. En çok da domatesi alırken iyi sevinmiştim. Nasıl da bağırıyordu satıcı. “Gel abla gel, domatesin hası burda, kokulusu burda geeel!” Hamile olsun karısı domatesçinin, arasa bunu iş ortası, duysa bağırdığını. Ay canımı çektirdin ne olur getir dese, koşsa domatesçi yetiştirse en kırmızısından, ısıra ısıra, sulu sulu yese karısı. Hele bir de tuz dökse. Çocukluğumuzdaki gibi. Yanakları al al olur valla bebesinin, domates yanaklım diye sevse…Salatalığı da hemen yanındaki tezgâhtan aldım, Çengelköy dedi satıcı. Seç abla dedi. On liralık yapayım mı dedi. Dönüp giderken çarpıştık yaşlı bir teyze ile, aman kızım dedi, aman, yok bir şey teyzem dedim, pamuk elleriyle tuttu ellerimi, aldı avuçlarının arasına, yok dedim teyzem, yok dedim, iyiyim ben, sana bir şey olmasın… Dip dibe yürüdük insanlarla, sürüne sürüne, çarpışa çarpışa. Daha dün. Bir kedi sevdik öyle pazarca. Beyazdı, usluca. Yattı yerlere biz sevince, gerindikçe gerindi. Sevildiğini görünce mırladı şirince. Gören herkes değdi geçti kafasına. Avuçladı çocuğun biri kafasını. Hepimiz aynı kafaya değdik defalarca. İçim sıkıldı hatırlayınca. Daha dün, daha dündü hepimiz yan yanaydık, hayat vardı, insanlar vardı. Şimdi nasıl yasak. Dışarıya çıkmak yasak, sarılmak, öpüşmek yasak, dokunmak yasak… Nasıl saklanırız evlere…
Biraz zeytinyağı, biraz kekik döktüm domatese. Koydum o tabağı da masaya. Güneş vurmuş, tereyağını eritmişi, parlıyordu yağ. Kuşlar geldi cam pervazına. Hah dedim gelin yavrucaklar, gelin tatlı kuşlar... Yalnız kaldım, gelin beraber yemek yiyelim. Çaydanlık tıkırdamaya başladı o anda. Buharlar çıkara çıkara, kaynadığının haberini verdi, kıstım hemen altını, alsın demini. Sıcak simit de olsaydı şimdi. Yerdik kuşlarla. Bir koşu alıp gelsem. O da mı yasak şimdi? Tamam biz gitmeyelim, simitçi gezsin sokak sokak. O da mı yasak. Bağırsa alabildiğine, haykırsa simiiiiit diye. Alsa şu yalnızlığımı, alsa kimsesizliğimi bir çırpıda. Çıt çıkmıyor canı çıkasıca şu sokakta. Fare gibi, kapana kısılmış gibi herkes evinde. Çıkamıyor dışarılara. Camdan bile bakmıyor. Sanırsın savaş çıkmış, işgal altında…Hem zaten komşuluk da ölmüş, ölsen ruhu duymuyor kimsenin. Bari radyo açayım dedim, yeter bu sessizlik. Güzel bir de türkü çalsalar ne ala. Ne yakışır şu bahar sabahına. Açar açmaz başladı canına yandığımın haberleri, bari burada rahat bıraksa.
“Bugünkü vaka sayısında artış hızla devam ediyor sayın seyirciler. Tedbirler sıklaştırıldı. Virüsten ölen vatandaş sayısı 100.”
Ne kolaydı saymak, sayı ile anlatmak. Oysa ben sayarken, kolay gelmiyordu hiçbir şey. Ya da saymak kolayda ya çekmesi… Acıları saydım, ilaçları saydım, doktorları saydım, iğneleri saydım…En çok hastane odasında, kanserden yatarken, bahara kavuşmaya gün saydım ben. Sayması kolaydı, çekmesi dert. Bahar diyordum, beni bahara yetiştir doktor diyordum. Bir görsem baharı, açan çiçeği, tepede güneşi, mis gibi çimleri duysam ciğerimde. Artık ölmem diyordum. Ahdetmiştim, sokaktan içeri girmeyecek, baharı iliklerime kadar yaşayacaktım. Nerden çıktı şimdi bu virüs. Çaldı baharımı benden. Ağaçlar yeşillendi, çiğ tanesi taktı yakasına yapraklar, renk renk başlattı cümbüşü çiçekler. Şimdi bir pencere pervazından izliyorum baharı. Geldi geldi ama dokundurmuyor ki kendine. Yasak her şey yasak! Bir tek açıp o pencere camını, bağırmak serbest hem de avaz avaz…






