Mesut müziğin kesilmesiyle tezgâhın berisinde sessizce uyuyan Bahtiyar’ı fark ediyor. Bahtiyar’ın orada olduğunu söylediği anda herkesin içini bir sevinç, bir heyecan, bir kahkaha kaplamış. Yıllardır duydukları ancak göremedikleri Bahtiyar’ın hikâyesini bir de onun ağzından dinleyecekler. Aralarında konuşuyor, zamanı geçirmeye çalışıyor, “Bahtiyar bir kendine gelse!” diye sürekli iç geçiriyorlar.
Henüz kendine gelemeyen Bahtiyar ise perişan bir halde. Zira içi hâlâ sigara izmaritleri ve külleri ile dolu. Kendine gelmesi için belli bir süre geçmesi gerek. Bugün Bahtiyar sona kalmış. Uyanması işte bu yüzden gecikiyor.
Derken beklenen an geliyor. Bahtiyar yavaş yavaş gözlerini aralayıp elleriyle ovuşturuyor. Sonra iyice bir esneyip uykunun verdiği mahmurlukla uzun uzun Mesut’a bakıyor. Neden sonra, “Mesut, kardeşim, sen misin?” diye soruyor. Mesut’un yüzünde bir gülümseme.
“Benim ya! Uyanabildin sonunda,” diyor.
Herkesin bakışı Bahtiyar’a sabitlenmiş. Bahtiyar’ın gözleri dalmış. Salona bir sessizlik. Bahtiyar bekliyor öylece. Gözbebekleri nihayet hareket etmeye başlıyor, bakışları salondaki arkadaşlarına bir bir değiyor. Öksürüp boğazını temizliyor. Sonunda kararını vermiş olacak konuşmaya başlıyor.
“Kardeşlerim!” diyor. “Bu hale gelmeden önce kimimiz bir dağın eteğinde, kimimiz denizin dibinde, kimimiz bir ovanın düzündeydik. İşte ben de bir ormanın hemen berisindeydim. Etrafımdaki konuşmalardan başıma az çok neler geleceğini bilirdim. Büyüklerim zaman zaman anlatır ama ben anlayamazdım. Çünkü duyduklarımın gerçek olduğuna inanamazdım. Bizi kamyonlara yükleyecekler, uzun bir yolculuğa çıkaracaklar, büyük bir kabın içinde eritecekler, getirecekler, götürecekler, eğecekler, bükecekler ve daha bunun gibi bir sürü şey. Düşümde yapılan konuşmalar gibi gelirdi. Bunları duydukça kardeşlerim, başıma neler geleceğini anlamasam da korkmaya başladım. O günden sonra durmadan planlar yaptım. İlk aklıma gelen yağmur sularını içime çekmekti. Ne kadar ağır olursam, o kadar derinlere inebilirdim. Böyle böyle yerin bin kat dibine indim. İndikçe kendimi güvende hissettim. Kazma kürek sesleri her geçen gün biraz daha azaldı. Diğerleriyse üste çıkmak için birbirini eziyor, beni daha aşağılara itiyor, kamyona binmek için yarışıyordu. Bu da elbette işimi kolaylaştırıyordu.
Günler böyle böyle geçip giderken bir gürültüyle sıçradım yerimden. Her yanımda büyük büyük kazmalar ve büyük büyük kürekler gördüm. İşte o anda neler olduğunu bile anlayamadan sarsılarak göğe yükseldim. Ne yapacağımı bilemedim. İster istemez temiz havayı içime çektim. Ciğerlerim yanıyordu. Elimden gelen bir şey de yoktu. Yerin bin kat dibinde nefes almakta bile zorlandığımı, sessizliğin hoşuma gittiğini hatırlıyordum. Derken ilk yanma hissi geçti. İçime bir ferahlık geldi. Bu ferahlık öyle tatlıydı ki o zamana kadar derinlere indiğime, gün yüzünden ayrı kaldığıma, yaşadığım o karanlık günlere binlerce kere pişman oldum.
Kamyonun sırtında ilerlerken sarsılıyor, birbirimize giriyorduk. Kavgalar çıkıyordu aramızda. Sonra durumun zorluğundan olacak birbirimize kenetleniyorduk sımsıkı. Kamyon bir çukura ya da tümseğe denk gelince havaya sıçrıyor, birdenbire dağılıyorduk. Çılgınca dans ediyorduk aslında. Bütün korkular toprağın derinliklerinde, çok uzaklarda kalıyordu. Ne geçmişi düşünüyordum, ne de geleceği. Bu yüzden yol boyu durmadan kendime kızıp durdum. Öyle ki, dedim kendi kendime, yeni bir hayat için, değil iki bin derece, iki milyon derecede bile yanmaya razıyım.
Derken kamyonun salınımı azaldı, bir süre hareketsiz kaldı. Zemin altımızdan kaymaya başladı. Yükseliyordu bir yanımız. Yükseldikçe yerimizde duramıyor, birbirimize tutunmaya çabalasak da başaramıyor, aşağı doğru süzülüyorduk. Toprağa temasımızla açık havada geçireceğimiz günleri kucaklıyorduk. Temiz havayı içimize çekiyorduk durmadan.
Üçüncü günün sonunda yeniden karanlık bir yere giriyorduk. Sıcaklık yavaş yavaş artıyordu. İçin için yanmaya başlıyorduk ama ben yine de gülüyordum. Eskiden anlatılanlara göre büyük bir kazanın içindeyiz, diye düşünüyordum. Etrafımda inlemeler yükseliyordu. Bense aksine gülüyor, tutamıyordum kendimi. O zamana kadar sımsıkı birbirine kenetlenmiş bedenim gevşiyordu. Yüzümdeki gülümsemeyle beraber eriyordum. Eridikçe büyüyordu gülüşüm. Kıpır kıpır oluyor, yerimde duramıyordum. Sesler giderek azalmaya başlıyor, bir noktada sessizlik sarıyordu her yanı. İnce bir borunun içinden hızla akıyordum. Yolun sonunda dar bir hücrede sıkışmıştım. İşte bu anda yalnız kaldığımı anladım.
Derken bedenimi bir ürperti kaplıyor ama hemen sonrasında da ani bir serinlik çarpıyordu yüzüme. Ferahlıyor, katılaşıyor, taşlaşıyordum. Sonra yürüyen bir banda zıplıyordum. İlerlerken parlak bir metalin önünden geçerken kendime rastlıyordum. Hareketlerimden hemen tanıyordum. Ancak metalden yansıyan şeyin ben olduğuna bir türlü inanamıyordum. Ardından buna aldırmıyor, bu şoku da atlatıyordum çabucak.
Daha birkaç dakika önce hararetli zamanlar geçirmiş, yanmış, kavrulmuştum. Etlerim kemiklerimden ayrılmış, iç içe geçmiş ama o zor zamanları atlatmıştım. Sonunda işte böyle güzelleşmiştim. İçimden haykırmak geliyordu. Dayanamadım ve haykırdım. Sonra da kahkahalar attım dolu dolu. Etrafımda bana benzeyen diğer arkadaşlarım üzerlerindeki şaşkınlığı atamamış halde beni seyrediyordu. Bakışları bana değdiğinde yüzleri değişiyordu. Onlara baktıkça kendimden utanıyordum. Sonra sonra bu bakışlara da alıştım. Onlar da bana alıştılar. Bu yüzden sürekli gülen bu adama Bahtiyar ismini taktılar. Buna hiç kızmadım çünkü bu isimden ben de çok hoşlandım.”
Bahtiyar burada susuyor. Biraz nefeslenmek istiyor haliyle. Konuşuyor ama ara ara öksürüyor. Bugün yaptığı konuşmanın tam bu ânında Bahtiyar’ın yüzünde yine bir gülümseme beliriyor. Sebepsiz. Gözleri derinlere dalıyor. İçine boca edilen izmaritler de konuşmasına büyük bir engel. Soluklanması gerek. Bütün salon pürdikkat, yeniden konuşmasına başlamasını bekliyor sabırsızlıkla.
Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Tezgâhın üzerinde, Bahtiyar’ın yanında nöbetçi garson derin bir uykuda. İsmi Ayhan. Salonu toplayacak aslında. Çok yorgun olduğundan daha fazla çalışmaya dayanamamış. Tezgâhın üzerinde sızıp kalmış. Bahtiyar konuşurken Ayhan mışıl mışıl uyuyor. Böylece salonu dolduran Bahtiyar ve arkadaşlarına gün doğmuş. Baş başa kalmışlar. Gençler tam olarak farkında değil ama yaşı ilerlemiş olanlar böyle fırsatların değerini iyi biliyor.
Bahtiyar nefeslenirken ara ara Ayhan’a bakıyor. Mesut’la karşılıklı gülüyorlar. Yine sebepsiz. Neden sonra Bahtiyar bir kere daha uzun uzun boğazını temizleyip konuşmaya kaldığı yerden devam ediyor.
“Kardeşlerim!” diyor. “Yıllar geçip gitti. Hani o ilk güzelliğimi beğendiğim zamanlar. Onun üzerine daha bir sürü şekle girdim. Hayal bile edemediğim sürpriz hayatlar çok eğlenceli geliyordu. Bunlar hiçbir şeye değişilmezdi. Son olarak gittiğim yerde, yanımda kırık dökük yığınlar halinde duran etrafa saçılmış benim gibi arkadaşlar vardı. Bazıları inliyordu, bazıları ağlıyordu, bazıları korkuyordu, bazıları baygınlık geçiriyordu ama ben bir köşede bu yeni hayat ihtimalini düşünerek sevinç içinde gülüyordum. Ara ara bazı sohbetler kulağıma çalınıyordu. Bizim gibi içi boş ve bir işe yaramayanlar sağa sola fırlatılırmış. Sonra çöp tenekelerinden, arka sokaklardan, ıssız bahçelerden ya da akla hayale gelmedik yerlerden toplalar, yine bir kamyonun sırtında bulunduğum yere getirirlermiş. Her birimizi rengine ve cinsine göre ayırırlar, sonra da bir şekil verirlermiş yeniden. Ancak kırık dökük bir halde oraya gelenler, aynı sancılı süreci yeniden yaşayacakları için korkar, bense kendi kendime, Yeniden doğuyorsun Bahtiyar, sanki hiç ölmemiş gibi, der gülümserdim. Bir süre sonra kendimi tutamaz, kahkaha atardım. Herkes bana bakardı ama ben aldırmazdım. Günler süren uzun bir bekleyişin sonunda sıra gelir, biz de renklerimize göre ayrılırdık.
Evet kardeşlerim, aynı sancılı sürecin ardından, yıllar sonra bir kere daha ilk halime geliyordum. İçimiz birayla dolduruluyor, bir metalle ağzımız sımsıkı kapatılıyordu. Yirmişerli gruplar halinde sıralanıp yola koyuluyorduk. Yine bir kamyonun sırtında, yine sarsıla sarsıla dans ederek ilerliyorduk. Zaman geçiyor, kendimizi kaybediyorduk sonra. Ancak ben direniyordum. İçimizde köpüren sıvıdan sebep diğer kardeşlerim gibi sonunda sızıp kalıyordum.
Günler sonra gözlerimi açtığımda ormanlık bir alanda yan yana dizildiğimizi fark ediyordum. İçimiz boş, bitik bir halde. Sert bir rüzgâr vardı. Sallanıyorduk. Ayakta durmak bile zordu. İşte bu sırada bir silah sesi yankılanıyordu ormanda. Ortada duran kardeşlerimden biri büyük bir gürültüyle paramparça oluyordu. İnsanlar ellerinde silah, bizi vurmak için bahse girişiyordu. Eğildim ve kendime baktım. İlk halimden çok farklıydım. Pislik kaplamıştı bedenimi. Buna dayanamazdım. Çünkü bu halimden dehşete kapılmıştım ve bağırmaya başladım: Bana doğru, beni vurun!
Ancak beklediğim gerçekleşmiyordu bir türlü. Diğerleriyse korkular içindeydi. Vuruluyor, kırılıyor, ufalanıyor, parçalanıyorlardı. Bir ben kalıyordum kardeşlerim, bir de şu kapının eşiğinde duran Mesut. Yanımdaydı. Korkudan titriyordu. Etrafa saçılan parçalara bile bakamıyordu. Bir zaman sonra kurşunlardan biri ona da isabet etti. Sonunda bir başıma kaldım. Ateş edenler beni her türlü ıskalıyordu. Derken ağaca yaslanmış uyuyan bir adam gözlerini açtı, sağa sola baktı uzun uzun.
Siz bilmiyorsunuz bu işi, verin bana şu makineyi, diye homurdanarak diğerlerine yanaştı.
Silahı doğrulttuğu anda, Hadi! diye bağırdım. Hadi!
Adam beni duymuyordu. Sakin sakin etrafını saranlara, Sağdakini mi vurayım, soldakini mi? diye soruyordu.
Hemen berisindeki, Bir tane var zaten! diye karşılık veriyor, adamsa, Fark etmez, hem de hiç! diye homurdanıyordu sadece.
Tetiğe bastığında silah haliyle ateş aldı. İçindeki mermi hızla namludan çıktı. Bana yaklaşıyordu. Her şeyi görüyordum. Rüzgâr çok sert esiyordu. Ayakta kalmak çok zordu. Sonra bir ses duydum. Kulağımın dibinden bir vınlama. O gün yapılan atışlar içinde bu en yakından geçeniydi. İşte o anda umutlandım kardeşlerim.
Zaten beni aklı başında biri vuramazdı! diye haykırdım.
İkinci atış beklediğim gibi oldu. Kalbimin ortasında, tam istediğim yerdeydi. Belki bedenim paramparçaydı ama kurtulmuştum. Gülüyor, kahkaha atıyordum durmadan. Herkes bana hayretle bakıyordu. Bense onlara doğru savruluyordum gülerek. Aldırmıyor, kollarımı açmış onlara kavuşmaya hazırlanıyordum. Sonra da Mesut’un yanında buluyordum kendimi. Uzun uzun onunla kucaklaşırken bir yandan göz ucuyla beni vuran adama bakıyordum. Gerinerek yattığı yere gidiyor, sonra da kaldığı yerden uykusuna devam ediyordu.
Günlerce, haftalarca, belki de aylarca, ormanda öylece bekledik. Beni anlayan bir tek Mesut vardı. İkimize deli diyorlardı ama biz onlara gülüp geçiyorduk. Derken soğuklar geride kalıyor, karlar eriyor, güneş yüzünü gösteriyordu.
İşte bu güzel günlerden birinde gacır gacır ilerleyen eski bir araba sesi duyduk. Bir el arabası. Üzerinde büyük bir çuval. Esmer, teni güneşte kavrulmuş bir çocuk arabanın tutamaklarını sırtına dayamış bize doğru yaklaşıyordu. Tam ortamızda durdu. Etrafa baktı uzun uzun. Her yana saçılmış parça parça bedenlerimizi çuvalın içine atmaya başladı. Hepimizi topladığını düşündüğünden olacak yola koyuldu yeniden. Biz de mecburen çuvalın içinde onu takip ettik. İşte o an bir kere daha doğacağımı anladım kardeşlerim.
Bir kere daha! dedim Mesut’a ve birlikte gürültülü gürültülü gülmeye başladık.”
Bahtiyar konuşurken bir ses duyuluyor. Şafak çoktan sökmüş. Bahtiyar’ın anlattıklarından zamanın nasıl geçtiğini kimse anlayamamış. Kapının açılmasıyla içeri bir ışık doluyor. Salondakiler karanlığa alışmış gözlerini yumuyorlar hemen. Bahtiyar da susuyor haliyle. Beklemeye başlıyorlar sessizce.
Derken salona bir adam giriyor. Ayhan horluyor. Hâlâ derin bir uykuda, tatlı tatlı rüya görüyor. Adam garsonun tezgâhta yattığını görünce, Ayhan! diye bağırıyor. Kapının eşiğinden Mesut’u alıp fırlatıyor. Mesut yere düşüyor, parçalanıyor. Parçaları dört bir yana dağılıyor. Ayhan ancak bu gürültüyle uyanabiliyor. Sıçrıyor yerinden. Hemen toparlanıp ayağa kalkıyor. Kolu, köşede sessiz sessiz duran Bahtiyar’a çarpıyor. Bahtiyar içindeki sigara izmaritlerini zemine kusarak hızla karşı duvara uçuyor. Çarptıktan sonra döne döne yere iniyor. İçindeki izmaritler hiç bitmeyecek gibi etrafa saçılıyor. Ardından zeminden sekerek yeniden yükseliyor. Boşlukta dönüyor. İçindeki son izmaritlerden kurtulduğunda bedeni hâlâ yerli yerinde ve sağlam. Yükseklik yetersiz gelse de bir kere daha sekmeyi başarıyor ve yeniden yükseliyor. O bile şaşırıyor bu kadarına. Havada tam bir dönüş yapıp zemine son bir kere ineceğini hesap ediyor. Bir daha sekmesi zor. Kırılmayacak. Bu yüzden üzgün.
Ancak yerde bir ışık parlıyor. Bahtiyar’ın içine doluyor. Metal bir çakmağın köşesine usulca iniyor. Bu küçük darbe ile o da paramparça oluyor. Parçaları zemine saçılırken, yeniden Mesut’la buluşuyor. Bu iki dost birbirini sımsıkı kucaklıyor. Bu sırada Ayhan koşarak dışarı kaçıyor. Adam hızla onun peşinden gidiyor. Kısa bir sessizlik anı oluyor bu. Ardından bu büyük salonda Bahtiyar’la Mesut’un kahkahaları yankılanıyor.






