Köhne, adı gibi köhne bir dünyanın ne kadar ıssız ve karanlık; yalnızlığınsa her şeyden büyük olduğunu işaret eden, bozkır insanlarının tam orta yerinde, çoklu ölümlerin ilkiyle başlayan bir Ethem Baran romanı. “Feramuz’un ilk ölümüydü bu,” giriş cümlesi ile eliniz kolunuz bağlı peşine düşüyorsunuz, hem ölenlerin hem öldürenlerin. Bir insanı öldürmenin bir sürü yolu vardı. Aramayarak öldürürdün, susarak ya da konuşarak öldürürdün. Bazen bir bakış yeterdi bir insanı öldürmeye. Bazen bakmayış! Feramuz gibi diğer ölümlüler de acaba neden ve nasıl ölecekti? Kaç ölümle sınanacaklardı? “İnsanların çoğu, yaşanmamış bir hayat yüzünden ölüyor,” diyor Rilke. Köhne, baştan sona yaşanmamış hayatlar yüzünden ölenlerle defalarca ölümle kucaklaşıp da ölemeyenlerin sessiz çığlığı aslında. Sona erdi denen yerde o kısık sesin gürleştiği çok sesli bir kitap!
Ethem Baran’ın ustaca dokuduğu deseni bol, çok renkli bir kilim Köhne. Anadolu’ya ait ne varsa nakış nakış, renk renk, desen desen yerli yerinde ustalıkla işlenmiş. Yazar öyle ki mahir. Art zamanla şimdiki zamanı el ele, kol kola tutuşturmuş hünerle. Öksüz bir kızın saçlarını örer gibi belik belik örmüş olay örgüsünü. Bu örüklerle oldukları yerde çivilenenlerin heba oluşu yakıyor canımızı. Köhne’de nefes alan çok, lâkin yaşayan yok. Aslında herkes sureti yitik bir gölge! Kendini arayanın hayalleri, arzuları, aşkları, sevgileri ayaklar altında ezilip insan eliyle cebren yeni kaderler çiziliyor. Yaşamaya dair iradeye müsaade yok. Kırsalda bir tür mahpusluk bu. Zor. Köhne, “Şeftali Sokağı” belki de. Hudutları yıkamayanlar, kaderlerinin içinde bocalarken başkalarına büyük ve sevimsiz kaderler çiziyor. İsimler değişiyor, yazgı değişmiyor. Soya çekim kaderde de işliyor. Köhne’yi okudukça dilime Üç Hürel’in o meşhur şarkısı dolandı durdu:
“Bir sevmek bin defa ölmek demekmiş
Bin defa ölüp de hiç ölememekmiş”
Nasıl ölsün ki Feramuz? Öyle kolay mı, bunca deli deli severken? Yitik bir kokunun peşine düşmüşken. Kendini de, birbirinden güzel nicelerini de yitirdi Feramuz. Sevdiğinden daha çok sevildi. Öyle böyle değil. Böyle sevilmek görülmemiştir. Nasıl ölsün ki, bir sevenin bin öldüğü yerde onlarca sevgilinin aşkıydı Feramuz. Şadiye’nin kokusunu aradıkça daha fazlasını yitirdi. Bir daha da bulamadı. Ne acıdır ki, sevgilinin aranan o gül kokusu yerine, teri kokan, koktukça yıkanan, yıkandıkça aldatıyor şüphesiyle dövülen Selver’in o pis kokusu yanı başında belirdi, ilk ölümünde Feramuz’un. Hayatın garip bir mizah anlayışı var dedikleri bu olsa gerek!

Köhne’nin sıradan, salaş, yavan, ağır ağır öğüten bir değirmen gibi uğuldayan bir akışı varmış gibi. Ama değil. Karmaşık ve girift ilişkiler silsilesinde sondan başlayıp dirilen, dirilten bir kitap. İç içe geçmiş zamanların iniş çıkışlarında, bazen duraklamalarında ana baba, kız kızan, konu komşu, doğa, insan ve hayvan ilişkilerinin deryasında, dalgalanmalar içinde ilerleyebilmek için bir ileri üç geri kulaç atmak zorundasınız. Başı bulabilmek için sona varmak zorundasınız. Katmer katmer açılmış bir çiçek zaman.
Roman, adı gibi köhne bir bozkırda geçiyor. Sapsarı hayatları taşıyor sırtında. Hem de boz kızıl iğde sarısı... Tavandaki kendine bile hayrı olmayan lambadan dökülen sarı gölgelerin kitabı Köhne. Sarı, tozlu bir buğday kokusu sinmiş her bir satırına. Çekik gözlü, mayhoş bakışlı yaprakların sahibi tabiat, kımıl kımıl bir uyanışla merhaba diyor size, her seferinde. Canlı, capcanlı bir doğanın içerisinde gezdiriyor yazar sizi. Yavaşça aralanan o sisli kapıdan bakan başı dumanlı baharlarda, kar yiyen yağmurlarda, soğuk bir hayalete dönüşen ıslak ağaçlarda, derin mi derin kuyuya dönüşen karanlıklar içinde, kıymık kıymık batan ayazlar etinize işlerken, birbirine ulanmış tepeler, o tepelerin yumuşaklığında nennilenen çayırlar ve yine o çayırların bitmez tükenmez can sıkıntıları sarıp sarmalıyor sizi. Dünyanın karnı ısınırken siz de anlıyorsunuz ki, kalem ehlinin realistçe yaptığı bu gözlemler, onun ressam algısıyla gün yüzüne çıkıyor. Kelâmı samur bir fırça gibi kullanıp size inanılası bir dünya yaratıyor. Firikler, elmalar, kayısılar, akasyalar, iğde ağaçları, atkestaneleri, cevizler, erikler, armutlar, badem ile çördük ağaçları, karamuklar, kuşburnu çalıları, tavşan elmaları ve kavaklar; illaki kavaklar; ardınca gülhatmiler, sarmaşıklar, susamlar, çiğdemler, madımaklar, leylaklar boy boy, renk renk… İçinden geçtiğiniz o viran bahçeler ustalıkla ayak ucunuza serilir bazen dört başı mamûr.
İştahlar kabarık. Köhne yoksul. Sofranın açı çok. Yazdan kurutulmuş yufka ekmekler vardır kurulan yer sofralarında. Kumru’nun getirdiği düğürcük çorbası, biraz bulgur pilavı, mutlaka hıyar turşusu olmadı üzerine tereyağı yakılmış erişte. Mevsim baharsa çiğdemli bulgur. Fazlası yok elbet. Belki yazdan kurutulmuş patlıcan, biber kurularından yapılmış parmakları yakan bol acılı dolmalar. Çarşıda ise iştah kabartan sucuk ya da köfte ekmek, Kelleci Mikâil’de çifte kâğıda sardıracağınız kelle, Cevcet’in yemelere doyamadığı kuşbaşılı pide. Fakı’nın hayalini kurduğu bol limonlu mercimek. Bu kadar küçük lezzetlere bile ulaşamayan, ulaşayım diye kabuğunu kıramayan zavallı insanlar. Öyle insanlar ki, masallara inanıp gerçeği rüyalarında arayanlar, kozasından kelebek olarak çıkmayı, kanat getirip uçmayı beceremeyenler.
Köhne, Feramuz’un gölgesinde her türden insanı, o insanların yavan ilişkilerini anlatsa da yüreğim diyor ki, bu, Cevcet’in kitabıdır. O, annesizliğin yangınlı çöllerinde yolunu yitirmiş bir garip oğlan. “Annen yok kimsen yok Cevcet,” diye bağırmak, bağrınıza basmak isteseniz de çıkaramıyorsunuz o buhranlı sarmalından onu. Cevcet’in burnunda is kokan hararetli bir ölüm. Abin nerede senin? İçin için yanan yün yorgan. Yorgan altında dumanla boğulansa Paşa değil Cevcet’in ruhu aslında. Suçlu anası olacak o Kumru mu? İki delikanlı oğlu olanın kocada işi ne? Sen nice sevimsizsin Kumru. Cevcet anasından alır intikamını, alır almasına da, korkutmadan, ürkütmeden nasıl olacak bu iş? İşte onu bilmiyor. Cevcet, senin kalbin kuşlardan mı emanet? Hele yılan korkun anneannen Döndü’den mi sebep? Deli Yıldırım gibi kendisini dışarı kapatıp sadece kafasındakileri dinlemeyi mi seçti Cevcet, kim bilir? Dünyanın iki kıyısı varsa eğer, Cevcet bu dünyadan uzak olan kıyıda kendiyle kaldı. O, kıyıdayken başladı bardak yemeye, yedikçe kanamaya. Köhne’de ağaçlar da kanardı, toprak da. Bunu en iyi Cevcet’in kendi bilirdi. Daha çok kanayacaktı Cevcet. O, insanlığı küçük şeylerin altında ararken kanadı, ölüme kucak açarak. Hayatta hiçbir işi beceremediği gibi yaşamayı da beceremeyecekti. Görülmeden yaşadı. Öldüğü de bilinmeden bu dünyadan göçüp giderken tüm romanın cümle kapısı oldu. Aç kapılarını Cevcet. Seni sokakta koyup da giden kim? Affetme!
Köhne’de dil yalın, öz, gerçek ve sağaltılmış: yağlı kapıya gelin gitmek, kuş olup uçmak, kırk dereden su getirmek, ayvayı yemek, bastığı yeri titretmek, İmir’in iti gibi titremek, babalar yimek, it sıçsın içine böyle yazgının, bir it bir deriyi nasılsa sürükler, yavan yaşık geçinip gitmek, ne istiyorsun bacından, bacın ölüyor acından… Tanıdık. Hayatınızın tâ içinden, hemen yanı başınızdan…
Kitabın ruhu yine yalın bir dille diyor ki, “Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsine yandığım cinsine çeker.” Feramuz’un çapkınlığı, hovardalığı, tıpkı mavi gözleri gibi kızı Perihan’a geçmiş. Kumru’nun kızı Emiş de annesi gibi evliyken başkasından hamile kalmış. Tural da babası Aşır gibi büyü, muska işlerine bakmış bir cinli, Macide’yi kendine av etmiş, cinci babasının Kumru’yu ettiği gibi… Deşirici Nazım’ın dilenciliği Fakı’nın oğlu Cevcet’te ortaya çıkmış. Dedesi gibi Dilenci Cevcet! Karabey, babası dedesine nasıl hain evlat olmuşsa, o da babasına aynı hainlikte evlat olmuş. Realizmden şaha kalkarak natüralizme selam gönderiyor yazarımız. Argonun en kanlı canlı hali halkın diliyle kitabın dilindeki ait olduğu yere usulca yerleşirken kimseleri rahatsız da etmiyor. Dili yer yer çapkın edalı bir kitap Köhne: Senden tatlı şeker mi olur, a Kumru! Kocan güzelliğinin hakkını veremiyordur, hele gel şöyle… Ah Feramuz, ölemezsin elbet!
Feramuz, Şakir, Battal, Sabri, Halit, Aşır, Cevcet, Cemile, Cavidan, Selver, Döndü, Sultan, Emiş, Adil, Nail, Besim, Meftune, Binali, Penbe, Semiha, Kumru, Hasip ve Elmas çok uzak olmayan mazinin makbul isimleri. Parlatılmış isimlerden çok, çok uzakta ve terkedilmiş, ama gerçek; ait olduğu yere yakışır hâlde.
Değişmez gerçeklerden biri de lâkaplar. Köyde lâkapsız insan olur mu hiç! Köhne’de de lâkapsız kimse yok gibi: Gök Halit, Hamal Hüsnü, İstidacı Şevki, Nail Çavuş, Süpürgecilerin Kemal, Penbe Karı, Deli Zakir, Deli Yıldırım, Yirik Recep, Tuturuk Adil ve diğerleri bu zincirleri kırılmaz dünyanın kendini yineleyişi… Kengeri kâh yiyen kâh sütünden sakız eyleyip çiğneyen bu insanlar, elbette ki diken gibi sert mizaçlı olacaklardı. Şifayı kocakarı ilaçlarında arayıp an gelecek ki tosbağayı diri diri pişirip etini şifa diye yiyebilecekti. Yine erkekliğin ispatını can alabilmede arayacaklardı, işe bir tavuk kesmeyle başlayarak. İki isim var Köhne’nin ahalisinden oldukça mülâyim: Kadınların, kızların arasından ayrılmayıp onlarla her konuda hünerlerini yarıştıran, her iyiliğe koşan, bir ahraza ve onun yetimine sahip çıkan nahif ruhlu Şakir ile Cevcet’e ve Paşa’ya sahip çıkan Tuturuk Adil. İyi insanlar iyi ki var.
Köhne’de ah’lar yerde kalmıyor. Döndü, aç bıraktığı Güver’le bebeklerinin bedelini “aç bırakıyorlar beni, açım aç” diye diye ölerek ödeyecekti. Penbe Karı ise üzerlerine kilit vurduğu, ölesiye dövdürdüğü Süpürgecilerin Kemal ile torunu Perihan’ın ahını, delirip yollara düşerek ödeyecekti tâ ki bağlandığı ağaçta öldüğü güne kadar.
Yörenin ağzını olduğu gibi yaşatan kelimeler romanın lezzetini artırmakta. Unutulanlarla, şehirlerde varlığı hiç bilinmeyenlerle karşılaşmak, yeni insanlarla merhabalaşmak gibi. Zamana muhtaç: cımcılık, evirgeç, kazgıcı, soğukkuyu lastik, düğürcük, pırlımpıt, kele , köpünmek, küşümlenmek, çördük, çömçe, kakınç, deşirici… Dilin zenginliği romanda köpük köpük…
Yazar, Köhne’den tatlı bir selâm gönderiyor Babaali köyündeki Alevi’lere, adamlıklarının has oluşları üzerinden, tatlı bir tebessümle. Aynı tatlılıkta bir selâm da Selver’in üzerinden Yılmaz Güney’e, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına gönderiyor. Yüreğiniz inandığınız hikâyenin bir parçası olup çıkıyor. Sinemalara, matinelere giden kadınların peşine takılıp, yaptıkları el işi oyalarına Türkan Şoray, modelin renklerine Fatma Girik diyor ve iyiden iyiye Köhne’nin kurmacasında artık siz de var oluyorsunuz. Düğüncü abdâllara, yörenin o büyük üstatları Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaş’ı da dahil edince neresi kurgu, neresi gerçek artık ayırt edemez oluyorsunuz. Roman amacına ulaşmış, okuyucunun inandığı öyküler sahih oluyor.
Köhne, kabuğunu kırmaktansa birbirlerini kıranların romanı elbette. Fakat tünelin ucunda tatlı, mavi mavi bir ışık beliriyor: Yağız. Hukuk okuyup avukat olan, aydın dünyaya merhaba diyen Yağız. Nesil değişiyor. Adlar değişiyor. Kaderler de değişsin isteği dipdiri içinizde. Umut’ u bekliyorsunuz, elbet çıkıp gelecek!
Köhne, güvercinlerin don değiştirdiği dünyanın, masalların, efsanelerin, rüyaların ve türkülerin romanı. Selver ile biz de mırıldanıveriyoruz, arka fonda Nida Tüfekçi ile… Her şey bitti derken kendimizi o başlangıç noktasında bulduğumuzda:
“Kendi melül melül gözü yaşlı da yâr sen sefa geldin
Benim ile mercimeği daşlı da yâr sen sefa geldin.
Kendime münasip yâr bulamadım, sen sefa geldi
……..






