John Berger ile Anne Michaels’in ‘emprovize’ diyaloglarından oluşan Tren Rayları’nı, hafıza, kayıplar, aşk, geçmiş, kişiler, olaylarla ilgili bu iki kalem erbabının birbirine iç dökmesi olarak ele alabiliriz. Sanatçı Tereza Stehlîkovâ’nın birer ‘istasyon’ gibi aktığı, en az Berger ve Michaels’in konuşmaları kadar ‘buğulu’ fotoğraflarının eşlik ettiği kitap, okuru bambaşka âlemlere, diyarlara, gönüllere götürüyor.
Trenler insanın ilk ulaşım göz ağrısı olduğundan mıdır bilinmez, üzerine edebi ve sanatsal açıdan en çok yazılıp çizilen ‘teknolojik’ alet ola gelmiştir. Sanıyorum, güç ve teknik açıdan kendisinden kat be kat üstün olan otobüs veya uçağa şu ana kadar methiyeler düzülmemiş, şiirler karalanmamış, şarkılar yazılmamış, filmler çekilmemiştir, kitaplara konu olmamıştır. Yaşadığımız çağda ‘hızlı trenler’ saatte bilmem kaç kilometre hıza çıksa da, trenin ‘olayı’ tren olmasıdır. Geçmişten günümüze kadar kimi zaman buğday, arpa, büyükbaş hayvan, kimi zaman nefes bile alınmayan vagonlarında yakılmak için insan taşımışlardır. Savaşlarda silahı, barışlarda erzakları, haritada bile görünmeyen yerlere giderek vuslat, aşk, ölüm, doğum mektuplarını yük yapmışlardır. Rotası bellidir, nettir, karmaşıklığa gelemez. Kalkış ve varış istasyonu hariç şehirle işi olmaz misal trenin. ‘Arka bahçe’ donduran soğukta, kulak memesinden ter damlatan sıcakta doğanın kendine el verdiği ölçüde çizilmiş yolunda çoktan seçmeli bilinmeyenin içinden geçerek varacağı yere varır ya da ayrılacağı yerden ayrılır. İstasyonlarında milyonlarca hayat hikâyesi, çalan düdükler arasında kaybolup giderken birinin yüzü cama, diğerinin elleri vagona yapışık aşkların acımasız celladıdır. Tiryakilerin gaz odasına çevirdiği iki vagonu arası boşluklar, esaslı nefeslerle ciğerlerini bayram ettirenleri saklar kondüktörlerden. Nevalelerini ufak çantalarına soteleyen piizciler, yoksunluklarını trenin helasında kafaya diktikleri dandik şaraplarla dindirip cilayı da yolculuğun hakkını vermek için yemekli vagonda birayla yaparlar. Ayrıca ‘doğal’dır da trenler. Kırk beş saatlik yolculukta kim bilir kaç kişinin tuvalet ihtiyacını bozkırlar içinde kıvrılıp giderken rayların arasına bırakıverir, bilinmez. İyidir yani trenler. Vagonlarla birlik halindedir. Eskiden kuru köfteyle haşlanmış yumurtalı mönüleri, tahta bavulları ve pek tabii gönüllerinde çokça yük taşıyanların mecburiyetten kullandıkları trenler, içinde bulunduğumuz çağda, her eşyaya yapılan muameleden nasibini alıp bir nostalji ve ‘selfie’ aracına dönüştü, o ayrı mesele. Biz de üzerimize düşeni yapıp ‘çuf çuflara’ yeterli güzellemeyi çektikten sonra konumuza dönebiliriz artık.

Ketebe Yayınları’nın İrem Uzunhasanoğlu çevirisiyle yayınladığı bir kitap var elimizde. İsmi Tren Rayları. John Berger ve Kanadalı şair, romancı Anne Michaels’in diyaloglarından oluşan bir metin. Onların bu muhabbetine bir de farklı sanat disiplinlerine sayfalarını açan, Avrupa entelijansiyasında sağlam bir yeri olan Artesian’ın kurucularından, sanatçı Tereza Stehlîkovâ’nın Güney Bohemya’nın doğal atmosferini yansıttığı, trenden çektiği fotoğraflar eşlik ediyor. John Berger ve Anne Michaels’in kitaptaki diyalogları hafıza, hatıra, tarih, aşk meşk mevzuları, şairler, yazarları konu ediniyor. Ancak kitabın enteresan da bir hikâyesi var ve onu kitabın sonunda öğrenmek sürprizin çok ötesinde bir duygu yaratıyor. Çünkü Berger ve Michaels’i konuşmaları o kadar gerçek ki, karşılıklı oturmuş, kahve içerken konunun konuyu açması gibi doğal bir şekilde ilerliyor. Fakat sonunda öğrendiğimize göre aslında Tren Rayları Artevents Ajansı’nın 2005 yılında hazırladığı, “John Berger: İşte Buluştuğumuz Yer” adlı projesinin ön çalışmasıymış. Çıkış noktası ise John Berger, Gareth Evans, Dan Gretton ve Anne Michaels’in King Cross bölgesinde gün ortasından hava kararıncaya kadar yaptıkları bir keşif yürüyüşüymüş. Daha sonraysa yine King Cross’taki German Gymnasium’da Simon McBurney yönetmenliğinde Vanishing Points ismiyle sahne konmuş ve Berger’le Michaels de bu oyunda sahne almışlar. Nihayetinde de 2011 yılında Railtracks olarak kitaplaşmış. Şimdi de Türkiyeli okurlar arasında dolanıyor.
Kitaptaki diyaloglarda bir rol kapıştırması yapmak gereksiz ama Michaels’in şairliğinden olsa gerek, onun anlattığı mevzuların daha derin olduğunu, daha doğrusu ‘derinlerden’ geldiğini söyleyebiliriz. Örneğin Berger, King Cross’un açılışı, ‘Hardy Ağacı,’ fotoğraf makinesinin çıkışı, istasyonların tarihi gibi konulara değinirken Michaels’in yirminci sayfadaki denemeye kaçan monoloğu dikkate değer: “Yatağımızdan tren seslerini dinliyorduk. O uzun gölgenin sesi, kendi karanlığının koridorunda ilerleyip şehri geçerken bedenin her zaman yanımda olurdu. Trenler yatak odalarından geçerdi, arka avlulardan, sıcağın ve karın içinden, uykulardan ve uykusuzluklardan. Genellikle uyanık olurduk, yük vagonlarının sayısını tahmin ederdik ve ne taşıdıklarını, aylar geçtikçe kargo tahminleri daha da egzotikleşiyordu. Rayların olduğu şehirlerin gelişip güzelleştiğini, rayların teğet geçtiklerinin de yavaşça yok olup gittiğini düşünürdük. Yaz gecelerinde senin karanlık bahçende uzanırdık, halen sıcak olan uzuvlarımız soğuk çimenlere değerdi, tren düdüğü yaprakların hışırtıları arasından, ay ışığının içinden sızar ve yine bize ulaşırdı. Mahallenin yaz gecesi seslerine karışırdı; havlayan köpeklerin ve vantilatörlerin sesine, gece oynanan oyunların bağırtılarına, rakunların bir pençeyle açtıkları, kaldırımları çerçeveleyen çöp kutularının metal kapakların tıngırtısına sızardı. Her gece trenler gelir ve tam merkezdeki bomboş istasyonu direkt geçerdi; kimimiz onunla gitmek ister, kimimiz geride kalırdı. Trenin ıslığı, hareket etmeye hazırlanan vagonların benzersiz sesi, hantal ilerleyişleri. Güz gecelerinde, yeniden dönebilmenin isteğiyle yatağımızı terk eder ve gezintilere çıkardık, huzursuzduk, tren yollarının yanı başında eğilip bel vermiş çitlerin kenarından geçerdik, biz yürüdükçe gece daha da canlanırdı. Ben en az senin kadar korkusuzdum, o tek bir ân hariç. Her zaman aniden gelirdi, ürkütücü sessizlikte bir rüzgâr ve yırtıcı bir ışıkla. Devasa şekil tüm gayretiyle oluşmadan önce her şey birkaç saniyeliğine askıda kalır ve sonra yeniden ani bir karanlık çökerdi. Son sürat giden, bu kadar büyük bir trenin bu şekilde yaklaşması beni her seferinde ürkütürdü, bir yazgı kadar sessiz, geceyi önce ve sonra diye ortadan ikiye bölen ve üzerimize çöken bir farkındalık kadar korkunç. Geride hiçbir şeyin kalmayacağını bilerek sevmek ne kadar da tehlikeliydi. Kimse geceyi senin gibi yırtıp açamazdı – ya da böylesi ürpertici bir boşluk bırakamazdı. Kırık dökük ve minnettar bir şekilde eve dönerken, trenler geçmeye devam eder ve Union İstasyonu’na varırdı. Çocuklar platformun ışıltısı yüzünden kafaları karışık bir halde uyanır. Tüm yolcular uğurlanır. Ardında bir bekleyeni olmayanlar da. Hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon biz olabiliriz.”
Tren Rayları’nı kafası yüklü iki kalem erbabının birbirilerine iç dökmesi olarak yorumlayabiliriz. ‘Emprovize’ gelişen bu dertleşme için de trenin fon olarak kullanılması ve Stehlîkovâ’nın en az diyaloglar kadar ‘buğulu’ fotoğraflarının metnin içinde birer ‘istasyon’ gibi durması, okuru bambaşka âlemlere, zihinlere, gönüllere götürüyor.






