Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Kasım 2021

Kitap

Banu Özyürek'ten "Poz": Her Anımsama Bir Hikâye Midir?

Ayşenur Tanrıverdi

Paylaş

1

0


Poz, modern anlatının olay örgüsü geleneğinden uzakta durarak daha ziyade bir iç dökme, anımsama ve itiraflar silsilesi hâlinde karşımıza geliyor.

Güne bir hikâyeyle başlamak bir nevi korunak sağlar bana. Henüz kendi bilincimle karşılaşmaya hazır olmadığım sıralarda kendime bir rehber edinirim. Hikâyenin beni götüreceği yeri okurların çocuksu bir inatçılıkla gösterdiği sabırsızlıkla bekler, olup biteni kendi zamanımla mayalayabileceğim bir zemin ararım. Bir anlam, bir neden, bir edim…

2019 Yunus Nadi öykü ödüllü yazar Banu Özyürek’in Poz adlı kitabı da bana sabahları kılavuzluk eden kitaplardan biriydi. Poz’un cesaretli ama çekingen, neşeli ama düşünceli, anımsayan ve bilen, bulup bulup yitiren karakterleriyle tanıştım. Her öykü bir tutku pınarının ağzında bekliyor ve bu tutkular, anların bütününde çözümlenmesi gereken bir nesne hâline geliyor. “Bu Senin Çiçeğin” adlı öyküde şöyle seslenir anlatıcı; “Benim tatlı su perim Galatea. Benim kusursuz, parlak mermerim. İstediğin gibi olacak. Kurtulacaksın, kuş gibi hafifleyeceksin ve minik ağzınla bana cik cik diyeceksin. Tüllerin içinde, suların içinde, çayırlarda yuvarlanacağız, el ele.” Gerçekten öyle mi oluyor, öyle mi olacak bilemiyorum. Yalnızca yazarın öyle olmasını istediğini biliyorum. Çünkü öyküde karakter karşımızda öylece, ona dair bir fikrimiz yokken belirir. Karakterler âdeta rollerini yerine getirmek için bekleşiyor gibidir. Sartre Yazınsal Denemeler’de bu hissimi şu şekilde yakalamıştır: “Olaylar, coşkular, düşünler anısızın gelip bir kişinin içine yerleşir, orada yuvalanır ve kişinin pek bir payı olmaksızın çıkıp giderler.”

Poz’u okurken yükselip alçalan bir kalp ritim grafiği gibi akan bilinç akışına kapılmış gideriz. Heyecan, öfke, âni bir anımsama veya kıskançlık… Kıskançlığın bir kafede, güpegündüz çıplak şekilde karşıma çıkmasından çok hoşlandım. "Kafe Planet Planet" öyküsünde anlatıcı, yine hem Hande hem Ergün hem Ergün’ün karısı hem de Hande’nin kocasıyla inceden inceye alay etmektedir. Hislere birinci ağızdan yer açmak için bu kez günlük tarzından yararlanılır. Yalnız Hande’nin günlüğünü öylece okumak gibi değildir bu, anlatıcıyla suç ortaklığı yaparak, alay ederek gizlice okuruz onu. Öykü içinde bir şey olsun beklentisiyle sabırsızlansam da anlatıcı yine sakince elindekini yere bırakıyor ve öykünün ereğini bir anda yitiriyoruz. Kadınlar arasında ya da adamla kadın arasında geçebilecek bir diyalog, bir olay, bir tartışmayla belki de edimin niteliğinden aldığım haz katlanabilirdi. Bu hazza dair elimde kalan, öyküdeki flörtün tatlı kırıntılarına denk düşmeyen “şu tezgâh arkası değme olayları” ifadesi oluyor. Bunun gibi ifadelerin öyküyü yalnızca erekten değil, estetik değerden de uzaklaştırdığını düşünüyorum. Cümlelerin estetik ahengi yazarın genel üslubunda kendini gösterirken (“zaten sonbahar, herkes sessiz, ilişilmeyecek bir mutluluk peşinde”), kimi zaman ise ifadeler, adına farklılık ya da yenilik diyemeyeceğim sakil bir biçime bürünebiliyor: “Akıllıymışım gibi davranmayacağım, çünkü ben bir kere sanıldım” ya da “Beni de öyle süzüyorsun, eski ve yeninle, ikiniz birden. Elbette ikimi.” Elbette bu cümlelerin bağlamı içinde anlaşılmayacak bir yanı yok ama estetikten uzaklarda esen bir rüzgârı var. Bu rüzgâr ise bir okur olarak beni hikâyeden soğutabiliyor.

Poz, modern anlatının olay örgüsü geleneğinden uzakta durarak daha ziyade bir iç dökme, anımsama ve itiraflar silsilesi hâlinde karşımıza geliyor. Dolayısıyla karakterler dahil olabilecekleri bir olayın içinde kendilerine eni konu yer açamıyorlar. Oldukça güçlü ayrıntılarla hayatın basit yönlerine fener tutabilen öykülerin daha açık, açık, açık olmasını diledim okurken.

“Giysilerin yumuşak uslu (…) o zaman belki biz de… Belki biz de… Bilemiyorum” (s.14) Bilinmeyenle baş başa kalmak huzursuz ediyor beni. “Tahmin ediyorum bir yıl içinde ayrılacağız.” Neden bir yıl, bilemiyoruz… “Çenenden tutup ayağa kaldırıyorum seni (…) sıcak nefesimle hüfff yapıyorum kasıklarına doğru, kikirdiyorsun. Kaşlarımı kaldırıp bakıyorum sana ve başımı sallayarak oyuna devam ediyorum.” (s.15) Varoluşçu bir anlayışla giriyoruz hikâyenin içine. Gizli ve yasaklı bir serüvenin kıyısında onu izliyoruz, ama dahil olamıyoruz. Gerçekte neler olup bittiğine dair bir kapalılık sözü verilmiş gibi…

Kapalılıktan bir diğer kastım ise şudur… Örneğin “güzel saçlar ve gizemli düğmeler…” (s.30) ifadesinde bir düğmeyi gizemli yapan nedir? Bir düğmede gizem aramak öykünün niteliğine bir değer kazandırıyor mu? Veya “(…) düğme utangaç bir erkek gibi kızarmıştı” cümlesindeki benzetmeyle hayatın hangi noktasında bir benzerlik aramalıyım? Bunları bilemiyorum.

Yazar ve eleştirmen Asım Bezirci edebiyatın bire bir yansıtan değil temsil eden yapısını şu şekilde ele almaktadır; “(yazar) Önemsizin içindeki önemliyi, ayrıntının içindeki özlüyü, geçicinin içindeki sürekliyi, tikelin içindeki tümeli yakalamaya ve estetik bir biçimle vermeye uğraşır. Bunu da çoğunlukla imgeyle sağlar. İmge, yalnızca duygusal öğeleri değil, ussal ve düşünsel öğeleri de kapsar. Hepsini örgensel ve özgül bir bütünlük içinde yoğurup birleştirir.”

Banu Özyürek sözü edilen temsili kitapta sağlam bir şekilde kurarken, Sartre’ın yalpalayan bireysel bilinç olarak bahsettiği kesikli sayıklamalar hâlinde çıkagelen düşünsel öğeler, genel bir öykü yapısı oluşmasına engel olabiliyor. Bu bir anı mı, anımsama mı yoksa öykü müdür? Karakterlerin her birinin içlerinde taşıdığı özgürlük coşkusunu hissedebiliyorum okurken; yine de onları geri tutan, ne olup bittiğini sarih bir biçimde anlamamıza izin vermeyen görünmez bir engele takılıyorum. Banu Özyürek, önemsizin içindeki önemliyi, ayrıntının içindeki özlüyü çekip çıkarmada oldukça mahirken, Bezirci’nin bahsettiği örgensel ve özgül bir bütünlük içinde yoğurulup birleştirilmesi konusunda öyküyü bir edim yoksunluğu içinde bırakmaktadır.

Poz, Sokrates’in “bilmek, anımsamaktır” anlayışına eşlik ederek özde var olan bilgiyle, sonsuz bilginin bir çatışmasını gösteriyor. Her anımsama; özlem, korku, nefret, pişmanlık, yas, kıskançlık gibi öznel tepkilerimizin tıngır mıngır salınan beşiğinde uyukluyor: Âniden zamansızca uyanmalar, geri dalmalar eşliğinde. Ve yine her anımsama, kendi olmaya direnerek, dışarıda bir yerlerde -ama kesinlikle içimizde değil- varlığını sürdürmeye devam ediyor. Burada ölüm dünyanın öylesine bir yerinde bir ağaç, yaşam öylece akan bir su gibidir. Belki de bir okur olarak Poz öykülerinde bir edim aramak yerine yalnızca manzaranın hazzına varmaya bakmalıyım.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Scott Fitzgerald’dan yazarlara öğütlerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jeff Minick

5 Mayıs 2025

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh S..

Devamı..

Büyümenin Sancısı, Hayallerin Haritası..

Işıl Kızılırmak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024