Yokuştan yalpalaya yalpalaya biri iniyor. Geçerken koluma değdi. Bu adamı gördüm mü daha önce? Dükkânın önündekilerden biri miydi?
Adımlarımı hızlandırsam da fark etmiyor. Labirent gibi bu aralar. Havaalanında saf saf etrafa bakarken telefonumu düşürmeseydim. Alt tarafı adres sordu adam. Ne var sanki o kadar korkacak? Bir de kekeledim cevap verirken. Telefon çalışsa adresi rahatlıkla bulabilirdim. Oralar tekin yerler değil diyorlardı. Aksi gibi uçak da rötar yaptı. Gecenin bu saatine kaldım. Otel nerede? Şoför “Bu dükkândan aşağı in, ilk aradan dön abla,” demedi mi? Yok işte. Dolmuş beni yanlış aradan mı indirdi? O kadar da söyledim. Sahile yakın bırak diye. Sahilden çıkarabiliyorum adresi. Sigorta acentesinin yanındaymış. O zaman sigorta acentesi nerede? Biraz durup sakince düşünsem diyorum. Burnuma bir damla konuyor. Yukarı bakıyorum asılı çamaşır falan yok. Yağmur bir alnıma bir dudağıma değiyor. Tek tük atmaya başladı. Küçük damlalar kaldırıma sert inişler yapıyor. Birden büyüyor kaldırımda patlıyor, kaldırımın tozunu etrafa yayıyor. Tozlar bir bulut gibi toparlanıyor. Yağmurla havada çarpışıyor. Bir koku yayılıyor. Yağmurla şerbetleniyor. Toz, toprak, duman karışımı bir şey. Memleket kokusu da başka oluyor.
Mila bir daha benimle konuşmaz. Hiçbir şey söylemeden onu öylece bırakıp gittim. Ulaşamayınca çılgına dönmüştür. Şimdi eli telefonda kuş gibi çırpınıp duruyordur. Yine de beklemiştir. Taksiye binerken beni kulüpte makyajımı yaparken bulacağını düşünür. Ya da tam olarak şöyledir. Turuncu koltuğa gömülüp elinde bira şişesi "Anlamıştım, hissetmiştim," der. Çiçeklere dokunmamasından belliydi. Kaç gündür ortancayla konuşmadı. Sonra eğilip hemen yanındaki şemsiye çiçeğinin dibine bakar. “Kurumuş işte,” der. “Konduramadım. Nasıl kondurabilir insan? Bunca yıl,” diye söylenir durur. Sonra toparlanır, Semih'i arar. Önce konuşamaz. Ne söyleyeceğini bilemez. Sonra birden “Bu gece bıçak dansı yok,” der. Semih köpürür. Ağzına gelen tüm küfürleri sayar. Bu konuda baya yaratıcıdır. Müşterilere ne söyleyeceğini düşünür. Sonra da bana bıçakla yapacaklarını.
Yağmur hızlanmadan bir bulabilsem şurayı. Madem ilk arada yok. Şu sokağın ucuna doğru gideyim. Buralarda birkaç otel daha olması gerekmiyor muydu? Sokak lambası titriyor. Belki birazdan sönecek. Bavulun tekerlek sesine karışan bir adımlama var sanki. Bir yerde önüme gölgesi düşecek. Ben de yanılsama yaşamışım gibi başladığım yerden daha beteriyle karşılaşacağım diye ödüm kopuyor. Birden iki genç beliriyor arkamda. Enseme doğru eğilip ellerini şaklatıyorlar. Böö diye bağırıyorlar. Ben adım atamıyorum. Onlara da bakmıyorum. “Nasıl korkuttuk ama.” “Şaka yaptık ya.” Benim şoke olduğumu fark edince birbirlerine bakıp “Abarttık mı?” deyip uzaklaşıyorlar.
Yukarıya doğru bir kırmızı ışık yanıp sönüyor. O yöne doğru ilerliyorum. Önce ambulansı sonra yokuştaki oteli görüyorum. İşte sabah buradan Haydarpaşa’yı görebileceğim.
Mila’ya söyleseydim. Bunun bir hayal olduğunu söylerdi. Bir kuşun düşleri. Ya da geçici bir serüven. Orada eksik bir şey vardı tamamlanmadıkça koca bir boşluğa dönüşen. Açsın ama ne yersen ye tadı tuzu yok, doymuyorsun. Kara batak gibi bir batıp bir çıkıyorsun.
Ya referans isterlerse. İşte o zaman yandım. Yine kulüplere mi döneceğim? Ağzımda bıçak asılı kaldığım o sahneye. Bir de artık tek bıçak kullanmayacakmışım. Tat vermiyormuş. Eski heyecanı kalmamış. Ölüp gideceğim bir gün. Sanırım bu yeterince heyecanlı olur.
Odaya rüzgâr giriyor. Yağmur camı tıklatıyor. Sokak çalgıcıları bir iki üç deyip darbukaya vuruyor. Yarın kendimi o sahnede hayal ediyorum. Odanın içi sahne olup cama yansıyor. Dansla dönen bir dünya oluyorum.






