Artık kapıları sonuna kadar açık olmasına rağmen çıkmaya bir türlü cesaret edemediğim kafesimden yine saatlerce dışarıyı izliyorum. Benim haricimde çok şey değişti buralarda. O huzur saçan sokak artık dilsiz değil. Bütün gün tozu dumana katarak kükreyip duruyor. İçindeki hayatları hayal ederek mutlu aile senaryoları yazdığım, kırmızı kiremitlerin arasından dumanlar tüten, o şirin bahçeli evlerin yerini çok katlı binalar almaya başladı. Sıra bizim eve de gelecekmiş, öyle diyorlar. İstemiyorum. Küfür kokan bu odaların bir zamanlar yerle bir olması için dua ederken şimdi bunun olmasını istememek ne garip değil mi? Kabul etsem rahat edecekmişim, zaten soba ile uğraşmak için genç değilmişim, bir de parkelerden ısı yayıldı mı, namazımı bile ağrısız sızısız kılabilecekmişim. Ah nasıl da ikna etmeye çalışıyorlar beni. Sahi bunca komşu rahat yaşamak uğruna tüm anılarını bir canavarın pençelerine nasıl teslim etti? Zor olanı seçselerdi şaşardım zaten. Herkes ben mi?
Sahi ben kalarak zor olanımı seçmiş oldum? Gitmek miydi zor olan, kalmak mı? Kalmaktı kolay olan diyerek beni suçlama. Karşıma geçip ahkam kesmekle olmuyor, yaşayan biliyor; onca çileyi o kader senaryosunu yazan değil, oynayan çekiyor. Hem söylesene çekip giderek bana yaptıkları gibi nasıl kıyardım kızıma? Onu da alıp gitseydin deme! Kendini bile savunamayan ben, bir bilinmezliğe doğru onu sürükleyip nasıl sahip çıkardım. Kendimi feda ederek zor olanı seçtim ben. Anladın mı en zor olanı.
Bak hepsini kaybetme pahasına tam elli yıl sıktım dişlerimi, yamalı bir bohça gibi tıktım içime bütün kederimi. En temizini giydirdim hep, en lezzetlisini yedirdim. En sarhoşunu çektim, hep bedenimde mor güllerle gezdim de bir gün bile şikâyet etmedim. Bir dakika ses etme, ne diyordum? Aynı pencerenin önündeyim ama artık oynayan minik masum yok orada, ip atlarken lüleleri dans eden o kömür karası saçlar yok. Oysa gelmişti, geçenlerde bahsetmiştim sana hatırladın mı? Hani kapı tokmağını çalmıştı üç kez art ardına da çalışından tanımıştım, kalbim duracak sanmıştım. İşte bu dediklerimi ona da demiştim. Kızmıştı. Hayatımı ertelediğim, onun için her şeyi sineye çektiğim, “Yapmasaydın, çekmeseydin, bana mı sordun, ben mi dedim,” deyip, gelişiyle pırpır eden kalbimi, çarpıp gittiği kapının sesiyle paramparça etmişti.
Bak, yaşadığım her ne varsa, düşüncelerimin balkonundan bir sis bulutu gibi dağınık, bulanık hücum ediyor ruhumun en derinine. Bu yaşına kadar en çok hangi sözcüğü duydun desen; hiç düşünmeden koca bir “siktir git” derim. Abim, anam, babam, kocam… Oysa her dediklerini yapmaya alışkındım, bir tek o sık sık söyledikleri sözcüğü yerine getiremedim. En azından bir yetişkin olduğumda; şu pencerenin önüne tüneyip saatlerce gözyaşı dökeceğime, Yeter be, madem öyle, gidiyorum işte, deseydim. Korkmadan, kendim için, hayatım için, hayallerim için bir adım atabilseydim. Keşke, önce kendimi saymayı, sevmeyi, dinlemeyi bilebilseydim.
Söylesene, insan yaşadığı sürece hayatında hiçbir şey değişmez mi? Bir insan doğduğu andan beri hep aynı muameleyi görür mü?
“Okumak yok, hem kız kısmının okuduğu nerde görülmüş, ya çalışıp para getirirsin ya da kapı orada, tutarsın bir adamın elini gidersin, bir boğaza bile bakacak gücüm yok benim.”
“Kız eline kıran mı girdi? Çitile o çamaşırları, beceriksiz seni, bir de kız olacak başıma! Ya yaparsın ya da kapı orada, koca evinde yaptırırlar sana nasıl olsa!”
“Kime afra tafra yapıyon len sen? Kendini ne sanıyon ha? Kime güveniyon? Seni bana yamayan ana, babana mı? Hadi git, durma! Gidecek yerin varsa işte kapı orada!”
“Anne, senle ben, yani benim arkadaşlarım ve sen, yani biz farklıyız. Gelemezsin benimle, sana uymaz oralar, sen de oralara uyamazsın zaten. Hem sen o penceresiz, o sokaksız yapamazsın.”
Ah! İçimde bir yerlerde bir volkan patlıyor, canım, canımın ta içi acıyor anlıyor musun? Keşke bu kadar sabırlı olmasaydım. Keşke çareyi baba evinden kurtulmak için bilmediğim bir eve gelin gitmekte aramasaydım. Keşke mutluluğu çiçekte, böcekte, oyalandığım el işinde, televizyonda, her kavga sonrası barışmalarda aramasaydım. Bir saniye, ne diyordum? Yaşlılık, aklım bir geliyor, bir gidiyor işte. Bak, o bile istediğinde gidebiliyor, o bile bunu becerebiliyor. Artık aklım bile beni istemiyor, vay be. Sen sus bu defa ben konuşacağım. Zaten karışığım. Neyse, nerede kalmıştım? Sokağımız, kızım, binalar, yıkımlar, cam balkonlu apartmanlar… Hah tamam buldum. Yani demem o ki; yine soğan doğruyor, patates soyuyor, pilavı tutturmaya çalışıyorum. Yine çiçeklerimi suluyor, hamuru yoğurup, yoğurdu mayalıyorum. Yine çamaşırları yıkıyor ama artık ütüleyemiyorum, el ütüsü ile vakit öldürüyorum. Az da olsa yine tülbent oyalamaya çalışıyorum. Bakma bana sen oyalanıyorum işte. Pişmanlık akarken damarlarımdan başka nasıl yaşanabilir söylesene?
Hava soğumaya, kuşlar göç etmeye başladı. Melahat’in evi yıkılmaya, Saniye’nin evi tamamlanmaya devam ediyor. Sıra bizim eve de gelecekmiş öyle diyorlar. İstemiyorum. Kent bile dönüşüyor, değişiyor… Ben… Yine aynı evde, aynı pencerenin önünde o kömür karası lülelerin dans edişini hayal ediyorum.
Yani demem o ki, vaktinde, dendiğinde… Gitseydim keşke!






