Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Mart 2017

Öykü

Behçet Çelik • Çatısız Binaya Damdan Girdik

Behçet Çelik

Paylaş

19

0


Uyudu sanıyordum. Az ötede kımıldamadan yatıyordu bir süredir. Kıkırdamaya başladı. “N’oldu lan,” dedim. Doğrulup yüzünü benden tarafa çevirdi. “İşe bak ya,” dedi başını sallayarak, “çatısız binaya damdan girdik.” “Ne olacaktı,” dedim, “nereden girecektik? Nesi komik bunun?” “Bilmem,” deyip omuzlarını kaldırdı, “komik değil mi yani, çatısını, penceresini sökmüş, sağını solunu delik deşik etmişler, ama kapıyı zincirlemişler.” Saçmaydı sahiden. Şehrin göbeğinde böyle bir mahalle, asıl saçmalık buydu. Savaştan çıkmış gibiydi sokaklar, caddeler. Bir dolu bina tamamen dümdüz edilmiş, bazısı böyle yarım yamalak yıkılmış, sağlam görünenlerin penceresi, kapısı sökülmüş. Üç beş adım ötedeyse yüpyüksek binalar, gıcır gıcır arabalar, tertemiz sokaklar. Ercü Abi, “Size kalacak yer buldum,” deyince peşine takılmıştık. Geçtiğimiz caddelerde kızlı erkekli gençleri, rengârenk mağazaları, binaların önündeki lüks arabaları gördükçe nasıl bir yerde kalacağımızı anlamaya çalışıyor, bir cevap bulamıyordum. Baran da aynı şeyleri düşünmüş olmalıydı, kulağıma eğilip fısır fısır söylendi yol boyu. “Ulan bu apartmanların önünden geçmemize bile izin vermezler, üçümüzü beşimizi yan yana gören kaldırım değiştirir. Ne iş anlamadım. Nereye götürüyor bu herif bizi?” Otomobil galerilerinin yanından döndük, kadınların kızların çıplak bacakları, yuvarlak omuzlar, ileri fırlamış göğüsler, ana babalarının ellerinden tutmuş çocukların öbür ellerindeki dondurmalar, pastamsı şeyler, hepsi yanlış yolda olduğumuzu söylüyordu ya, yapacak bir şey yoktu, düşmüştük bir kez Ercü’nün peşine. İki sokak sonra binaların yükseklikleri azaldı, sokaklar tenhalaştı; yanımızdan yöremizden ortalığa toz toprak saçan kocaman kamyonlar geçmeye başladı. Bildiğim gördüğüm bütün kamyonlardan büyüktü bunlar. O yüksek binaları ilk kez gördüğümdeki gibi, korku gibi, biri gelip suratıma bir tokat çarpmış da sesimi çıkaramamışım sanki, kalabalıklarda herkes omzuma, koluma çarpıp geçmiş yanımdan, sendelemiş, serseme dönmüşüm, gık diyememişim; tuhaf bir sancı karnımda. Ne kadar küçüktük kamyonların yanında; Ercü bile ufacık kalmıştı. Bizim köydeki Tufan ayısının bile merdiven dayayıp tırmanması gerekirdi bunlara binmek için. Ufaklıkların boyu kamyonların tekerleri kadar anca vardı, belki de yoktu. Sonra burayı gördük. “Seçin bir ev yerleşin, abinize de dua edin,” diyerek güldü Ercü, “ev değil, mahalle aldım size.” Dedem televizyonda haberleri seyrederken görürdüm böyle yerler. Toz toprak içinde yıkık binalar. Bir de ağlayan, dövünen kadınlar olurdu hep; bir tek onlar yoktu. Onlar değil, hiç kimse yoktu sokaklarda. Kamyonlar gidip geliyordu o kadar. “Savaş mı olmuş burada,” dedim. Ercü güldü. “Heee,” dedi, “bombalamışlar bütün mahalleyi.” Başını salladı iki yana, “Oğlum, savaş olsa yukarı mahalle, şehrin kalanı sağlam mı kalır sanıyorsun?” Haklı, diye düşündüm, ama Baran itiraz etti. “Bazen mahalleler savaşır, bazen sadece bazı mahalleleri seçip dümdüz ederler,” dedi. “Ne uyduruyorsun Kuyruklu,” diye çıkıştı Ercü, “sen savaşı ne bilirsin.” “Bilirim tabii... Babam savaşta ölmüştür. Ablam anlattıydı...” “Yürü git lan, Kıbrıs’tan beri savaş mı oldu memlekette? Onda bile tek bomba atamadılar bize.” “Babamı öldürmüşler, diyorum,” diye mırıldandı Baran. Ercü’nün daha önce ufaklıklardan birine nasıl giriştiğini bildiğinden devam etmedi. Sadece ben duydum söylediklerini. Bu sabah sessiz kalmadı ama. Ercü’nün bizden istediği şeyi yapmayacağını söyledi. “Yapacaksın,” diye gürledi Ercü. “Yapmam,” dedi, “acımdan ölürüm, gene yapmam.” “Lan oğlum, polisten mi korkuyorsun yoksa,” dedi Ercü, pis pis sırıtarak. “Kimseden korkmam ben,” dedi Baran, “polisten, askerden, hiç kimseden...” “Hele bir ellerine düş, görürüm o zaman seni,” deyip ağır küfür etti şerefsiz. Baran dişleriyle yumruklarını sıkıp sustu, dik dik baktı yüzüne. Onu bırakıp bize döndü Ercü, “Ekip işidir bu, ekip çok mühim,” deyip kimlerin birlikte çalışacağını, ne yapacağımızı anlatmaya başladı. Baran bir süre dinledikten sonra, “Yaparsam da sana zırnık vermem, anladın mı? Alacağımı alır kaçarım,” dedi. “Nereye kaçacaksın it!” Baran kollarını göğsünde kavuşturup kaşlarını çatarak, “Çok kaçtım ben,” dedi, “gene kaçarım, Allah’ın gelse bulamaz.” Ercü kıpkırmızı oldu. “Siktir git o zaman buradan,” diye bağırdı. İşaretparmağını hırsla salladı bize doğru. “Bu kuyruklu gibi düşünen, acından ölmek isteyen, sürünmek, son çare götünü siktirmek isteyen varsa, o da siktirsin gitsin!” Baran’a baktım. Gülümsüyor muydu ne. Yere tükürdü sonra. Hiçbirimize bakmadan, hiçbir şey söylemeden tırabzanları sökülmüş merdivenin basamaklarını ikişer ikişer atlayarak indi. Camı çerçevesi kalmamış pencereden az ötede durup bize baktığını gördüm; küfrettiğini duymadım ama anladım; kıpır kıpırdı ağzı. Aynı basamaklardan uçarak geçtim, “Baran,” diye seslendim, “bekle!” Ebemizle ilgili bir şeyler söylediğini duydum Ercü’nün. Binadan çıkar çıkmaz sağ avcumu yumruk yapıp ağzımın sağ kenarına götürdüm. Ne çok olmuştu bunu yapmayalı. Seviniverdim, çok uzaklara gittim o an, unuttuğumu sandığım yerlere. Peşim sıra Baran da yaptı aynısını, beceriksizceydi ama onun da hoşuna gitmişe benziyordu; koşarak uzaklaştık. Çevrede bir dolu ev vardı böyle harap, yarısı sağlam yarısı yıkılmış. Ercü’nün bizi götürdüğü binadan dört beş sokak uzaktaki birini gözümüze kestirdik. Giriş katında pencere yoktu, duvarlar delik deşik değildi, üst katsa bombalanmış, talan edilmiş gibiydi. Kapıdaki zinciri, kilidi zorladık, ellerimiz pas içinde kaldı, ama açılmadı. “Abansak kapı yıkılır ha,” dedim. Baran ilgilenmedi söylediğimle, çevreye göz attıktan sonra yan taraftaki neredeyse tamamı yıkılmış binayı gösterdi. Göğe doğru yükselmiş, ama hiçbir yere ulaşmayan bir merdiven sağlam kalmıştı. Baran merdiveni bir iki salladıktan sonra tırmanmaya başladı, son basamaktan bu evin çatısına zıpladı; ben de peşinden. İçerideydik demek zor, ama evdeydik, binadaydık. “İyi etmedin benimle gelmekle,” dedi. “Sıkma canını,” dedim, “hiç sevmedim o herifi. Yola düştüğümüzden beri kaçmaya sebep arıyorum.” “N’apacaz peki,” dedi. “Amaaan,” dedim, dedem rahmetli böyle derdi, “bugüne dek ne yaptıksa onu.” Biraz oyalandıktan sonra çıkıp yıkık dökük mahallede dolaştık. Döküntüler arasındaki inşaatı seyrettik. Çinkoyla kapatmışlardı çevresini, gevşemiş bir yerinden kanırtarak aralayıp içeri süzüldük. Bu kadar büyük bir temel çukuru görmemiştim, dibi zor görünüyordu, öbür ucu kim bilir kaç sokak ötedeydi. Baran’a köyünü hatırlatmış, yakınlarda bir tepe varmış, oraya çıktıklarında aşağılar böyle görünürmüş. Bizi fark edince ilerideki adamlar bağırıp çağırmaya başladı; hızla kaçtık. Akşam nerede kalacağımız belliydi, ama acıkmıştık. İkimizde de kuruş para yoktu. Yukarı mahalleye çıkıp dolaştık bir süre. Otobüs durağının orada bir adamla kızı dileniyordu. Oradan bize iş çıkmazdı. Onlar olmasaydı da bize üç beş kuruş veren olmuyordu ya. “Gidin çalışın, eşek kadar olmuşsunuz,” diyorlardı para istediğimizde. Marketlerin çevresinde dolandık, Baran birkaç kez marketten çıkan ihtiyarların poşetlerini taşımaya yardım etmiş. Az da olsa bir şeyler veriyorlarmış. Şanssızdık bu kez; hepsi gençti, dolu dolu poşetleri üçer beşer taşıyorlardı. “Yaşlılar sabah erken gelir,” dedi Baran. Az ötede bir fırın bulup yakınına çöktük. Orada da ailece dilenenler vardı. Çok acıkmıştık, fırına giren herkese bize de ekmek almasını söyledik. En sonunda gözlüklü bir adam elindeki ekmeği poşetiyle verdikten sonra bir şey dememize kalmadan hızla fırına dönüp kendisine yeni ekmek aldı. Onu da istememizden mi korktu, nedir, yolunu uzatıp ötelerden geçti. İkiye bölüp bir solukta yuttuk ekmeği. Mahallemize, evimize dönmeye karar verdik. Cadde kalabalıklaşmıştı, kimse görmedi uzattığımız ellerimizi, durağın berisinde dilenenlerin yanından geçerken Baran birden durdu, bir süre baktı adamla kıza. Az ileride yeniden durdu. “N’oldu,” dedim. “Kız ne kadar güzel, gördün mü,” dedi. Başımı salladım. Sahiden çok güzeldi. Kırmızısı solmuş fistanı, saçının tamamını örtmeyen siyah yazması kir pas içindeydi, ama gözleri tertemiz parıldıyordu. Simsiyah iki su damlası. Dizlerinin üstüne çökmüş, yanındaki adama hafiften yaslanmıştı. Önlerindeki mendilde üç beş lira, yanlarında bir iki poşet duruyordu. “Suriyeli bunlar,” dedi Baran. “Çok görüyorum onlardan,” dedim. “Bu kadar güzelini görmedim hiç,” diye fısıldadı, “yazık valla.” Dirseğimle dürttüm hafiften, tınmadı. Çevirmedi yüzünü, bakmayı sürdürdü bir zaman. Neden sonra ağız dolusu küfretti. Kime küfrettiğini sordum. “Herkese,” deyip bir daha küfretti. Hava kararana dek başka hiçbir şey yapmadan otobüs durağının arkasındaki alçak duvara sırtımızı verip onları seyrettik. Baran baktı durdu, başını salladı iki yana, derin nefesler aldı, tükürdü, başını, ensesini kaşıdı, ama bütün bunları yaparken bir an ayırmadı gözünü kızla adamdan. Sıkılmaya başlamıştım. Sağa sola bakınırken yanı başımızdaki elektrik direğine yapıştırılmış ilanları gördüm. Bir tanesinde yaşlı bir adamın fotoğrafı vardı. Okumaya çalıştım. Kayıpmış, yakınları arıyormuş, aklı da çok başında değilmiş. “Bir gün,” dedim Baran’a, “şu ilanların birinde kendi resmimi görür müyüm dersin.” Bir keresinde böyle bir ilanda önlüklü bir oğlanın resmini görmüştüm, yürüdüğüm yol boyunca buldukları her duvara, her direğe asmışlardı, ikide bir karşıma çıkıyordu, şapşal bakışlı bir oğlandı, kabak kafalı, kara kaşlı. İlkokula başlarken çektirdiğim bir resim vardı, anamın sandığında sakladığı; evde yalnızsam çıkarır bakardım, aynadaki halimle karşılaştırır, büyüyüp büyümediğimi anlamaya çalışırdım. O resimdeki halime benziyordu kabak kafalı oğlan. Başını çevirip ilana şöyle bir baktı Baran, “Saçmalama,” dedi. Canım sıkıldı, saçma olduğunu bilmiyor muydum sanki. Sırtımı döndüm, yaşlı adamın resmine baktım yeniden. Kim bilir neredeydi şimdi? Belki de ölüp gitmişti bir köşede. “Boşuna umutlanma oğlum,” dedi, belli belirsiz omzuma dokundu. Silktim omuzlarımı, umutlanan eden yoktu. Söylemedim bunu; o da beni bırakmış, dilenci kıza dikmişti gözlerini yeniden. Cadde iyiden iyiye tenhalaşınca toparlandılar. Adam önlerindeki paraları cebine atıp yakınlardaki bir dükkâna gidince kız yalnız kaldı. Baran’ın kalkıp onun yanına gittiğini görünce korktum; olay çıkacak, ortalık karışacaktı kesin, hem de yok yere. Adam dönünce çok kızacaktı. Belki tokat atacaktı Baran’a, bu serseri de asla altta kalkmaz bir şey söyler, bir şey yapar. Neyse ki adam hemen dönmedi. Baran’la kız birkaç dakika bir şeyler konuştu. Bizimki heyecanlanmış, hızlı hızlı bir şeyler anlatıyordu. Salak, dedim içimden, sanki kız anlayacaktı söylediklerini. Kız da ona bir şeyler söyledi. Birbirlerini anlamadan ne konuşuyor olabilirlerdi ki. Baran, kızın nasıl olsa anlamayacağını bildiğinden, yanıyorum, tutuşuyorum falan demiş olabilirdi; kız da ondan para, yiyecek istemiştir, belki de bütün söyledikleri ne diyorsun, ben seni anlamıyorum gibisinden şeylerdi. Dönünce sorularıma cevap vermedi Baran. Kız ne demiş, ne yapmışsa canı çok sıkılmıştı. Eve kadar sessiz yürüdük. Birkaç kez ne konuştuklarını sordum. Omuz silkti her seferinde. Ta çatısız evimize girene dek konuşmadı. İçeri girince de başka yer yokmuş gibi gidip yıkık duvarlardan birinin üstüne tünedi, yanına ilişip dikkat etmesini söyledim. Küfretti. Varmadım üzerine, onu öyle bırakıp evin odalarını dolaştım. Çivi, demir ve tahta parçaları topladım yerlerden. Bunlarla ne yapacağımı bilmiyordum. Kırık menteşelerden birini uzunca bir tahtanın uç kısmına topladığım eğri büğrü çivilerle çakıp demir kısmını duvarın kenarına sürtmeye başladım. Sapı upuzun körelmiş, kertilmiş bir usturaya benzedi. Böyle bir şey her zaman lazım olabilirdi. Sıkılınca yeniden Baran’ın yanına gittim. Aynı yerdeydi. Elimdekini gösterdim. Gülümsedi, tünediği duvardan inip elimden aldı, evirip çevirmeye başladı. Daldı sonra. Karanlığa baktı, uzaktaki ışıklı binalara, göğe. Bir şeyler mırıldandı, dua mı, küfür mü, anlamadım. Bıçakmış, palaymış gibi salladı elindekini. Kesti biçti birilerini, kesin. Sinirlenip atacak oldu aşağıya, kolunu havaya kaldırmıştı, kaldı bir süre öyle, belki de kime saplamak istediğini bilemedi, gerisingeri indirdi kolunu, elindekini uzattı. “Saklayalım bunu Arif,” dedi, “n’olur n’olmaz.” Dayanamadım bir daha sordum kızla o kadar zaman öyle heyecanla neler konuştuklarını. “Sorma,” dedi. “Sordum bile,” dedim, “hem de kaç kez.” “Yürü git lan,” deyip anlatmaya başladı. Kızın yanına varınca, bir şey söylemiş olmak için “Arabi?” demiş. Nasıl devam edeceğini, ne diyeceğini bilmiyormuş, sesini merak etmiş sadece. Anlamasa da söyleyeceklerini, sesini duymak istemiş. Kız başını sallayıp, “Kırmançi,” deyince çok sevinmiş. “Tahmin etmeliydim aslında. Bir şeyi çok yakındı, oturuşu mu, bakışı mı, bilmiyorum. Hemen bizim oralardan mı olduğunu sordum. ‘Suriye,’ dedi. O da heyecanlandı kendi dilinde konuştuğumu görünce. Tam olarak anlamadım ama galiba kaçtıkları şehri söyledi, bilip bilmediğimi sordu. ‘Bilmiyorum,’ dedim. Güldü, daha güzel oldu gülünce. Adını sordum. ‘Arin,’ dedi. Nerede kaldıklarını, bu mahalleyi bilip bilmediğini sordum sonra. Evlerin boş olduğunu söyledim. Birkaç gün öncesine kadar onlar da buradaymış, sonra birileri gelip kovmuş. Allahın belaları. Pislik herifler!” “Bizi de kovmaları yakındır,” dedim. “Sıkıysa kovsunlar,” dedi, elimdekini hışımla alıp sağa sola sallamaya başladı yeniden. O kadar hızla salladı ki menteşe zor bela çaktığım çividen gevşeyip uyuyakalmış bir adamın başı gibi öne düştü. Hırsla duvara vurarak yerine çaktı yeniden. “Yarın gidip onları da buraya getirelim madem,” dedim, “onları da korursun sen böyle.” “Ne sandın,” dedikten sonra öylece durdu bir süre, çenesini kaşıdı, gözlerini kıstı. Gözleri parladı sonra. Elini omzuma attı: “Çok doğru dedin Arif, sabah erkenden gidelim durağın oraya, bakalım.” Dudaklarını kemirdi, kaşlarını çattı, burnunu çekti bir iki. “İyi ama,” dedi sonra, “aynı yere gelecekler mi ki yarın? Ya bulamazsak onları?” “Buluruz merak etme,” dedim, “olmadı ilan asarız otobüs duraklarına, trafik lambalarına.” Kızacak sandım, aksine pek bir keyiflendi. Neşeli olduğunu sandığım bir şarkı mırıldandı çatısız evin yıldızsız göğüne bakıp. Peşinden önce ayaklarını uzattı, sonra hepten kıvrıldı duvarın dibine. Kollarını başının altında kavuşturduktan sonra sesi çıkmaz oldu. Uyudu sandım. Uyumamış, kıkırdayınca anladım.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Delilik de bizim akıllı seçimimiz ols..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mercan Barışkan

20 Eylül 2025

Alt Kat

Sigara uğruna…Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl..

Devamı..

İstanbul’a 1 Saat Mesafede Kamp Kurula..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024