Gelgelelim edebiyata. Okumayı öğrendiğimiz zaman hayatımız değişmeye başlar.
Henrik Ibsen, epey skandal yaratan oyununa 1881 yılında Hortlaklar ismini verdi. Oyunun kritik anlarından birinde kahramanlardan Bayan Alving, Rahip Manders’ın karşısına geçer ve şimdi dediğimiz zaman parçasının aslında geçmişin tüyler ürpertici bir tekrarı olduğunu söyler:
“Hani neredeyse hepimizin birer hayalet olduğunu düşünmeye başladım Rahip Manders. Ve bu sadece içimizde dolanıp duran babamızdan ya da annemizden artakalan bir miras değil. Bütün o ölü fikirler, geçerliliğini yitirmişler inançlar. Yaşamıyorlar. Ama öylesine içimize sinmişler ki, onlardan kurtulmak ne mümkün. Yalnızca bir gazete alıp okumam yetiyor, onlar her yerdeler, satır aralarında. Kum tanelerinden oluşan bir katman misali ülkenin dört tarafını sarmışlar. Ve bizler, hepimiz, ışıktan ölesiye korkuyoruz.”
“Hortlak” kelimesi İngilizcede gotik bir yapıyı çağrıştırır; kapalı pencerelerden girer, duvarlardaki gözeneklerden sızarlar. Fakat Ibsen’in kullandığı Norveççe “Gengångare,” kelimesi “dönenler” anlamına gelir. Bu yüzden içinde bulunduğumuz anın, Ibsen’in işaret ettiği şekilde hayaletlerle dolu olduğunu düşünmek o kadar da hayalperest bir durum değil. Hem görünüşe bakılırsa zehirli bir geçmiş, yaşadığımız her anı lanetlemeye yeminli. Onları görmek içinse tıpkı Ibsen’in kahramanları gibi gazetelere şöyle bir göz gezdirmemiz yeterli – haber sütunlarında bugünün haberleri değil, geçmişin yarattığı hayaletler dolaşır.
En basitinden 1619 Projesi’ni* düşünelim. Bu proje, ülkemizin kuruluşunun parlak bir tarihsel revizyonu değilse nedir? Üstelik oluşturulmaya çalışılan bu yeni anlatı, köleleştirilen insanların bu kıtaya getirilişini ve yapısal ırkçılığın canlı fakat asla kabul görmeyen geçmişini kültürümüze özgü ürkütücü bir anlatıymış gibi sunmaya kararlı. Oysa bizler Amerikan projesinin nasıl başladığı konusunda bize anlatılan masallarla büyüdük: kölelerin olmadığı, beyaz adamın kıtaya gelişinden çok önce dahi burada yaşayan yerli kabilelerle savaşmak yerine onlarla kardeşçe ilişkilerin kurulduğu güllük gülistanlık bir dünya. Bu anlatı hâlâ çürütülebilmiş değil. Aksine artık çok daha karmaşık ve gazetelerin buna dayanarak oluşturduğu bilindik anlatı biçimi çok daha tehditkâr – uzun zaman önce iyileşmesi gereken ama iyileşemeyen bir yara.

İşin kötüsü, bu toplumsal travma anlatısı tıbbi anlayışımızda da ciddi bir karşılığa sahip. Van Der Kolk’un 2014 yılında yayımlanan ve neredeyse bütün dünyada haftalarda çok satan kitaplar listesinde yer alan Beden Kayıt Tutar isimli kitabının bu başarısı elbette bir tesadüf değil. Travma anlatısının kaynağı ister savaştan dönen bir askerin tanıklık ettiği vahşet olsun isterse kadın ve çocukların sürekli maruz kaldıkları cinsel ve psikolojik istismar, bu kitap ölmeyi ya da yok olmayı reddeden geçmiş zaman hayaletlerinin karanlık bir tablosunu çiziyor. Bize söylenen, neredeyse dünya üzerindeki tüm toplumların bu tarz kronikleşmiş yaralardan muzdarip olduğu. Fakat ülkenin bizzat kendisi gelen karanlık haberler karşısında ciddi bir kutuplaşma içerisinde. Her gün, bir sonraki günün beklentisiyle geçiyor: acaba bugün kimin maskesi düşecek, kimler neleri ifşa edecek?
Yaşadığımız bu acayip dönemde iyimser olmak kolay değil. Tıpkı iyiliklerle dolu, bizi destekleyen ve güçlendiren bir geçmişe inanmanın kolay olmadığı gibi.
Fakat yine de, ömrü boyunca edebiyat öğretmiş bir insan olarak mesleki hayatımdaki temel izleğin tam da bu meseleye değindiğini söylemek isterim: edebiyat okumak ve edebiyatı öğretmek, iyi hayaletler üretir. Edebiyatın hem geçmişe hem de geleceğe eşi bulunmaz bir erişimi var. Bu erişim bizi hem daha güçlü hem de daha özgür kılar. Ama ne yazık ki edebiyat hiçbir zaman sağlıklı bir büyüme ve sağlıklı bir yaşam için başvurulan kaynaklardan olmamıştır.
Önce öğretme meselesiyle başlayalım. Yaşım yeterince ileri olmasına rağmen hâlâ öğretmenlerimden bazılarını hatırlıyorum. Nasıl hatırlamayalım ki? Büyüme dediğimiz sürecin temel dinamiğini düşündüğümüzde çoğunlukla öğretmenlerin rolünü görmezden gelir, merkeze sürekli aileyi yerleştiririz. Oysa öğretmenler, yetişkinlerle gençleri birbiriyle irtibatlı hale getiren bir sözleşme ortaya koyarlar. Eğitim hayatınızın kaç yıla, kaç aya, kaç gün ve saate yayıldığını düşünün; öğretmenler ve akademisyenler tarafından eğitilerek geçirdiğimiz saatler diğer maruziyetlerimizin çoğunu gölgede bırakır.
Çocukluktan itibaren her yıl, ebeveynlerimiz olmayan yetişkinlerce eğitilir ve aldığımız eğitimi kendimizle birlikte geleceğe taşırız. Fakat buradaki düşünceyi yeniden ifade etmemiz gerek: iyi bir öğretmenin mirası sadece onlarla ya da bizlerle birlikte “taşınmaz” aynı zamanda bizlerin içinde yaşar. Ölmüş bile olsalar düşünceleri bizleri hayatına yön vermeye, bizlerin düşüncelerini biçimlendirmeye devam eder.

Gelgelelim edebiyata. Okumayı öğrendiğimiz zaman hayatımız değişmeye başlar. Yetişkinliğe ve toplumsal olana adım atmış oluruz. Yaşamımızın ilk yıllarında edindiğimiz bu beceri, yaşamımızın sonuna kadar bizim bilgi ve iletişim kaynağımız olarak kalır. Aslında burada muazzam bir enerji söz konusudur çünkü okumak bir tür sessiz, pasif, yalnız bir uğraş değil, kendi eylemliliğini kendi içinde taşıyan bambaşka bir deneyimdir.
Yalnızca görsellik olarak düşündüğümüzde fiziken okuduğumuz sayfa haricinde neredeyse hiçbir şey görmeyiz. Ama kendinize bir sorun: bilhassa edebiyat eserleri okuduğunuzda zihninizde neler olup bitiyor? Şiir, oyun ya da roman; okuma esnasında kendimi ansızın çift taraflı bir yolda buluyorum. Metnin zihnindeyim, zamanındayım, yaşamındayım ama o da benim zihnimde, zamanımda ve yaşamımda.
Ve bu yeniden yaşanabilir: şu an bununla karşı karşıyayım ama elimde bir metin olsun ya da olmasın okuduğum yaşantıyı zihnimde tekrar tekrar deneyimleyebilirim. Onu harekete geçirmek için düşünmem yeterli. Hafızam onu bana geri getirir. Hayat onu canlandırır. Uzun zaman önce ölmüş yazarlarla yaptığım konuşmalar inkâr edilmeyecek bir biçimde şimdiki zamandadır. Bilim kurgunun hiçbir formülü – zaman ya da uzay yolculuğu gibi – okuma eylemine rakip olamaz. Okurken sadece başka bir dünyaya “taşınmam” aynı zamanda bir hayalet gibi o yaşama sızarım – o yaşam da benim yaşamıma.
Şimdi bunu bir örnekle açıklamaya çalışacağım.
Sofokles’in Oedipus’unu açıyorum ve okumaya başlar başlamaz M.Ö. 5. Yüzyıl Atina’sındayım. Vebanın ve kitlesel ölümlerin kamusal hikâyesinde, körlüğün ve ardından gelen korkunç bir bilgeliğin özel hikâyesindeyim. Tüm bunlar sadece şu an okurken değil, aynı zamanda daha sonra, ötede bir yerlerde gerçekleşiyor. Bu kitap artık zihnimde hep benimle beraber olacak ve örneğin kendi ülkemde kitlesel bir ölümle karşı karşıya kaldığımda hayata Sofokles’in merceğinden bakabileceğim.
Sofokles, çoğumuzun kendini bilmek olarak adlandırdığı bilinç durumunun kibrini ifşa eder: kavşakta öldürdüğü adamın babası, yatağındaki kadının annesi olduğunu bilmeyen Oedipus’un cehaleti bizler için bir örnektir çünkü onun yaşantısı özel ve kamusal, insani ve evrensel olarak kendi cehaletimizi yüzümüze vurur. John Barth’ın bu konuya olan yaklaşımını düşünün: “Ayırdına varma ve son verme durumlarını, geride kalmış bir geçmişin karanlık bilgisi takip eder. Anlaşma çoktan imzalanmıştır ama hastalık kemiklere sızmıştır bir kere. Üstelik babamı öldürüp annemle zina edene kadar Oedipus olduğumu görecek kadar bilge değilimdir.” Barth bu sözleriyle aslında “etkiler” dünyasında yaşadığımızı ama karşı karşıya kaldığımız bu etkilerin ortaya çıkmasına sebep olan “nedenlere” karşı kör olduğumuzu ve her şeyi ancak, her şey olup bittikten sonra fark ettiğimizi görmemize yardımcı olur.
Yaşamınızı bir an için olsun bu doğrultuda tasavvur etmeye çalışın: kim olduğunuza dair kavrayışınız zaman içerisinde nasıl değişti? İnişli çıkışlı tutarsız süreçler, kör noktalar, şaşırtıcı sürprizler, tersine dönüşler. Üstelik bunu her gün yaşıyoruz. Bir şeyler olup bitiyor ama biz onları ancak etkisi bize ulaştıktan sonra fark ediyoruz.

Freud, Sofokles’in oyununda sürekli konuşulan meselelerin ötesinde çok daha karanlık bir şey gördü: gençlerin, özgürlük ve bağımsızlık kazanabilmek için yetişkinleri yok etmeye programlandıklarının kanıtını. Şimdi öğretmenler hakkında neler söylediğimi anımsayın: gençlerle yetişkinler arasında kurulan bu köprü, uzun yıllara yayılan bir yetiştirme ve büyüme süreci, eğitimin sağladığı karşılıklı değiş-tokuş Oedipus’un karanlık tezini tersine çevirir.
Sık sık öğretme eyleminin bir misyon olduğundan söz edilir. Ne de olsa eğitimciler nadiren zengindir ya da ünlüdür. Fakat öğretmenliğin, bedenlerimizi ya da araçlarımızı hareket ettiren enerji sistemlerinden farklı bir biçimde işlediğini ve kendine özgü bir aktarım biçimi olduğunu söylersek hedefe biraz daha yaklaşmış oluruz. Mesela on birinci sınıftaki edebiyat öğretmenimin şiir tutkusu, benim şiirin niçin önemli olduğunu anlamamı sağlayan yegâne şeydi.
Bunu basit bir rol modeli olma meselesine indirgeyemeyiz. Zira edebiyat dersi de tıpkı gaz, su, elektrik gibi kamusal bir hizmettir ama ötekilerden farklı olarak burada açma-kapama düğmesi yoktur. Malzeme asla yok olmaz, asla harcanıp bitmez. İyi bir eğitim esnasındaki karşılıklı değiş-tokuşun güçlü doğası, “öğretim” ya da “yorum” gibi aşina olduğumuz terimlerle açıklanamaz.
***
Çoğu evde iki çeşit raf bulunur: ilaç rafı ve kitap rafları. Bunların birbirinden aşırı farklı şeyler olduğunu düşünürüz ama öyle mi gerçekten? İlaç rafına gittiğimizde az sonra yapacak olduğumuz şey, moleküler düzeyde çalışacak küçük haplar yutmak ve muazzam sonuçlar beklemektir: dayanılmaz ağrıları keserler, öldürücü bir enfeksiyonu yok eder ya da endişelerimizi giderirler. Peki aslında edebiyatı da yutmuyor muyuz? Elimize aldığımız bir kitabı bir kez okuyup orada olan biteni hissettiğimizde sözcüklerin oluşturduğu bu özel bileşim içimizde kalıcı bir yer edinmez mi? Düşüncelerimizi değiştirir, birikimimizi artırır, kim olduğumuza yönelik benlik algımızı fark etmemize yardımcı olur. Ardından bu materyalleri birleştiririz. Başka bir yerden gelen, bir başkasının zihninin ürünü olan sözcükler düşüncelerimi, hayata olan bakışımı, algımı biçimlendirmeye başladığı andan itibaren sadece bana aitler. Sürekli içimde yaşar, bana musallat olurlar – işte onlar, iyi hayaletler.

Nihayetinde kurgusal olmaları onları “iyi” kılan en temel nedendir. Edebiyatın en kanlısı bile insanı yaralamaz. Atinalıları öldüren veba bana bulaşmaz ya da Oedipus gözleri bıçakladığında ben kör olmam. Cinayet ve ölüm gerçektir; kalıtsal hastalıklar, aile içi istismar, travma sonrası stres bozukluğu gerçektir – gerçek geçmişin, gerçek hayaletleri. Ama kitaplardan çıkıp benim hayatıma sirayet edenler, onlar etten ve kandan oluşmazlar. Metni bir kenara bırakır ve hayatıma dönerim.
Aristoteles’in katharsis tanımı, sahnede kurgusal bir olay izleyen kişinin bunu bedensel olarak deneyimlemesidir: arındır ve temizler. Başka bir deyişle kişinin organizması, kurgusal olandan doğrudan doğruya etkilenir. Bana kalırsa edebiyat okumak da buna benzer bir deneyim yaratır. Kurgusal olanı zihnime ve kalbime alırım. Böylece ben var olduğum sürece orada olmaya devam ederler ama geçmiş travmaları gibi birer toksin olarak değil, hayali bir olasılık olarak.
Edebiyat ötekini yaşamımızı sağlar. Başka bir yerde oluruz, başka bir zamanda. Duyumsarız, hissederiz. Ve bunlar olurken maddenin, yani bedenin tabi olduğu hiçbir yasayla bağlı değiliz – mutlak özgürlük. Hiçbir gerçek zamanlı seyahat, hatta uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin sunduğu deneyimler bile buna yaklaşamaz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*1619 Projesi: siyahi Amerikalıların katkılarını ve köleliğin sonuçlarını ABD ulusal tarihinin merkezine yerleştirmeyi esas alan ve haber akışını bu görüşe göre biçimlendiren New York Times anlatısı.






