Bakışları
14 Mayıs 2019 Öykü

Bakışları


Twitter'da Paylaş
0

Otobüs perona yanaşıp dakikalardır homur homur bekleşen yolcu adayları içine doluşunca görünüvermişti. Yetişkin bir bacaktan biraz uzunca boyu, ellerinde şemsiyeler, gelecek araca hücum etmek üzere mevzilenmiş insanların arasından görünmesine yetmiyordu. Görünmek gibi bir derdi de yoktu zaten. Zira ortada olduğu her an kulağından tutulup dışarı atılması riskini taşıyordu.

Şemsiyem olmadığından değil, öncü birlikte olmayı sevmediğimden olsa gerek, manzarayı gerideki sundurmanın altından seyrediyordum. Hücum gerçekleştikten sonra hızlı yahut çirkefçe davrananlar oturacak, oturamayanlar hüsranla bir yerlere yaslanacak ve sıra benim gibi ayakta gitmeye razı olanlara gelecekti. O ise ne oturacak ne yaslanacak ne de ayakta duracaktı. Onun görevi, hareket halindeki aracın başından sonuna dek yürümek; oturan, yaslanan yahut bir yerlere tutunan bu kalabalıktakilere elindeki mendillerden birkaçını satmaya çalışmaktı. Bu, mülteci ailesinin kendisine tebliğ ettiği görevdi. Ne yaşı ne de hayat şartları verilen bu görevi reddetme şansı tanıyordu ona.

Sakin adımlarla ilerlediğim körük kısmında, tutma demirinde diğer ellerin arasında bulduğum bir yerden tutarak durdum. O da ön kapıdan başladı seferine. Kısa sürede yanıma ulaşacağını düşünerek cebimde bir onluk hazırladım. Bir araca binerken en fazla bu kadar kazanabileceğini hayal ediyordu muhtemelen. Amacım, benden başka kimse mendil almazsa da mutlu inebilmesini sağlamaktı. Bunları düşünürken, önümde sırt sırta dayanmak zorunda kalmış iki adamın kalçalarının arasından sıyrılmaya çalışan küçük bedeni belirdi.

Durakta beklerken arkasından görmüştüm onu. Kafasında, kendisinden yaşça büyük yahut bedenen irice birinin verdiği belli montunun kapüşonu takılı olduğundan yüzünü görememiştim. Yaşına nispeten olgundu yüzü. Simanın yarısını genetik, diğer yarısını yaşanmışlıklar oluşturuyor olmalıydı.

Bir şey söylemeden uzattı elindeki mendili. Artık kimseyle konuşmak gibi bir derdi, hevesi kalmamıştı belli ki. Kolu mekanik bir hareketle yukarı kalkıyor, gözleriyle, bir cümleye ihtiyaç duymadan soruyordu sorusunu. Zaten yüzüne bile bakılmıyordu ya... Bir de konuştuğunun duyulmamasına katlanmanın manası yoktu. Çoğunun onu arsız, her türlü muameleye razı bir mülteci olarak gördüğünü biliyordu. Bir başka çoğu tarafından bir sadaka kutusu sayıldığının, bir miktar para verildikten sonra elindeki mendili almaya dahi tenezzül edilmediğinin de farkındaydı. Ama kalan az birçoğunun onu tüm sıfat ve kimliklerden münezzeh, yalnızca bir çocuk olarak gördüğünün, sadece yardım etmek niyetinde olduklarının da farkındaydı. İşte insanların o az birçoğu, diğer çoğuna katlanmasını sağlıyordu.

Mendili uzatıp bir şey söylemediğinde, ben de, bir şey söylemeden cebimde hazır ettiğim onluğu uzattım. Yüzüne bakıp tebessümle göz kırptım, paranın karşılığı olan mendili alıp cebime koydum. Karşılaştıklarının o az birçoğundan olduğumu anlayınca gözlerinde anlık bir parlama oluştu. Mahcup bir gülümsemeyle teşekkür edip arkaya doğru ilerledi, ilk durakta, bir sonraki ekmek teknesine binmek üzere indi.

Ertesi sabah durağa geldiğimde yine oradaydı. Kapüşonu takılı değildi bu kez. Yanına gidip elimi omzuna koydum. Bir an irkildi ama kaçmadı. Başını kaldırıp beni görünce sevindi. Demek unutmamıştı.

“Bir simit yiyelim mi birlikte?” diye sordum, durağı gösterdi. “Birini kaçırsan bir şey olmaz,” dedim gülerek, “diğerine binersin.”

Düşündüğümün aksine, iştahsızca yedi simidini. Aslında sanıldığı gibi aç olmadıklarını mı göstermek istiyordu yoksa sahiden aç mı değildi, bilmiyorum.

“Nasıl durumlar?” dedim sessizliği bozmak için. Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Seviyor musun burayı?” diye sordum. Başını sağa sola salladı. “En çok neyi sevmiyorsun peki?” diye sordum bu kez. Verdiği tek kelimelik cevapla ilk kez duydum sesini.

“Bakışları.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR