Cep telefonu saatlerdir yanıt vermiyordu ama ben önemli bir sorun olmadığını biliyordum. Bütün gün o telefonla aptal, geveze arkadaşlarını arayıp durduğunu, Facebook’a, Instagram’a abuk sabuk resimler koyduğunu, iki dakikada bir bunların beğeni sayılarına bakıp yapılan yorumlara cevap yetiştirdiğini, sonra da pil tükenince şarj edecek yer bulamadığını biliyordum. Gerçekten de öyleymiş. Ama geç kalış nedenini doğru tahmin edememişim. Bir grup arkadaşıyla –galiba hepsi aynı üniversitenin çalışanları– İstanbul Modern’in tuzlu su sergisine gideceklerdi, dönüşte de ya oradaki kafeteryaya ya da nargilecilerden birine takıldılar diye düşünmüştüm. “Kimlerle,” diye sorsam ya “Tanımazsın,” diyecekti ya da “Sana ne, umurunda sanki.” “Ama bir aydır soğuk algınlığın doğru dürüst geçmedi,” diye cevap verecektim ben de, “bunu bile bile geç saatlere kadar dışarıda kalıyorsun, sonra bazı günler yataktan çıkamayacak hale geliyorsun, beni bir soğuk algınlığı ilacı, bir Minoset, bir Sederjin, hatta bir Molped peşinde eczaneden eczaneye koşturup duruyorsun.” Hiç istifini bozmadan, aslında daha büyük bir keyifle tekrarlayacaktı: “Sana ne?”
Bir soru: Evde artık kadının dönüşünü bekleyen erkekse dün geride bırakılmış sayılır mı?
Lafı uzatıyorum. Yani diyordum ki, İstanbul Modern’de o sıkıcı arkadaşlarıyla bir sergiye katıldı, sonra bu ve öbür üç dört sevimsiz başka bir tanıdığa rastlayıp öğleden sonra muhabbetini uzatmaya karar verdiler. Öyle değilmiş. Arkadaşlarından tam saatinde ayrılmış, Kabataş İskelesi’nden Sarıyer motoruna binmiş. Ama heyhat, Sarıyer motoru sandığı şey aslında sadece Beykoz’a gidiyormuş. Beykoz’da herkes inince, teknenin yolcu bölümünde bir tek kendisi kalınca bile bunu anlamamış, çalışanlardan birinin, “Hamfendi bu son durak,” demesi gerekmiş. O sırada telefoncuğunu düşünüyormuş tabii, ne müzede ne de bu vapurda şarj edecek bir yer bulabildiği için ellerinde ışığını kaybederek solup giden ve onun dile kolay yarım saatler boyunca Instagram’la, Facebook’la bağlantısını kesen telefoncuğunu. Onu eve arabayla getirip vapurların, metroların, bilmem nelerin eziyetinden kurtaracak anlayışlı, hoş bir adam da yokmuş tabii yanında. Bir bilsem, öbür kızları bu konuda ne kadar kıskanıyormuş, doğru adama rastlayacak kadar şanslı oldukları için. “Motorların üzerindeki elektronik panolarda nereye gittikleri yazar,” dedim, “bakmadın mı?” “Öyle bir vapur seferi olduğundan haberim yoktu,” dedi akşamları bana en az bir doz mutlaka tattırdığı yorgun öfkesiyle, “benim bildiğim, Beykoz’a giden bütün motorlar, vapurlar ve deniz otobüsleri son durak olarak mutlaka Sarıyer’e gelirler. Son durağın Beykoz olduğu bir hattan haberim yok benim.” “Benim var,” dedim. “Öteki yolcuların da vardır. Onun için gelen tekneye bu nereye gidiyor diye bakıp öyle binerler.” “İyi, iyi, uzatma işte, ben salağım tamam mı,” dedi sesini yükselterek. Uzatmadım. Kapıdan girince ilk yaptığı, merdivenler yorduğu için uzun bir nefes aldıktan sonra telefonunu elime tutuşturup, “Şunu şarja koy,” demek olmuştu. Telefonuyla ilgili emir kipi kullanmayı sever. Başka şeylerde de sever aslında.
Gelip bir ateşine bakmamı istedi. Alnına dokundum, anlayamadım. Gözleri çakmak çakmak. Soğuk algınlığı geçiyor ama bünyesi hep zayıf, ekimde hastalansa yılbaşında iyileşir. Ama kabul etmeli, arada her işini görmeye çalışır: hasta olduğunu bana sürekli hatırlatarak. “Sonra ne yaptın,” diye sordum. Bir an anlamadan yüzüme baktı. “Beykoz’da inince ne yaptın?” “Biraz etrafta dolaştım, akşam vakti böyle yiyecekmiş gibi bakan birkaç öküz gördüm, telefon kapalı gel beni buradan al da diyemem, sana bol bol küfrettim, sonra yan iskeleden daha küçük bir motora bindim, onunla on on beş dakikada Yeniköy’e geldim. Motorda kart akbil falan geçmiyor. Dolmuş gibi, bir muavin Yeniköy İskelesi’ne varınca yolculardan para topladı.” “Ne kadar,” dedim. “Ucuz. Beş lira galiba. Sonra da buraya taksi tuttum. On dokuz lira.” Sırf onu kızdırmak için, “Telefonun kapanması gerçekten yazık olmuş,” dedim, “yoksa ne güzel Beykoz’un akşam fotoğraflarını çekip Instagram’a koyardın. Kim bilir kaç beğeni alırdı.” “Iğğ,” diye surat yaptı bana, “fotoğraflarım umurunda sanki. Araba bile kullanmıyorsun.”
Doğru. Kullanmıyordum.
İşgününün nasıl geçtiğini sordum. Güzelliğine iltifat eden erkek hocaları, çıkardıkları edebiyat dergisindeki yazılarına hayran olan kadın hocaları ve kendisiyle resim çektirmek isteyen öğrencileri anlatmaya koyuldu. Tüm akademik camia, bütün arkadaşları, öğrencileri, selam verdiği herkes yine her zamanki gibi bilgisini, zekâsını, güzelliğini, yazılarını ve ders anlatma tekniğini övmek için sıraya girmişlerdi. Dinledim. Mutfaktan iki soda getirdim. O istemedi. Benim kaç gündür şiddetli reflüm vardı. Yararı olsa da olmasa da hep soda içiyordum. Gereğinden fazla.
Sonra benden çay istedi. Motorda bir tane içecekmiş, sonra vazgeçmiş. Bana daha iyisini yaptıracağını düşünmüş. Mutfakta büyük bir Paşabahçe kavanozunda özenle hazırladığımız bir ortak çay karışımımız vardır. İçimi Allah için keyiflidir, ama bu saatte benim uykumu kaçırır. Ona bir şey olmaz. O, isterse gece vakti dört fincan çay içip on beş saat uyuyabilir. Sahip olmak için çok şey vereceğim bir özellik. Genetik mi bilmiyorum. Ben uyuyamam.
Sonra yarım ağızla, bana bugün ne yaptığımı sordu. Daha doğrusu bir şey yapıp yapmadığımı. Bir yazı hazırladığımı söyledim. Mahalleyle, çocuk oyunlarıyla, çocuklukla ilgili bir şey. Kimin istediğini sordu. Söyledim. Yüzünü buruşturdu. “Bir kayıp,” dedim, “hüzünle ilgili bir yazı.” Belki onlar başka şey istemişti de benim aklım o yıllarda okuduğum çocuk dergilerindeki o hüzünlü, insanı yaralayan hikâyelere gitmişti, kim bilir neden. Büyük kurumların çocuk dergileri yayımlaması anlaşılan o zamanlar modaydı: Milliyet Çocuk’lar, Tercüman Çocuk’lar, Pamuk Çocuk’lar, Yaman’lar, ve onların, sahibinin oğlunu bağışlamadan ölen köpeklerle, savaş gazisi olup çocukların topal diye dalga geçip kızdırdığı yaşlı, sevimli dedelerle dolu yüzlerce hikâyesi. “Akşama doğru öldü. Sarı Köpek Mıstık’ı bağışlamamıştı.” Ya da: “Süleyman Dede artık yok. Sokaklar da birer oyun bahçesi değil artık. Ama nedendir bilmem, o zamandan beri bir utanç duygusu yaşar durur içimde.” Böyle şeyler işte. Kim, hangi akıllı adam diyordu çocuk hikâyelerinin sadist yazarlarının çocukluk denen duygunun üstüne asit püskürtmeyi çok iyi bildiğini? Ne olursa olsun, benimkinde bunlar yoktu. Kedileri seven tuhaf bir kızcağız vardı. Adı aklımda değil... desem yalan olacak, çünkü aklımda: Melahat. Ama biz, çocuklar yani, ona ilkokul birden beri ya Burun ya da Burnusu derdik. Büyük, böyle patlıcan gibi, çizgi film burnuna benzeyen bir burnu vardı. Seksenlerin başı bu. Pinokyo bisikletler zamanı.
“Senin yüzünden şu eve bir tane kedi bile alamadık zaten,” dedi. Sonra sürekli şakalaştığım kendi burnuna dokundu. Burnu biraz patlıcanımsıdır. Çok sevimli bulurum. Özellikle de illet olduğu o kişilikli sivilce iki ayda bir çıkıp tam uçtaki yerine azametle yerleştiği zaman. “Neymiş o,” dedi sonra kuşkuyla. Gözlerimde bir kasıt aradı. “O kedili kız, patlıcan gibi burnu olan.” “Hiç,” dedim. “Bir anı. Bir hikâye.” “Omzum sızlıyor, sonra biraz masaj yap,” dedi. “Olur,” dedim. Benim de kollarım, bacaklarım, dizim, hatta dişlerim, her yanım sızlıyordu. Ama bana masaj yapacak kimse yoktu. Kendi telefonuma baktım: Meteoroloji yarını çok bulutlu, sonraki iki günü de yağmurlu gösteriyordu. Cumartesi güneş vardı.
Anlattım:
Uzun boylu bir kızcağızdı. Gerçekten uzun boylu diyorum, boyu neredeyse benimki kadar. Benle yaşıttı ama bir sene kalmıştı, öyle hatırlıyorum. Bir iki defa çantasında okula kedi mi getirmişti, yoksa bir yerden içeri alıp kızlar tuvaletinde beslenme çantasından kedilere bir şeyler yedirirken mi yakalanmıştı, öyle bir şey, ama sonuçta kedi yüzünden öğretmenlerden dayak yemişti, onu iyi biliyorum. Kızlar özellikle ondan hep gülerek söz ederdi. Bayağı kavga ettiği de olmuştu, güçlüydü, kaç tane kızı dövmüştü. Hatta galiba kendi sınıfından erkek öğrencilerle dövüşüp dayak atmışlığı da vardı. Sataşırlardı, biliyorum. Sonra da gülerek anlatırlardı. Üstü başı temizdi. Annemin “onlarla dolaşma bitlenirsin” dediklerinden biri değildi yani. Vardı öyleleri, şimdi okuldan bazı tipler hatırlıyorum. Hızır diye bir tip vardı örneğin. Hakan diye bir çocuk vardı, okul önlüğünün altına hep lağımcı çizmesi gibi çamurdan gözükmeyen bir çift çizme giyerdi. İkiz kızlar vardı, Hamiyet ve Zehra. Annem onlara bitli kızlar derdi. Bu onlardan değildi. Ama okula götürüp getiren kimse var mıydı bilemem. Sonra bunun muhabbeti oldu çünkü.
Ben onu en çok okul çıkışı saatinde, kapıda, annemin “sakın bir şey alma” diye tembihlediği bıyıklı, kısa boylu simitçi-sandviççiden alınmış bir salam ya da peynir parçasını kedilere yedirmeye çalışırken gördüğümü hatırlıyorum. Yere çömelmiş, bir elinde bu söylediğim şey, yüzünde tuhaf bir gülücük, kedilere dil dökerken. Ama bunu gerçekten aklımda kaldığı kadar çok mu yapardı, yoksa kafam mı bunun anısını çarpıp bütün okuldan çıkış resimlerine bir tane koyacak kadar yaydı, orası tam belli değil. Bir loser diyeceksin, bir kaybeden, bir tutunamayan, dedin de zaten, bugün fiyakalı adlardan bol bir şey yok. Evet, öyleydi tabii, ama bir şey sana bütün dünyayı unutturabiliyorsa, daha doğrusu sen elindeki salamı sokaktaki bir kediye yedirmeye çalışırken her şeyi, bütün dünyayı aklından silebiliyorsan, geri kalanın bir önemi var mı?
On yaşındayken kızlarla erkekler birbirine pek bulaşmaz. Kızların kendi grupları vardı, Arzu, Fulya, Şeyma, Deniz. Bizim de kendi grubumuz: Erdal, Aydın, Mete, Erol. İki tane Erol hatta. Halı saha o zamanlar yoktu, Salih Amca dedikleri beyaz saçlı aksi bir herifin boş arsasında haftada iki üç defa maç yapardık. Bir Pinokyo bisikletim vardı, o yaz annem kırmızı bir Polo alacağına söz vermişti. Gelecek yıl, ilkokulu bitirince de –o zaman bir yılın inanılmayacak kadar uzak geldiğini bir düşün– bir Kobra bisiklet istiyordum, benden üç yaş büyük kuzenim onunla dolaşıyordu. Bülent. Ona çok özenirdim. Hazırlık sınıfını bitirmişti. Konuşurken hep İngilizce kelimeler kullanıyordu, Amerikan telaffuzuyla. Ayrıca çok ama çok iyi futbol oynardı, hatta lisans çıkarmayı düşünüyordu. Babasının, annesinin, hatta benim annemin azarlamalarına rağmen araba kullanmaya başlamıştı, bense bir koca yıl sonrası için, onun çoktan bıktığı bir Kobra bisiklet istiyordum.
Nisan ortası falandı herhalde, baharın yeni yeni geldiği, insanın istemese de keyfinin yerinde olduğu zamanlar. Bir sokak ötedeki büfeden sucuklu tost almıştım (annem tabii böyle şeyler yememi istemezdi, bunlar ufak suç ve hazlar kategorisindendi), maç yapmak için Mete ve Erolları bekliyordum, kızların biraz ötede frizbi oynadığını gördüm. Aşınmış, bir kenarı neredeyse olmayan bir frizbi, doğru dürüst uçmuyordu bile. Burun da onlardan yirmi metre ötede bir ağacın, yok galiba bir elektrik direğinin dibinde bir kediye, garip, yarı güler bir yüzle, ninni söyler gibi seslenerek küçük bir hamsi veriyordu. Durduğum yerden seyrettim: Burun’un yere çömelmesi, kedinin bir an sırtını dikleştirip sonra yaklaşması, koklaması ve tabii sonra bedeniyle ani bir hamle yapıp futbol oynayan herkesin özeneceği o çevikliğiyle yemesi. Sonra Burun’un da gülücükler atarak kediyi okşaması, doydun mu, doydun mu, diye sorması. Kızlar da oyunu kesip gelmişlerdi şimdi, biri, “Hamsiyi nereden buldun,” diye sordu. Güzel soruydu aslında ama herhalde çalmamıştı, becerebileceğini sanmıyorum, ne yalan söyleyeyim, çocuklara hep nalet davranan o balıkçılardan birinin vereceğini de sanmıyorum, büyük olasılıkla evden aşırmıştı. Tosttaki sucuklardan birini çıkarıp kedinin önüne attım, o zamana kadar kedilerin yediği şeyler üzerine uzun boylu düşünmemiştim. Çiğ hamsiyi yiyen kedinin pişmiş sucuğu bayıla bayıla yiyeceğini sanıyordum. Sevimsiz sarman şöyle bir kokladı, sonra başını çevirdi. “Pişmiş şeyler yemezler ki,” dedi Burun, sanki beni avutmak istermiş gibi. Yüzünde gerçekten öyle bir ifade vardı, normaldeki bütün sertliği gitmişti. Ayrıca sanıyorum, ömrümüzde ilk kez birbirimizle konuşuyorduk. “Bilmiyordum,” dedim.
Böylece bir sohbet başladı. Uzun süre, ne kadar bilmiyorum ama uzun süre, Burun kedilerin nasıl yediklerini, birbirleriyle nasıl dalaştıklarını, nasıl ağaca tırmandıklarını, kurnazlıklarını, kendisinin de onların her haline nasıl karşılık verdiğini, hepsini nasıl tanıyıp da üçkâğıtlarına kanmamayı nasıl becerdiğini, ayrıntılarıyla, bazen gülerek, bazen kedileri taklit ederek anlattı, anlattı.Ben dinliyordum, Mete gelmişti, o da dinliyordu ve kız grubu da yanına gelip dinlemeye başlamıştı. Birileri bir şeyler sordukça keyfi daha da arttı. Çocuklar o yaşta hiç yoktan nasıl kaynaşır, bilmeyen var mı. Ve ilginçti de, üstelik çok ilginçti: Burun, kediler hakkında, aslında hayattaki herhangi bir şey hakkında, benim şu yaşımda asla bilemeyeceğim kadar çok şey biliyordu. Sonra sohbet değişir gibi oldu, o ve iki kız, ayrıca Mete ve ben Golf Spor’a gittik, iyi kötü spor malzemesi satan yakındaki tek dükkân orasıydı. Burun, cebinden küçük, eski bir para çantası çıkarıp kızlara yeni bir frizbi aldı. Kızlar, ikramını sevinçle kabul etti. Hatta bizim futbol topunun üstünü bile galiba çantasındaki son kuruşlarla o tamamladı. Mete ve ben kurnazlık edip ses çıkarmadık.
Bir saat sonra falandı, biz beşimiz Salih Amca’nın arsasındaki maçı bitirmiştik, yorulmuştum, su içiyordum. Bisikletiyle kuzenim Bülent’in geldiğini gördüm. Neredeyse refleks olarak ertesi gün bir maç yapmayı teklif ettim, onlara karşı bizim dev ekip, tam beklediğim gibi küçümser bir şekilde kafasını hayır anlamında salladı. Yine de bisikletten biraz indi. Arkadaşlarımın kendisine hayran olduğunun farkındaydı. Biraz konuştuk. Onlara bir şey anlatırken, otomobil kullanan biri olarak, bir büyüklük yapıp bisikletle tur atmama izin verdi. Bir on on beş dakika boyunca zevkle meydanı turladım. Döndüğümde öbür çocukların gittiğini, Bülent’in Mete’ye bazı futbol hareketleri gösterdiğini gördüm. Mete hem çok iyi çocuktu, hem de bizim grupta en iyi futbol oynayandı. Topu Bülent’in ayağına pasladı. Bülent ona parmağıyla bir dur işareti yaptı, sonra da topu ayağında saydırmaya başladı. Bir, iki, on, yirmi beş, ben ondan sonra saymayı bıraktım, bana meydanda dolaştığım süreden daha uzun saydırdı gibi geldi. Mete de tıpkı benim gibi ağzı açık bakıyordu ona. Sonra hafif hafif çalımlara başladılar, derken durum denk geldi, Bülent günün en büyük şovu olarak bir röveşata hareketi gösterdi. Sonra bir kez daha. Ben bir şey söyledim, Mete benim tarafa bakmadı bile. Röveşatayı Mete de denedi ama beceremedi. Arka ayak hareketlerinde ben ondan iyiydim. Bülent üçüncü defa gösterdi. “Zor değil,” dedi bize. Bu akşam televizyonda Tatlı Sert’in oynadığını söyledim, sırf bir şey söylemiş olmak için. Dizinin konusunu seviyordum ama asıl bazen silah olarak da kullandığı o melon şapkası ve şemsiyesiyle Mr. Steed’e bayılıyordum, bütün İngiliz ajanları gibi oyuncaklı bir adamdı. “Onun orijinal adı The New Avengers,” dedi Bülent, “anlamı da tatlı sert falan değil, yeni intikamcılar. Eskisinde üç değil, iki kişiydiler, oradaki kadın daha güzeldi. Bu Purdey korkuluk gibi, ne göğüs var, ne kalça.” Mete hayatında bundan komik bir şey duymamış gibi katıla katıla güldü. Sonra Bülent, “Nereye gittin bisikletle,” diye sordu bana. “Şöyle bir tur atıp geldim,” dedim. Başını salladı. Bisikleti benden alarak bindi, gitti. Hayatın öbür renkleri görüş alanımdan çıkmıştı. Mete’yle sessizce arkasından baktık. Yirmi dakika futbol muhabbeti yaptık. “Röveşata hakikaten zor değil,” dedim. Mete bana küçümseyerek bakıp güldü. Ama ısrarlıydım, zor değildi, gösterebilirdim, gösterecektim. Topu bana göndermesini istedim, sonra havada süzülür gibi yaptığımı sandığım bir hareketle topu arkaya, göremediğim bir yere gönderdim. Salih Amca’nın penceresine. Hiç unutmayacağım bir şangırtı koptu, sonra içerden daha cılız bir şangırtı daha. Yaşlıca bir kadının korkuyla karışık bağırtısı, sonra kalın, öfkeli, küfürlü bir ses. Meğer ne kadar çok insan varmış o sırada sokakta.
Neden yaptım bilmiyorum, Salih Amca’ya ve sokaktaki herkese parmağımla onu gösterdim: “O yaptı. Burun. Melahat.” Şeyma’ya ve öteki kızlara göz kırptım. “Evet,” dedi Şeyma da. “O yaptı. Topu o attı.” Burun bir an bize baktı. “Yalancı,” dedi, “ben atmadım.” Sonra Selim’in bağırışları mı dersin, herkesin bir yerden konuşması mı, azarlayan büyükler mi... Melahat, Burun başka hiçbir şey söylemedi. Onu en son kös kös, her zamanki aksiliğinde, kaymakamlık yolundaki yokuşu çıkarken gördüm. Evleri oradaydı herhalde. Sonra öğrendim ki gerçekten de oradaymış. O gün bunlar oldu. Akşam eve döndüm ve Tatlı Sert’i seyrettim: Gambit’i, Purdey’i ve tabii Mr. Steed’i. Yeni intikamcılar. O hafta kimden neyin intikamını aldılar, hatırlıyorum desem yalan olur. Bu kadar yıl ve kafamdaki o güne dönen bu kadar gelgitten sonra kesin bir şey söylemek zor ama sanırım o haftanın sonuna kadar Burun’u bir daha aklıma getirmedim. Sanmıyorum getirdiğimi.
Başına ne geldiğini bilmiyorum. Sonuçta bu anlattıklarımla ilgili olması zayıf olasılık. Kim olsa bunu der. Burun’u bir daha gören olmadı. Kimse. Okulun haziranda kapanışına kadar öğrenciler en çok bunu konuştu, anne babalar bunu konuştu, öğretmenler bunu konuştu, baharın iyice gelişiyle balkonlarda, bahçelerde kurulan çay sofralarında herkes bunu konuştu. Hürriyet’in, Milliyet’in, Günaydın’ın üçüncü sayfalarında resmiyle birlikte haberi çıktı. Kayıp haberi. Ben bakmaya cesaret edemedim. Sapığın biri mi kaçırdı, bir arabanın altında kaldı da sonra şoför cesedini bir yere mi attı, bir kuyuya, denize, bir açık çukura falan düştü de sonra çıkamadı mı, bunlar konuşuldu, hep konuşuldu ama kimse kesin bir şey öğrenemedi. Annemle teyzem ondan söz ederken, bahçede kaç kez suçlu suçlu tanık oldum, seslerini alçaltıyorlardı. Öğretmenler kızlara yazın bile sokakta geç vakitte oynamamalarını öğütlediler sık sık, annem iki ay boyunca her dışarı çıkışımızda “nereye gidiyorsunuz, ne yapacaksınız” sorularıyla bıktırdı. Burun’un annesiyle babasının ayrı olduğunu ve yokuşun tepesindeki bir evde büyük teyzesiyle yaşadığını böylece öğrendim, annesi birkaç kez okula gelmiş, İzmit’teymiş, ama dediğim gibi Burun’un kendisi bir daha hiç ortaya çıkmadı. Yazın ben Polo bisiklet aldım ve ötekiler unuttu: İlkokul son sınıfa başladığım eylül ayında artık herkes başka şeyler konuşuyordu. Mete ile bir defa bu konuyu açmak istedim. Benden daha akıllı olduğunu göstererek sustu ve hiçbir şey söylemedi. Yalancı, ben yapmadım. Karakoldakiler kedileri takip etseydi, dedim kendime kaç kere, içlerinden bazıları onun nerede olduğunu biliyorlardır. Yalancı, ben yapmadım. Emziğini ağzından çıkarıp bu sözü söyleyen, sonra tekrar ağzına sokup emmeye devam eden çok küçük bir çocuğun sesi. Bu o zamanlardan bir anı. Bir aşk anısı falan değil. Olmasını isterdim ama.
Daha ben susar susmaz meydan okur gibi, “İyi ki kuzeninin bisikletiyle dolaşırken bir kediyi ezdim demedin,” diye atıldı. “Öyle bir şey söyleseydin şu odanın tek sağlam vazosunu kafana fırlatacaktım, yemin ederim.” “Benim ezdiğim kedi falan yok,” diye cevap verdim. “Eski ortaçağ haritalarının en diplerine, keşfedilmemiş, gidilmesi önerilmeyen yerlerine ‘burada ejderhalar var’ diye yazarlarmış. Ya da ‘burada aslanlar var’ diye. Benim kafamın bir tarafında ‘burada kediler var’ yazıyor. Onu anlattım. Boşa zamanını aldıysam özür dilerim.” “Buraya da bir kedi alamadık senin yüzünden,” diye söylendi. “Hoşlanmıyorum,” dedim, beni doğru dürüst dinlemediğini anlamıştım. “Sevemiyorum. Denedim, elimde değil.” “Sen neyi seversin ki zaten. Hiçbir şeyi. Hiçbir şey hiçbir zaman elinde değil.” Omuz silktim. “Çayın altını yaksana bir daha,” dedi, “su kalmış mıdır?” “Kalmamıştır ama koyarım,” dedim. Nasıl olsa ben içmeyecektim, bir taraftan soda, öbür taraftan çay, midem o zamanların gürültülü ve merdaneli çamaşır makineleri gibi bir sağa bir sola foşur foşur ediyordu. Çaydanlığa su ekleyip altını yaktım, o da o sırada telefonunu şarjdan almış, bir arkadaşıyla İstanbul Modern’i konuşuyordu. Yüzünde benden hep özenle esirgediği gülücükler vardı. Karşı kanepeye oturup sohbetin bitmesini bekledim. Sonra telefonu kapatınca, “Çay daha olmamış mıdır,” diye sordu. “Git, bir defa da sen bak istersen,” dedim. Bana ne der gibi omuz silkti. Bir şey söyleyecek oldum, vazgeçtim. Kalkıp çaydanlığın altını kapadım. Eski bardağın yanı başındaki sehpada olduğunu unutup yeni bir bardak çıkardım. Geğirdim. Soda geğirtiyordu. “Oha!” diye seslendi içerden. Çayı getirip önüne koydum. Öteki bardağı alıp bulaşık makinesine tıktım. “Şu mideni bir baktırsana,” dedi. “Baktıracağım,” dedim. Sırtının ne kadar çok ağrıdığını söyledi. Ağır çanta taşımaktan mıydı, yoksa havadan mı? Havadan olduğunu söyledim. Meteoroloji sonraki iki üç günü kapalı ve yağmurlu gösteriyordu ve benim de hem dizlerim hem de sırtımla sol kolum bazen feci sızlıyordu. “Romatizma yaşına geldik artık,” dedim. “Geldiysek geldik,” dedi. “Şuraya bir kedi bile alamadık senin yüzünden.” Patlıcanımsı sevimli burnuna baktım ve ucunda tekrar büyümeye başlamış o enfes sivilceye. Bakışımı yakalayıp elini sivilcenin üstüne koydu. “Bir gün seni burnumla alay ettiğin için öyle kötü yapacağım ki...” “Alay etmiyorum,” dedim ilk defa gerçekten gücenmiş. “Bakıyordum sadece. Çok sana özgü, çok sevimli ve çok güzel. Senin başka her yerin gibi. “ Homurdandı. Gelecek yıl burnuna estetik yaptırmayı düşünüyordu.
Çayı içip kendini daha iyi hissedince banyoya gidip yıkandı. Saçlarını kurulamasına yardım ettim. Sonra arka kanepede, ağrıyan sırtı için on beş dakika kadar masaj yaptım. O sırada, daha munis bir sesle bana o gün olanları anlatıyordu. Herkesin kendisini ne kadar beğendiğini, aldığı iltifatları, hep yeni bir ayrıntı eklemeyi ihmal etmeyerek. “Evet,” dedim, “biliyorum.” Keyifli, hoşnut ve masum, yarı kükreme gibi bir sesle uzun uzun esnedi. “İyi masajdı ama kollarım hâlâ biraz ağrıyor,” dedi. “Yarın hava kapalı mı olacakmış?” “Yarın, öbür gün ve sonraki gün,” dedim. “Meteoroloji öyle söylüyor.” “Ben yatacağım artık, sen de fazla durma,” dedi, “bugün benden daha erken kalktın.” “Her zaman senden erken kalkıyorum,” dedim, “ve her zaman kahvaltıyı ben hazırlıyorum. Hafta içi de, hafta sonu da.” “İyi, iyi, sağ ol,” dedi iki esnemenin arasında. Yattı. Söyledim, en gıpta ettiğim huyudur, esner, yatağa gömülür ve dalar gider. Ben odaya dönüp biraz televizyona baktım ama benim de uykum vardı. Yatak odasına döndüğümde çoktan uyumuştu. O her zamanki horlamayla karışık gürültülü nefes alışlarıyla. Burnu için gerçekten bir deviasyon ameliyatına ihtiyacı vardı biliyorum, doktor söylerken yanındaydım. Parmağımla hafifçe burnuna dokundum, bir an gözlerini açıp kapadı. Yavaş yavaş ben de dalar gibi oldum.
Bir süre sonra midemdeki asitin sıkıntısıyla uyandım. Telefonu arayıp buldum, daha gecenin iki buçuğuydu. Reflü, midemden boğazıma kadar seri akınlar düzenleyip duruyordu. Kalkıp mutfağa gittim, bir bardak soğuk süt içtim, kimisi bunun iyi geldiğini söylüyor, kimisi de zararlı olduğunu. Ön odaya gidip kısık sesle televizyonu açtım, gündüz filmlerinin ve tartışma programlarının tekrarlarına baktım. Saat dördü geçmişti, harabe gibiydim ki yatak odasına geri döndüm. “Ayda bir defa olsun benden önce kalkacak,” dedim, “kahvaltı falan hazırlayacağından değil, ama bir defa olsun güne benden önce uyanacak ve benim uyanmamı bekleyecek.” Ama altı saat sonra ben gün ışığında gözlerimi açtığımda o hâlâ uyuyordu, yine o horlamayla karışık gürültülü nefeslerini alıyordu, bazen sağa sola dönüyordu ve bir iki defa da nefes almak için yüzeye çıkıp sonra gene derinliklerine dönen balinalar gibi bir anlığına gözlerini açarak bana baktı. Ve sonraki gün yağmur yağdı. Ve ondan sonraki gün güneş çıktı. Ve ondan sonraki gün hava gene bulutlandı.