Gecenin bir yarısı babam elinde av tüfeğiyle beni uyandırdığında, bu garipliğe sebep olan şeyi anlamam fazla uzun sürmedi. Odanın soğuğunda uykulu yüzüme çarpan nefesinin çizdiği yolu seyrederken, “Bu sefer beş tanesini götürmüşler,” diye fısıldamıştı. “Köpeklerin ikisini de parçalamışlar.”
Bir dağ köyünde doğup büyüyen her insan, bir kurt sürüsünün bir koyun sürüsüne saldırmasında dehşet değil, ihmal görürdü. Bu yüzden, uyanır uyanmaz yaptığım ilk şey koyunların ölümüne, benim de uykuma mal olan ihmali bulmaya çalışmak oldu. Yine de hiçbir makul sebep gelmedi aklıma. Kulaklarımda açtığı yaraları hâlâ taşıdığım soğuğun gazabından korunmak için –boşuna bir çaba olduğunu bildiğim halde– montumu giydim. Babam her kurt saldırısının ardından katlanan bir hırsla temizlediği ama bir kurdu korkutma ihtimaliyle bile ateşleyemediği tüfeğini omzuna dayamış, kapının eşiğinde beni bekliyordu. Yüzümüzde kırbaç gibi şaklayan rüzgârdan ve onun uğursuz bir ıslığı andıran uğultusundan kendimizi sakınmaya çalışarak, elimizde fenerlerle ağıla doğru yürüdük.
Kış aylarında üzerini çoğu kırık bir yığın kiremit ve naylonla örttüğümüz o berbat kokulu yere vardığımızda, zavallı koyunların tümünü, yani bir kurdun boğazından geçmeyecek kadar şanslı olanlarını birbirlerine iyice sokulmuş halde melerken bulduk. Babam biri bacağından, diğeri de boynundan yaralanmış iki hayvanı ağılın köşesine sürükledi. Bir süre hayvanların yaralarına bakıp bağırışlarını dinledikten sonra ölüm işinin doğal parçası haline gelmiş bir adamın kayıtsızlığıyla bana dönüp, “İkisi de sabahı görmez,” dedi. “Yaraları epey ağır.”
Ağılı dolaştığımda etrafını dikenli tellerle güçlendirdiğimiz kalın ve sıralı epeyce çitten oluşan bölümün aç ve acı çekmeye hazır bir kurt sürüsünü ağıldan uzak tutmaya yetecek kadar güçlü olmadığını anlamıştım. Beni kahredecek bir bağ kurmaya vakit kalmadan parçalanan köpeklerden kalanları gömme işini babama bırakarak eve doğru yürüdüm. Uzun bir yol boyunca uzanan açıklığı ince dallı ağaçlarıyla parça parça bölerek başlayan ormanın içinden, bize doğru alay eder gibi uluyan kurtların sesini dinledim bir süre. Bu sesi doğduğumdan beri duyuyordum zaten. Ama böyle gecelerde başlayan ve gün ışıyana kadar dinmeyen ulumalara, sahiden öyle olduklarına inandığım için, daima farklı bir anlam yüklerdim.
Eve girdiğimde annemin uyandığını ve sobanın yanına serdiği döşeğe oturup babamın zorbalıklarından ağlanacağı vaktin gelmesini beklediğini gördüm. Sinirlendiğinde durmaksızın titreyen ellerine bakarak karşısına geçtim ve sırf beni neşelendirecek bir ağız dalaşı başlatsın diye, “Babam seni boşuna ayağa dikmiş,” dedim. “Olan olmuş. Bu saatten sonra senin elinden ne gelir ki.”
Annem başını öfkeyle kaldırdı ve çocukluğumda yediğim tokatların hazırlığını yaptığı zamanlardaki gibi, elini rastgele ve gücü yettiğince savurdu. “Ah oğlum,” diye bağırdı. “Bunların sülalesinde kadınlara eziyet ömür boyu böbürlendikleri bir erkeklik meselesidir, erkekliğine sıçayım ben onların.”
Babam yarım saat sonra, henüz başlayan karın tutunduğu omuzlarını silkeleyerek içeriye girdi. Aklı, onu ve elbette beni defalarca aptal yerine koyan kurtlarla meşgul olduğundan, bir kavganın kıvılcımını kovalayan karısının yüzüne bakmadı bile. Neyse ki annem bu kıvılcımı bir sözde ya da bir bakışta bulmaya da hazırdı. Nihayetinde gırtlağına kadar beceriksizliğinin öfkesiyle dolmuş olan babam söyleyeceği şeyin bambaşka bir cephe açacağını bilmeden, “O kurtlardan birini vurduğumda postunu bu duvarlardan birine asacağım,” dedi.
“Bok vurursun,” diye bağırdı annem. “Hayvanlar salak yerine koyuyor seni. Belediyeden erzak alır gibi koyun çalıp gidiyorlar.”
Babam kızgınlıktan çok şaşkınlıkla, “Yahu ne oldu şimdi sana,” diye sordu. “Uykunu böldük diye mi kuduruyorsun?”
“Uykumu böldün diye değil,” dedi annem. “Uykumu boş yere bölmeyi huy edindin diye.”
Babam karşılık vermeyince annem yarım kalan uykusunu tamamlamak için yatağına döndü. Gün, düşmanlarımızı saklayan ormanın ardında ışımaya başlamıştı bile. Yorgun değildim. On dokuz yaşında, dünyası bu köyden ibaret bir erkek çocuğu olarak, geceleri uykuların yalnızca rüyalar tarafından bölündüğü yerlerden birinde yaşamadığımı biliyordum. Zindan gibi bir gecede uyanıp kaçırılan koyunları ve parçalanan köpekleri saymanın buradaki hayatın doğal ve kaçınılmaz yazgısı olduğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim.
Sabah kar iyiden iyiye toprağın üzerini örtmüşken, babam ağılın etrafını, kurtları ve annemi güldürmekten başka bir işe yaramayan eski kapanlarla, dikenli tellerle doldurmaya başladı. “Tedbir” demem konusunda ısrar ettiği bu zayıf ve birçoğu küflü tuzakların, her geldiklerinde köpek parçalayan bir kurt sürüsüne bahçenin her köşesinde biten faydasız otlar kadar bile engel olmasına imkân yoktu. Zaten bugüne dek bunu anlamamıza yetecek kadar çok koyun kaybetmiştik.
Öğle vakti kar öyle garip bir hızla yağmaya başladı ki, yemek için verdiğimiz aranın ardından ağıla döndüğümüzde, kurduğumuz kapanların tümünün bu zorba beyazlık altında kaybolduğunu gördük. Üstelik birkaç tanesini bulmak için babamın ayağını kaptırması gerekmişti. En sonunda babam yüzündeki acıya sebep olan şey kendi tedbirsizliği değilmiş gibi, yağan kara ağız dolusu sövüp, “Böyle olmayacak,” dedi. “Başka bir yol bulmak gerek.”
Çaresiz, eve döndük. Annem kış günleri yanından yalnızca uyumak için ayrıldığı sobanın ateşini elindeki birkaç parça odunla kuvvetlendirmeye çalışırken, kocasının topallayarak ve acı çektiğini belli etmemek için de acı çekerek pencereye doğru yürüdüğünü gördü. Bu topallığa senelerdir, “Bir işe yaradıkları yok, at çöpe gitsin,” dediği kapanların sebep olduğunu anlayınca, topukları üzerinde güçlükle adımlayan kocasının haline acımak şöyle dursun, onun acısında gülünecek, “ben demiştim” manasına gelen bir bakışla alaya alınacak şeyler bulmuştu. Bense bu hale üzülmekten başka bir şey yapamamıştım. Yine de ellerini arkada kavuşturup bir saniye bile kımıldatmadığı başını pencerenin köşesine dayamış olan babamın, gözleriyle yağan karı değil kendi içindeki sıkıntıyı seyrettiği süre boyunca, benim ya da annemin ne düşündüğüyle zerre kadar ilgilenmediğini de biliyordum.
Akşama doğru, kar bir düşmanın inadıyla yağmaya devam ederken babam ağılda tuttuğu tel örgüleri sırtıma yükleyip evin önündeki açıklığa bırakmamı istedi. Kırk metrelik yol boyunca attığım her adımda yalpalıyor ve ara sıra düşüp soğuğu yüzümü uyuşturan taze karın tadına bakmak zorunda kalıyordum. Evin önüne tel örgülerden küçük bir ağıl inşa etmekle geçen birkaç sıkıcı saatin ardından, babamın aksak adımlarla gittiği ağıldan iki zavallı koyunla döndüğünü görünce, benim için o âna dek sırrını korumuş olan fikrin nereye vardığını anlamıştım. Koyunları devrilmek için rüzgârını bekleyen bu adi ağıla tuzağın yemleri olarak sürüklediğimizde, kurtların buranın yolunu unutmuş olmalarını dilemekten başka bir şey yapamadım.
Gece yarısı, annemin öfkesine rağmen elimizde tüfeklerle evin damına çıktık. Birkaç metre önümüzde telaşla tepişen, korkudan birbirlerine sokulan ve uzun uzun düşmanın geleceği yere doğru bakan koyunların her hareketini seçebiliyordum. Ay ışığı gecenin karanlığını fazlasıyla bölüyordu. Kar her geçen dakika biraz daha hızlandı. Uzandığım yerde, dizlerimin ve nefret ettiğim tüfeği kavramış ellerimin ağrıdığını hissediyordum. Yine de bu işi namus meselesine vardıran babamın ciddiyetinden öyle çok korkuyordum ki, bu gece yanı başında donup kalacağımı bilsem, ağzımı açıp beni düşürdüğü halden tek kelimeyle bile şikâyet edemezdim.
Tetiği çekemeyecek kadar uyuşmuş parmaklarımı nefesimle ısıtmaya çalıştığım sırada, ormanın başladığı yerde parlayan beş çift gözün bize doğru geldiğini gördüm. Soluğum o an kesiliverdi.
Uyarmak için omzuna dokunduğum babam kurtları çoktan fark etmiş ve gözlerini düşmanlarından ayırmadan, “Postunuzu duvara asacağım,” diye fısıldamıştı.
Kurtlar –evin önündeki ağılda tepişen koyunları fark ettiklerinden midir bilinmez– mesafe kısaldıkça daha hızlı yürümeye başlamıştı. Artık parlak gözleriyle birlikte ayak seslerini ve soluk alıp verişlerini de seçebildiğim bu hayvanların namlunun ucundaki ava dönüşmelerine sancılı ve göründüğünden daha uzun birkaç saniye kalmıştı. En sonunda kurtların en aç ya da o an için en kurnaz olanı koyunların bulunduğu küçük ağıla atılmak gibi bir hata yapınca, babam hemen önümüzde ağılın tellerini parçalamakla uğraşan beş kurdun hırlamasını art arda ateşlediği tüfeğinin dehşetiyle bastırdı.
Kulaklarımı dolduran korkunç gürültü sebebiyle kısa bir süre hiçbir şey duyamadım. Yalnızca ormana doğru kaçışan kurtların telaşını ve bir felaketten kurtulan koyunların ağılın içinde şaşkın şaşkın koşuşturduğunu görebiliyordum. Yeniden ancak güçlükle işitmeye başladığımda, babamın yüzüme bakıp ağzını oynattığı süre boyunca tekrarladığı şeyin, “Vurdum, birini vurdum,” diye bağırmak olduğunu anladım. Kurtların tümünün şafak vaktinin kızıllığıyla aydınlanan ormana kaçmaya devam ettiğini görünce, kurt vurma takıntısının babamda bir sanrıya sebep olabilecek kadar büyüdüğünü düşünüp korktum. Neyse ki hemen ardından duyduklarım rahatlattı beni: “Kaçanlardan biri yaralı. Ormanda ölüsünü bulacağız onun.”
Kurtların ve fişeklerin arasından sağ çıkmayı beceren koyunları diğer ağıla taşımakla uğraşmadan, yaralı kurdu bulmak ve postunu duvara asmak için ormana doğru yola çıktık. Küçük ağılın birkaç metre ötesinde, karın beyazlığı üzerine kondurulmuş küçük lekelere benzeyen ve pek çoğu kurtların ayak izlerine karışmış kan damlalarına rastladık. Ama rüzgârın daha da azdırdığı kar yağışı bizi yaralı kurda götürmesini umduğumuz bu izlerin üzerini süratle örtünce, birkaç adım sonra eski lekesiz beyazlıktan başka bir şey göremez olduk. Üstelik babam hâlâ topallıyor ve ara sıra boş bir adım atıp kara boylu boyunca gömülecek gibi oluyordu. Yürüdüğümüz açıklığın artık ince dallı ağaçlarla bölünmeye başladığı yere vardığımızda, günün aydınladığını görmemize yetecek kadar çok vakit kaybetmiştik.
Çocukluğumdan beri –bilhassa annemin uydurduğu safsatalarla– uzak tutulduğum bu soluğunu tutmuş ormana ilk kez giriyordum. Görünüşte her şey basit ve sıradandı. Bir süre gövdeleri çürümüş uzun çam ağaçları arasında alışılmadık bir şey görmeye ya da bir ses işitmeye çalışarak yürüdük. Ama orman kendinden olanı vermemeye yemin etmiş gibiydi. Baktığımız her yerde bir önceki yerin suretini görüyorduk. Arazi genişlemeye başlayınca babam iki ayrı yere gitmemiz gerektiğini, böyle devam edersek haddinden fazla vakit kaybedeceğimizi söyledi.
Kurdu bulanın bir el ateş etmesine karar verip yollarımızı ayırdık. Ben ağaçların iyiden iyiye sıklaştığı, üç metre ötesini bile doğru düzgün seçemediğim berbat bir yolda ilerliyordum. Burada işitebildiğim tek ses, ürkek adımlarla ezdiğim karlardan yükselen hışırtılardı. Kuşlar tepemde cıvıldamaya başlayınca kendimi –ormanda tek başına, yaralı bir kurt arayan birinin rahatlayabileceği kadar– rahatlamış hissettim.
Aniden gelen korku nöbetlerinin titrettiği bacaklarımı neredeyse sürüyerek yürümeye devam ettim. Bir ara, pek yakınında olmadığım bir ağacın dibinden önce bana, ardından başka bir ağaca bakan çirkin ve epey zayıf bir dağ tavşanıyla karşılaştım. Hayvan adımlamak için ayağımı kaldırdığım an gözden kayboluverdi. Tavşanın benden sonra daha da büyüyen bir telaşla baktığı ağaca doğru yürürken, bu ağacın gövdesi ardında saklanamayacak kadar büyük bir hayvan bedeninin karlara boylu boyunca uzandığını gördüm. Ellerim tüfeği kendiliğinden kavrayıverdi. Gözlerimi yerde bir ölünün bitkinliği içinde yatan hayvanın üzerinden ayırmadan onu daha iyi görebileceğim bir yere geçtim ve göğsündeki fişek yarasına rağmen nefes almakta ısrar eden bu inatçı hayvanın saatlerdir peşinde koştuğumuz kurt olduğunu anladım.
Elimdeki tüfeği hayvanın başına doğrultup ona doğru öncekilerden daha korkak birkaç adım attım. Yarı kapalı, yorgun gözleri arasından beni izliyor ve hiç gücü kalmadığı halde diş göstermeye çalışıyordu. Soluk, gri tüyleri yattığı yerde biriken kana bulanmıştı. Zayıflığının onu korkuttuğunu hissedebiliyordum, beni de bu zayıflık karşısında bu kadar güçlü olmak korkutuyordu. Parmağım babama zaferin haberini verecek tetiği çekemiyordu bir türlü. Kendimi defalarca yüreklendirmeye çalışmam da boşunaydı. Yapamadım.
Karın, üzerine soğuk bir yorgan örtmeye başladığı yaralı hayvanı, uzun bir uykuya dalmaya hazırlandığı ağaç dibinde bırakıp geri döndüm. Bu kurdun postunu babamın yüreğindeki sıkıntıyı dindirme karşılığında bile olsa evin herhangi bir duvarında, zamanında benden merhamet dilemiş bir çift ölü gözle bana bakarken görmek istemiyordum.






