Buket’le tanıştığım gün, omuzlarını açıkta bırakan beyaz bir bluz ve dizlerine kadar uzanan falu kırmızısı bir etek vardı üzerinde. Yüzünün iki yanından boynuna doğru uzanan sarı saçlarını, biraz aşağıda, kar tanesine benzeyen pırlanta bir kolye karşılıyordu. Mavi gözleri, varlığından şüphe ettiğim Tanrı’nın elinde bulundurduğu bir çift koz gibiydi. En pahalı markaların, en pahalı kıyafetleri vardı üzerinde ama o güzel sarı saçlarla örtülmüş derinin altında, aklın kırıntısına dahi rastlanmıyordu.
Neyse ki o günlerde akıl, beraber vakit geçirmek istediğim bir kadında aradığım en son şey olduğundan, Buket’in bayağılıklarını dert etmiyor, aksine bunları gülünecek şeyler olarak görüyordum. Tuhaftır, buluştuğumuzda onunla değil de, bende bir hayvanın avına karşı duyduğu arzunun bir benzerini uyandıran etiyle konuşuyormuşum gibime geliyordu. Ara sıra, beni bacaklarına ya da göğüslerine bakarken yakalıyor, bozulmak şöyle dursun, beğenildiğinden memnun, tatlı tatlı gülümsüyordu. Birkaç hafta sonunda Pull and Bear, Bershka ve Zara’ya evden daha çok uğradığımdan, cüzdanımda koca bir delik açılmıştı.
Bu mağazalarda saatlerce dolaşıp beni durduk yere masrafa girmeme sebep olan gülümsemelerle kuşatmak ona yetmiyordu üstelik. Burada kahveye verdiği parayı umursamayan bir zenginin ya da bu parayı umursamıyormuş gibi davranmayı öğrenmiş bir sonradan görmenin alışkanlığıyla köle bedenimi Starbucks’a sürüklüyordu. Baristanın karşısına geçip, “Grande boy White Chocolate Mocha, lütfen!” deyişinden içten içe nefret ediyordum. Kahvesini aldıktan sonra dudaklarını büzüştürerek çektirdiği fotoğrafını Instagram’a yüklüyor, bir süre benimle hiç konuşmadan, tam bir ölüm sessizliği içinde, bu fotoğrafa gelen beğenileri takip ediyordu.
Yine de, tüm bu saçmalıkların ardında, bana saçmalığın kendisinden çok daha mühim bir şey vaat edildiğinden, Buket’e ayak uydurmak zor olmuyordu. Bütün çabam, Buket’in daha önce birkaç arkadaşıma sorduğunu bildiğim, “Akşam bana geçelim mi,” sorusunu işitmek içindi. Proust okuyarak yücelttiğim ruhumu aşağılık, basit bir adamın ruhuyla bu yüzden takas ediyordum. Dünyanın bütün bilgeliğini, Buket’in tek bir öpücüğüne satmaya hazırdım. Ama ne umduğun sorunun sorulduğu ne de bir öpücüğün beni bulduğu vardı.
Artık kendimi parlak tüyleri yolmakla bitmeyen ahmak bir kaza benzettiğimden, Buket’le tekrar buluştuğumda, gözünü açmış bir maymun gibi davranmaya başladım. Beğendiği birkaç kıyafeti bana her zamanki bakışları, gülümsemesi ya da somurtuşuyla aldıramayınca, onun da değiştiğini, benimle daha fazla ilgilenmek, bana daha fazla dokunmak gibi akıllıca yöntemler geliştirdiğini fark etmiştim. Buket’in muhtemelen kendinden verilmiş büyük ödünler olarak gördüğü bu barış hamlelerinden memnundum. Ama bunlarla yetinmeyi reddediyor, asıl umurumda olan şeyi almadan, ona istediği şeyleri sunmayacağımı iyice anlamasını istiyordum.
Bu yüzden, bir mağaza vitrininin önünde dikilip, beni cahiliye dönemimdeki gibi kandırmaya çalıştığında, istediği şeyi görmezden gelip, “Hayır, alamam,” diyordum. Israrıma, bazen bana duyduğu nefretin üzerini örtme görevi verdiği sahte bir gülümsemeyle karşılık veriyor, bazen de hissettiği şeyi gizlemeye çalışmadan, dürüstçe suratını asıyordu. “Kesin bir son” anlamını çıkardığım iki haftalık sessizliğin ardından, benimle yeniden buluşmak istedi. Bu noktada ona, her istediğinde önüme kemik atıp sevebileceği bir köpek olmadığımı ispatlamam gerekirdi ama yapmadım bunu. Çünkü tek isteğim, bir köpek gibi görünmemekten çok, önümde istediğim kemiği görmekti.
Buket o gün fazla neşeliydi. Bensiz geçirdiği iki hafta boyunca neler yaptığını, bunları yaparken ne kadar sıkıldığını anlatıp durdu. Anlattıklarının çoğu, bir çocuğu kandırmak için ayaküstü uydurulan hikâyelere benzediğinden, söylediği şeyler üzerinde fazla durmadım. Ama bir ara, yanımdan geçen güzel bir kıza, Buket’in kıskançlığına sebep olacak kadar uzun bakınca, kolumun, onun ince, uzun parmakları tarafından sıkıldığını, yüzünün öfkeden renk değiştirdiğini gördüm. Bu aşırılıkların ardından beni hemen bir köşeye çekti, kulağıma doğru uzandı ve haftalardır duymayı umduğum soruyu, en ummadığım anda hediye etti: “Akşama bana geçelim mi?”
Soruyu sorulduğu anda cevaplamam gerekirmiş gibi, bir aceminin telaşıyla, “Olur,” dedim.
Güldü. “Ama önce White Chocolate Mocha ısmarla bana.”
“Ismarlarım tabii.”
Starbucks’a doğru yürüdük, oysa ben koşmak istiyordum. Buket, baristanın karşısına geçip, Grande boy, yumuşak içimli bir White Chocolate Mocha istedi. O anda, içimde bütün gücüyle uyanan adi hayvan, ona uyanma fırsatı sunan White Chocolate Mocha’nın, bugüne dek icat edilmiş en güzel şey olduğundan hiç kuşku duymuyordu.